Seni Bıraktığım Yerdeyim
BİR YOL HİKAYESİ
Detayları verişi ve bunu hikayenin iyi bir yansıtma aracı olarak kullanış biçimiyle, gerçeğin çiğliğini yenilebilir hale getirmeden izleyiciye servis etmesiyle ve trajik bir konuyu sakin anlatımına rağmen etkileyici bir şekilde sunabilmesiyle, Ümran Safter ilk kurmaca filmindeki geleneğini bozmamış görünüyor. Onun hikaye anlatıcılığı, çekirdekten bütüne doğru ilerliyor ve vermek istediği duyguyu henüz filmin ilk dakikalarından itibaren sonuna değin ilmek ilmek örerek vermeyi beceriyor.
Yönetmenliğini ve senaristliğini sevgili Ümran Safter’in üstlendiği ve dünya prömiyerini 2024 yılı Ekim ayında düzenlenen 61. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yaparak festivalin “Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması” seçkisinde yer alan “Seni Bıraktığım Yerdeyim”, festivalin ana yarışma kategorisinde yarışmasına rağmen büyük ödüllerin sahibi olamasa da derinliği açısından izleyicilerden iyi bir not almayı başaran filmlerden biri olmuştu. Ülkemizde vizyona girmeyen filme internet üzerindeki platformlardan (Tv Plus, HBO Max) erişim sağlamak mümkün olmakla beraber film, 2022 yapımı ilk kurmaca filmi olan ve 29. Uluslar arası Adana Altın Koza Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ve 10. Boğaziçi Film Festivali’nden “En İyi İlk Film Ödülü” ile dönen “Kabahat” filminden ve İstanbul’un Gözü (2015), SevanBıçakcı : İstanbul’u Mücevhere Sığdıran Usta (2018), Kadın Olmanın Günahı (2019) ve Kapıyı Açık Bırak (2021) belgesellerinden aşina olduğumuz yönetmen / senarist Ümran Safter’in umut veren işlerinden biri olduğunu gösterdi.
Hikayesi
İlk kurmaca filmini vaktiyle izlediğim fakat bu filmini yenice izleme imkanı bulduğum yönetmen, kültürel motifleri yalın ve etkileyici bir üslupla perdeye taşıyabilmesiyle dikkatimi çekmişti. Bir önceki filminin çekimlerini hikayesine sadık kalmak suretiyle Çankırı’da tamamlayan ve çekimlerin yapıldığı evin çocukluğunun geçtiği köy evi olduğu söyleyen yönetmen, “Seni Bıraktığım Yerdeyim” isimli filminde tercihini İzmir’den yana kullandı. Bir yol hikayesi olması sebebiyle sabit bir mekandan ziyade Karaburun, Bornova, Konak ve kent merkezindeki çeşitli mekanlar, filmin arka planı olarak göz doldurdu.
Oyuncu kadrosunda, festival filmlerinin aranan yüzü haline gelen başarılı oyuncu Damla Sönmez, usta oyuncu Hakan Salınmış, Eray Yasin Işık, Günkut Güven ve Yasin Erol gibi isimler yer alıyor. Filmin bel kemiğini Damla Sönmez ve Hakan Salınmış’ın can verdiği karakterler meydana getirirken, diğer isimlerin filmdeki sahnelerin neredeyse tamamında yer almalarına karşılık yardımcı oyuncu olarak filme katkıda bulundukları söylenebilir. Filmin hikayesi erkek kardeşinin intiharının ardından derin bir yüzleşme ve yas yolculuğuna çıkan Nihan’ın (Damla Sönmez) hikayesine odaklanıyor.
Karşılama
Filmin açılış sekansında, deniz manzaralı, etrafta başkaca kimsenin olmadığı, ıssız bir alanda uçurum kıyısına doğru yavaş adımlarla ilerleyen ve bu manzaranın tadını çıkartacağını varsaydığımız Ercüment’i görüyoruz. İzleyiciler olarak iyi niyetle yaptığımız bu varsayımın büyüsü kısa bir süre sonra bozuluyor ve az önce bizlerle birlikte nefes alan, yaşam belirtisi gösteren ve aramızda olan Ercüment’in yokluğu ile baş başa kaldığımızı onu tanıyan ve yakını olarak kabul edilen diğer insanların toplanmasından anlıyoruz. Ercüment’in (Yasin Erol) intihar haberinin alınmasıyla birlikte, kardeşlerinin cenazesini teslim almak için bir araya gelen Nihan (Damla Sönmez) ve Timur’a (Eray Yasin Işık) ve iş arkadaşı Mustafa’ya (Günkut Güven), memlekete giden yolda aracın şoförlüğünü üstlenen Salim Enişte (Hakan Salınmış) eşlik ediyor. Cenazenin teslim alındığı bu sahnede, kamera kadrajı yerdeki atılmış, yarısı yenilmiş ve bir taraftan çürümeye başlamış elma atığına doğru eğilirken, şu ana değin bir ismi olan, ölümüyle birlikte “cenaze” olarak zikredilen ve cenaze arabası içerisinde bedeni onlardan ayrı bir şekilde memleketlerindeki evlerine ulaşması beklenen Ercüment’in kaybıyla yüzleşme süreci başlayan ve ismimiz bizden alındığında geriye neyin kaldığını merak eden Nihan filmdeki yas yolculuğuna ilk adımlarını atıyor.
Neden?
Yakınlarının şaşkınlığına yoldaşlık eden duygunun merak olduğunu fark ediyoruz. Ercüment’in ölümün doğal şeklinin aksinde yeğlediği intihar davranışıyla beraber, herkesin aklında tek bir soru oluşuyor : Neden? Soruya anlamlı bir yanıt bulabilmek için, borç sıkıntısı, sosyal ilişkilerde yaşanan sorunlar, başarısızlık vb. rutin konuların üzerinden geçilse de film olağan bir yaşam akışında belirgin bir sorunun olmadığına dair cevapları kendisi veriyor ve bu konu başlıklarının elenmesine neden oluyor. Ani gelişen bu durumu anlamlandıramama ve belirsizlikle baş başa kalma hali Nihan başta olmak üzere yakınlarının kayıpla başa çıkmaya çalışmalarının önünde büyük bir engel teşkil ediyor. Gidişinin ardında herhangi bir not / mektup ve sitem bulunmayışı ya da bu davranışıyla ilgili öngörülebilir bir işaret vermeyişi davranışın nedenselliğine dair açıklamaları yetersiz bırakırken ve bundan sonra da bırakmaya devam edecekken, yapılan tüm açıklamaların birer yorumdan ibaret olduğu aşikar hale geliyor ve karakterler Ercüment’in kaybının yanında kendi yaşamlarının nedenselliğini / amacını sorgulamak durumunda kalıyorlar. Dolayısıyla, “Neden”, intihar davranışının nedeninden, “Neden yaşıyoruz?” sorusuna evriliyor.
Nihan için Ercüment’in kaybı tek boyutlu değil, onunla ve kendisiyle ilgili birçok yere temas ediyor fakat kendisiyle temas eden yerlerin çoğu da yine kardeşiyle kurduğu bağa dayanıyor. Sorgulama halinin kurulan bağla iç içe olması, bu acıyı en çok onun içselleştirdiğine dair bir ipucu olabilir mi, bilemiyoruz. Nihan, hem bunun neden olduğuyla, hem de şimdi ve bundan sonra ona ne olacağıyla ilgileniyor ve içinde bulunduğu bu kaygılı/endişeli durum, onunla olan ilişkisini sürdürmesinin bir yöntemi haline dönüşüyor. Ölümün kardeşi adına bir özgürleşme ve yaşamdaki problemlerden sıyrılma görevi üstlenip üstlenmediğini irdeliyor ve kardeşinin bir zamanlar tüm yalnızlar kadar özgür ve şu ansa tüm özgürler gibi yalnız olup olmadığını düşünüyor. Sevgili Atilla İlhan’ın da “Özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır” diyerek başka bir açılımda dile getirdiği bu soru, Nihan’ın yalnızlığın ölüm halinde sonlanıp sonlanmadığını kavramaya çalışmasına sebebiyet veriyor.
Suçluluk?
Şahsi hayatının meşgalesine kapılan ve bir süredir kardeşiyle iletişim kurma sıklığı azalmış olan Nihan’ın, iki gün öncesinde kardeşinin kendisini araması fakat bu aramayı o an toplantıda olması münasebetiyle yanıtsız bırakması ya da kardeşinin yaşamındaki yeni bir eve taşınması gibi son süreçteki gelişmelere gerekli ihtimamı göstermemesi içine dert oluyor. Bununla birlikte, aralarında kan bağı bulunmasına rağmen iş arkadaşı Mustafa kadar kardeşinin yaşamına hakim olamayışı onu üzen faktörler arasında geliyor. Mustafa’nın Ercüment’in şirketteki başarılarından, Amerika’da staj teklifi almasından ve son birkaç aylık süreçte dini inancının artmış olmasına bağlı olarak ibadetlerini yerine getirmesinden bahsedişiyle, kardeşi ile arasındaki duygusal mesafenin gittikçe arttığı fikrinin rüzgarına yakalanıyor. Kendisine çok yakın olarak gördüğü ve birlikte büyüdüğü kardeşinin bilinmeyen yönlerini bir başkasından dinliyor olması, kardeşini bir yabancı olarak algılamaya başlamasıyla birleştiğinde intihar davranışını anlamlandırmasını güçleştiriyor.
Arzu ettiği düzeyde destek olmadığını ve istemsizce ondan uzaklaştığını düşünmesi ise kardeşini intihar seçiminden ötürü koruyamadığını hissettiriyor. Abla olmasının getirdiği sorumluluk duygusuyla beraber, kardeşinin içindeki boşluğu ve bu dünyada var olma gerekçelerinin yalnızca mutlu olma üzerine kurulu olup olmadığını anlamaya çalışıyor. Halihazırda mutlu olamayacağı bir dünya düzeni içerisine doğduğunu kabullenmesinin ve bazen pes etse ve takati kalmasa da devam etmek için gösterdiği mücadeleyi kardeşinin niçin göstermediğini kavramaya yelteniyor. Herkesin zaman zaman kendi adına içine düştüğü bu dünyadan vazgeçme arzusuna baskın gelen yaşama isteğini, içindeki iyiliğin kazanması olarak nitelendiren Nihan’ın iç sesi, sevgili Çehov’un Vanya Dayı oyunundaki şu sözleri aklıma getiriyor : “Ne yapabiliriz? Yaşamak gerek! Yaşayacağız Vanya Dayı. Çok uzun günler, boğucu akşamlar geçireceğiz. Alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız.” Biz izleyiciler de karakterlerle paralel biçimde, Gerçekten Hz. Süleyman’ın da değindiği gibi “Güneşin altında yeni bir şey olmasa da bu hayat yaşamaya değer mi?” sorusunun cevabını arıyoruz.
Normalleştirme-Ölüme Dahil Olan Hayat
Filmde arka plan olarak kullanılan müzik oldukça sakin ve klasik tonlarda. Hatta çoğu zaman doğanın sesi, arabanın sesi ve diğer insanların sesleri gibi dış seslere şahit oluyoruz. Bu şekilde ilerlemesi, filmdeki gerçekliğin dokunulmamış, bozulmamış ve çarpıtılmamış olmasına hizmet ediyor. Kayıp, karakterlerin başına gelen talihsiz bir olay olarak adlandırılsa da filmdeki dış sesler bir yandan akıp giden hayatın anımsatıcısı oluyor. Diğer insanların kendince benimsedikleri dertler ve karakterlerin bu sohbetlere şahit olması henüz defnedilmeyen bir kayba rağmen, hayatın devam edişinin normalleştirilmeye başlandığının göstergesi olarak kabul edilebiliyor. Başımıza gelen şey her ne ise ve ne kadar acı verici olsa da, dışarıda bir yerlerde hayat hala varlığını sürdürüyor. Filmde yer alan sahnelerden birinde, bir kadının Nihan’a ondan ateş istemek suretiyle yaklaşarak içinde kötü bir his olduğunu ve başına bir şey geleceğini söylemesi buna örnek olarak verilebilir. Birileri kötü bir şeyin olmasından endişelenirken, o kötü şey başka birilerinin başına çoktan geldi.
Salim enişte karakteri toplumun sesinin bir yansıtıcısı olarak, filmde birçok açıdan önem arz ediyor. Ercüment’in ev sahibine ya da başka birine borcunun olup olmadığı, eşyalarının ihtiyaç sahiplerine dağıtılması gerektiği ya da cenaze evinde ziyaretçilere neyin ikram edileceği gibi hususları dile getirmesi de normalleştirme sürecinin bir parçası haline dönüşüyor. Yine, “Acıkan yer ayrı acıkan yer ayrı” diyerek arabadakilerin enişte tarafından yemek yemeye teşvik edilmesi, arabanın hararet yapması nedeniyle arabanın kontrol edilmesi ve vakit namazların kazalarının doğa içerisinde kılınması gibi eylemler, ölümün taşıdığı yokluğun aksine düşen ve yaşamın varlığına dahil edilebilecek eylemler arasında yerini buluyor. Genellikle, birinci derece olmayanlar tarafından birinci derece yakınlara hatırlatılan bu işler, bir yandan kayıpla yüzleşmek ve kaybın varlığının olağanlaştırılması anlamına geldiğinden, Nihan karakteri için uyum göstermesi zor bir konu oluyor.
Ölümün Şekli ve Toplumsal Normlar / Dini Bağlam
İntiharla birlikte gelen ölüm, toplumsal ve dini normlar açısından düşünüldüğünde,diğer ölümlerden birçok katmanda ayrışıyor. Dini değerlerle içiçe geçmiş ve dini değerlerin kültürel ve toplumsal değerlerin belirleyicisi haline gelmiş toplumumuzda; intihara bağlı ölüm, kaybın uzağındakiler için üzüntüye ek olarak yadırgama / hayıflanma, yakınındakiler içinse bir “utanç” faktörü olarak değerlendirilebiliyor. Ölüm sebebinin ebeveynleri ile paylaşılmaması ve arabadaki kişiler haricindeki diğer kişilere bu sebebin bir trafik kazası olduğunun aktarılması bunu doğrular şekilde. Toplumun arabadaki sesi olma işlevini üstlenen eniştenin, son zamanlarda ibadetini yerine getirmeye ihtimam gösteren Ercüment’in bunun bir günah olduğunu bildiği halde intihar etmesinin izah edilemez olduğunu düşünmesi, dini rehber edinmeyen yeni neslin yolunu kaybedebileceğini ve Ercüment’in uzakta kaldığı için bu yolu seçmiş olabileceği hakkında köklerinden / geleneklerinden bağımsızlaşan bireylerin özkıyıma yönelebileceği ve bu riske açık olduğu vurgusunda bulunması intihar davranışının dini/toplumsal değerlere göre nerede konumlandığını bize açıklıyor. Ne yazık ki, sadece yaşama şeklinin değil ölümün şeklinin dahi toplumca kabul gören bir çerçevede olması bekleniyor.
Ayrıca, eniştenin, trafik kazası olarak gösterilse de cenazenin yıkanması esnasında gerçeğin ortaya çıkacağına yönelik endişe / kaygı taşıyarak bunun bir intihar ölümü olduğunu öğrendiğinde imamın cenaze namazı kıldırmaya yanaşmayacağını ve cenazenin bekletilmeden aynı gün içerisinde defnedilmesinin uygun olduğunu belirtmesi de aynı düzlemde konuşulabilecek diğer ifadeleri olarak ele alınabilir. Son olarak, ailenin en dost canlısı, iyisi veya yardımseverinin başına ölümün geldiği şeklinde eniştenin kardeşler arasında yaptığı kıyaslamaya toplum içerisinde çok nadir rastlanmıyor. Ölümün hep en hak etmeyenin başına geldiği şeklindeki yanlı önyargı filmin traji-komik bir düsturu olarak ete kemiğe bürünüyor.
Geçmişin Açılan Defteri
Hikayenin diğer tarafını, tıpkı Nihan gibi ailenin araba içerisindeki bir başka ferdi olan en büyük çocuk sıfatıyla Timur oluşturuyor. Nihan’a göre daha sakin, ılımlı ve uyumlu bir kişilik yapısı sergileyen bu karakter, acının sadece kendisine ait olmadığı beyanıyla Nihan’ı hırçın ve öfkeli hareket ediyor olmakla suçluyor. Timur’un, “Varlık içerisinde büyümediysek yokluk da görmedik” cümlesi ve yokluğu yalnızca maddi ögeler bağdaştırması Nihan’ı anne ebeveyni tarafından ailenin ilk göz ağrısı görülerek diğer kardeşlere göre ön planda tutulan ağabeyini anlayışsız olarak algılamasına yol açıyor. Beraberinde, kendisinin de içinden geçtiği yalnızlık duygusuyla Ercüment’e bir tarafı hak veren Nihan’a ağabeyinin bu duygunun önüne geçebilmek adına bir aile kurmayı ve/veya çocuk sahibi olmayı salık vermesi ve yaşam motivasyonunu bu yörüngede oluşturması hala yaşayan iki kardeş arasındaki mevcut mesafenin kapanmasının güç olduğunu işaret ediyor ve Nihan’ın onu bir nebze anlayabileceğini düşündüğü kardeşinin de artık hayatta olmadığı gerçeği yüzüne bir kez daha çarpıyor.
“Kadın” Olmak
Filmin başından sonuna değin Nihan karakterini yalnızca duygusal çalkantılarıyla ve gerçekliğini idrak etmeye çalıştığı kayıp duygusuyla izlemiyoruz. Henüz arabaya binmeden dahi, nereye oturacağı eniştece belirlenen ve valizi olmadan sırt çantasıyla gelmesi gibi detaylarla aidiyetsizliği bize tanıtılan Nihan, memleketlerindeki evlerine ulaşmaya çalışan ve kardeşinin cenaze arabasına eşlik eden bu arabada kadın kimliği ile toplumsal normlara karşı bir devinim içerisinde mücadele ediyor. İmam ile iletişim kurmaya çalışarak kardeşinin cenaze namazının kılınması ve arkadaşlarının da cenazeye yetişebilmesi amacıyla ertesi gün defnin yapılmasını sağlamak adına cenazenin gece kalacağı morgun ayarlanması uğraşlarını veren Nihan, tüm bunları kendisi bu değerleri benimsediği için değil; kardeşinin herhangi bir ayrımcılığa uğramadığından emin olmak suretiyle belki de kardeşine karşı son sorumluluğunu yerine getirebilmek için yapıyor olsa da, arabanın içinde ve dışında hakim olan toplumun eril sesi onun sesini susturmaya ve bu işleri halledebileceğine dair inancını kırmaya çalıştıkça ve onu “söz sahibi” bir birey olarak atfetmeye yanaşmadıkça arabada çatışmalı ve gergin bir atmosfer hakim oluyor. Tüm bunlar olup biterken, “uyumsuz ve aksi” olarak görülen ve “kadın” olmasına açıkça bağlanmadığı halde aslında tam da “kadın olması” dolayısıyla bunlara maruz kalan Nihan, var olmaya çalışıyor. Hem kendi, hem de kardeşi adına. Böylelikle film, toplumsal cinsiyet rolleri temelinde de kaybın yakınının olunduğu bir olguda, durumların nasıl değişkenlik gösterebileceğinin ve hangi koşulların meydana gelebileceğinin atfında bulunuyor.
Bir Araba, Bir Yolculuk ve Bir Film
Nihan’ın yas yolculuğunu taşıyan bu araba ve içindekilerin iki ayrı tabanda değerlendirilebileceğini düşünüyorum. İlk taban, Nihan’ın sıkışmışlık hissine hapsolduğu, var olabilmek / kabul görebilmek için mücadele etmesinin lazım geldiği ve altından kalkamayacağına inanılan problemleri çözdüğü vakit kimliğinin onaylandığı eril hakimiyete karşı bir taarruz haline geçtiğini izlediğimiz alana denk düşüyor. İkinci taban ise, Ercüment’i tanıyan kişiler olarak, kardeşlerinin onun bağı / geçmişi / köklerini, eniştenin onun içine doğduğu ve içinde yaşamını sürdüğü toplumu ve arkadaşının onun güncelini-şimdisini / rutinini / profesyonel ve sosyal yanını temsiline odaklanıyor. Bu zamanın ve mekanın birbirine kenetlendiği bir taban olmakla birlikte, araba içerisindeki her bir karakteri farklı bir pozisyona taşıyor.
Detayları verişi ve bunu hikayenin iyi bir yansıtma aracı olarak kullanış biçimiyle, gerçeğin çiğliğini yenilebilir hale getirmeden izleyiciye servis etmesiyle ve trajik bir konuyu sakin anlatımına rağmen etkileyici bir şekilde sunabilmesiyle, Ümran Safter ilk kurmaca filmindeki geleneğini bozmamış görünüyor. Onun hikaye anlatıcılığı, çekirdekten bütüne doğru ilerliyor ve vermek istediği duyguyu henüz filmin ilk dakikalarından itibaren sonuna değin ilmek ilmek örerek vermeyi beceriyor. Şunu da belirtmek gerekiyor ki, kısıtlı bir alanda ve özelleştirilmiş bir hikayede akan bir film, hikayesinin altından kalkabilecek bu oyuncularla başarılabilirdi. Öyle de olmuş. Fiziksel mevcudiyetlerin aksine ilişkilerin sonlanmadığına ve içimizde bir yerlerde yaşanmaya devam ettiğine dair yaptığı isim atfıyla, “Seni Bıraktığım Yerdeyim” filmine şans vermek isteyen herkese, şimdiden iyi seyirler.
Yönetmen / Senaryo : Ümran Safter
Görüntü Yönetmeni : RahulDeep
Kurgu : ÜmranSafter, Ulaş Kadirioğlu
Müzik : Sevil Doğan Oğuzhan Gedik
Oyuncular : Damla Sönmez, Hakan Salınmış, Eray Yasin Işık, Günkut Güven, Yasin Erol, Nazlı Benan Özkaya
Türkiye / Dram / 85 Dk.










