Salı günleri TRT1’de yayınlanan “Masumlar Apartmanı” dizisini izlemeden önce dört kez ellerinizi sabunlayıp öyle izlemenizi öneririm ( tabii dörde kadar sabredebilirsiniz.) Belki empati kurmamızı daha kolaylaştıracaktır… 

Ezgi Mola’nın adeta kendisini oynuyormuş gibi canlandırdığı Safiye karakteri bana hiç yabancı gelmedi…

2008 yılında Fransa Strazburg’da  dört katlı apartmanın birinci katında oturuyordum, bir gün kapının zili çaldı “kim o” diye seslendim “karşı komşunuzum”  sesini duyunca kapıyı açtım. Karşımda teslim olmuş gibi elleri havada, 30-35 yaşlarında sarışın, yüzünün rengi solmuş, güzelce  bir kadın duruyordu, onunla daha önce apartmanda karşılaşmamıştım, belli ki yeni taşınmıştı. Yine ellerini havada tutarak bana kendini tanıştırdıktan sonra:” kapı kapandı, dışarıda kaldım, yardımcı olur musunuz” diye sordu, “tabii olurum, içeriye girin” dedim, dedim ama tuhaf halinden ürkmedim dersem yalan söylemiş olurum. Çekinerek, etrafa bakarak girdi, kapının ağzında durunca “oturma odasına” geçelim diye teklifte bulundum, elleri havadan hala inmemişti. Normalde Fransızlar içeriye ayakkabıyla girdikleri halde, o ayakkabısını çıkardı, terlik uzattım, ayağına geçirdi, kendini zorlayarak odaya girdi. “nasıl yardımcı olabilirim” diye sordum. Babasına telefon etmesi gerektiğini söyleyince telefonumu uzattım. “yok telefonda siz konuşun” diye devam edince “Fransızcam sorunu anlatmakta yetersiz kalabilir, en iyisi  numarayı ben çevireyim, siz babanızla bizzat kendiniz konuşun” dedim, tereddütlü davranıyordu, “bir kağıt peçete alabilir miyim” dedi ben durumu hala anlamayan biri olarak şaşkınlığımı gizlemesem de gittim mutfaktan kağıt peçete getirdim ve ona uzattım. elleri nihayet havadan indi, önce peçeteyi aldı, sonra telefonu istedi, kağıtla telefonu tutarak babasına derdini anlattı, babası gelene kadar da bir yere oturmadı, ayakta öylece durarak sohbet ettik, epeyce konuştuk…

Sonraki zamanlarda da böyle birkaç kez bir sorunla bana geldi, artık onu tanıyor ve garipsemiyordum, elimden geldiğince sorunlarını çözmesinde yardımcı oluyordum, çünkü bir ailesi olmasına rağmen tek başına yaşıyordu,  devlet,  hasta olduğu için (aklımda kaldığı kadarıyla kendisi anlatmıştı zaten) onun kirasını ve ihtiyaçlarını karşılıyordu. Babası zaman zaman  onu ziyarete geliyordu, birkaç kez de şiddetli tartışmalarını duydum. Bir Keresinde evine de gittim, sanırım özel bir şey yapmıştım ona da götürdüm, mutfağına girdim, haddinden fazla temizdi, çamaşır suyu kokuyordu “biz de temizlik mi yapıyoruz” diye düşünmeden edemedim. Çok fazla da samimi olmamaya dikkat ettim, yalan söylemeyeyim ürkütüyordu beni, korkuyordum…

Şimdi Safiye’yi izlerken hep o gözlerimin önüne geliyor…

Yönetmenliğini Çağrı Vila Lostuvalı’nın yaptığı, senaryosunu Deniz Madanoğlu  yazdığı dizi; yine bir kitap uyarlaması. Gerçekliğini de buradan alıyor zaten. Gülseren Buğdaycıoğlu’nun “Madalyonun İçi” kitabından uyarlanan “Masumlar apartmanı” dizisi ne kadar masum tartışılır  ama içinde yaşayanlar çocukluktan  aldıkları yaraları deşerek kanatırken etrafa yayılan kir, ne kadar temizlik takıntısı olursa olsun bir türlü temizlenmiyor. Öyle ki bu steril ortamda en çok geçen kelimeler “pislik ve kir” oluyor. Ruhlarına bulaşmış mikrop tüm hücrelerini yok edercesine atağa geçiyor. Sonuç; temiz ama  mutsuz, huzursuz bir ev, ya da apartman…

Bir evde bir kişinin hasta olması diğerlerini de hasta etmeye yetiyor. Safiye evin derisini yüzüyor, Gülben ablasına bağımlı bir karakter sergilerken geceleri yatağı ıslatıyor, Han karizmatik görüntüsü ve mevkisine rağmen geçmişini çöplerde arıyor, küçük kız kaşınıyor, baba dersen bunamaya başladı bile…

Orhan Pamuk “Masumiyet Müzesi” romanında şöyle der “Kendi kendine eşya toplayan, bunları biriktiren her takıntılı kişinin arkasında bir kalp kırıklığı,derin bir dert, açıklanması zor bir ruhsal yara olduğu anlamına geliyordu bu soru. Benim derdim neydi?”

( Acaba  dizinin adının  “Masumlar Apartmanı” olmasında  romandan esinlenme oldu mu, şimdi aklıma geldi)

Özet : Şiddet gören şiddet uyguluyor;  hem başkasına hem kendine… Ne olursa olsun şefkat ihtiyaçlarının çok fazla olduğunu anlıyoruz. Çocuklar ailelerin kusurudur anafikri mevcut. İnsan ruhunun karanlıklarını dolaşırken elimize mum veriliyor. keşfetmeye  uğraşıyoruz… Merak edilen konu ise bunca krize ve olaya rağmen neden hala tedavi girişimleri başlatılamıyor…

“Kırmızı Oda” nın bir bölümü olarak algılayıp  takip etmeye başladığım dizi farklı bir çalışma olmasına rağmen seyircinin nezdinde baş köşeye oturdu ve ilgiyle izlenmeye devam ediyor. yani demem o ki yapılan kaliteli işler de karşılığını bulabiliyor. Kadro şahane, oyunculuklar çok başarılı; başta  Safiye (Ezgi Mola) ve Gülben (Merve Dizdar) olmak üzere; sırasıyla Han(Birkan Sokullu), İnci (Farah Zeynep Abdullah), Uygar, Esat, Esra oyunculukları sayesinde; konusu, karakteri birbiriyle uyumlu   güzel bir çalışma ortaya çıkmış. Sonuç: Safiye’nin temizlik tutkusu etrafını yakıyor!

Sahi “dört kez”! Her yıkamada bu dördün hikayesini yakalayan oldu mu? Tahminler var mı?

Dört kardeş olmalarından mı kaynaklanıyor, her birinin yerine ayrı ayrı nesneler dört kez yıkanıyor. İlk aklıma gelen tahmin, tabii sebebi daha derinlerde değilse…

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here