Fall

GEREKSİZ SIRLAR, ZORLAMA KARARLAR VE TESADÜFLER

“Fall” kötü bir fikirden çıkmış kötü bir film değil. Tam tersine, çok iyi bir fikirden çıkmış ve daha iyi olabilecek bir film. Yüksekliği kullanma biçimi gerçekten başarılı, bazı sahneleri çok güçlü ve büyük perdede gerilimi hissediliyor. Ama senaryonun gereksiz sırlar, zorlama kararlar ve tesadüflerle genişlemesi filmin inandırıcılığını azaltıyor. Bir noktadan sonra korktuğumuz şey kulede ne olacağı değil, senaryonun bundan sonra ne uyduracağı oluyor.

OrtaKoltuk Puanı:

 

Scott Mann’ın 2022 yapımı “Fall” filmi Türkiye sinemalarında ilk kez vizyonda. 2022 yılında gösterime girdiğinde filmin en büyük vaadi açıktı : İki kadını, terk edilmiş yaklaşık 600 metre yüksekliğindeki bir televizyon kulesinin tepesinde mahsur bırakmak ve seyirciyi de o boşluğun içine çekmek. Fikir hâlâ güçlü. Hatta filmi yeniden izlerken bunu daha net görüyorsunuz. İnsanların en temel korkularından biri olan yükseklik, burada sadece hikâyenin konusu değil, filmin asıl gerilim aracı ama…

Benim ciddi bir yükseklik korkum var, evet etkilendim bu sebepten. Ancak yükseklik korkusu olmayanlar içinde yükseklik korkusu yaratabilir film. Mideniz bulanabilir, içiniz kaldırmayabilir bu korkuyu. Özellikle kamera kuleden aşağıya çevrildiğinde, karakterler küçücük metal parçaların üzerinde tutunmaya çalıştığında ya da bir eşya yüzlerce metre aşağıya düştüğünde seyirci gerçekten fiziksel bir rahatsızlık hissediyor, zaten amaç da bu… “Fall”ın en büyük başarısı da bu elbette . Scott Mann, yüksekliği göstermeyi biliyor. Büyük perdede bu etki daha da belirginleşiyor. Yeniden vizyon açısından filmin hâlâ bir karşılığı varsa, bence önce burada aramak gerekiyor. Peki başka?

Yüksekliği göstermek başka, bu yüksekliğin üzerinde iyi bir film kurmak bambaşa bir beceri. “Fall”ın sorunu da tam olarak bu. Film, elindeki çok güçlü ve yalın fikre bir süre sonra güvenmiyor, güvenmemesi gerekttiğini de biliyor. Gerilimi sürdürebilmek için hikâyeyi sürekli büyütüyor, yeni sırlar ekliyor, yeni tehlikeler çıkarıyor ve sonunda başlangıçta kurduğu gerçeklik duygusunu kendi eliyle zedeliyor ve orjinalliğine veda ediyor.

Hikâyeyi hatırlayalım : Becky, kocasını bir tırmanış kazasında kaybettikten sonra hayata küsmüş bir kadın. Yakın arkadaşı Hunter ise tam tersine, tehlikeden ve adrenalinden beslenen, yaşadıklarını sosyal medyada paylaşan biri. Hunter’ın önerisiyle çölde terk edilmiş bir televizyon kulesine çıkıyorlar. Amaç, Becky’nin kocasının küllerini yukarıdan bırakmak. Sonra merdiven kopuyor ve iki kadın yukarıda kalıyor.

Aslında film tam burada çok güçlü bir yere sahip. Su sınırlı, yiyecek sınırlı, telefon çekmiyor ve aşağıya inmenin yolu yok. Bundan daha sade bir gerilim kurulamaz. “Open Water”ın etkili olduğu yerde de benzer bir durum vardı : İnsanları kurtaracak hiçbir şeyin olmadığı bir ortam yaratmak. Korku, olayların çoğalmasından değil, seçeneklerin azalmasından ortaya çıkıyordu “Fall” ise bir noktadan sonra bunun tersini yapıyor; seçenekler azalırken olayları çoğalıyor. Ortaya çıkan olaylar da korkuyu ve yaratılan atmosferi fena halde zedeliyor.

İlk problem karakterlerin kararlarında ortaya çıkıyor. İki deneyimli tırmanışçının terk edilmiş, paslanmış ve güvenilirliği belli olmayan bir kuleye çıkması elbette filmin başlangıç koşulu. Buna itiraz etmek anlamsız. Ama kuleye çıktıktan sonra verdikleri bazı kararlar o kadar zorlama ki seyirci korkmak yerine karakterlere kızmaya başlıyor. Bir hayatta kalma filminde karakterlerin hata yapması normaldir; hatta hikâyeyi de bu hatalar doğurur. Fakat yapılan hatanın karaktere ait bir mantığı olmalı. Burada zaman zaman “Senarist bunu yaptırmak zorunda olduğu için böyle davranıyorlar” duygusu oluşuyor.

Becky’nin geçmişi de yeterince güçlü kullanılmıyor. Kocasını bir tırmanışta kaybetmiş bir kadının yeniden böyle bir yüksekliğe çıkması psikolojik açıdan elbette açıklanabilir; yas, suçluluk ve korkuyla yüzleşme isteği buna bir neden olabilir. Ancak film bunu daha derin bir karakter hikâyesine dönüştürmek yerine hızlıca kuleye çıkmayı tercih ediyor. Oysa Becky’nin travması üzerine biraz daha kurulmuş, daha sade bir senaryo çok daha güçlü olabilirdi.

Hunter karakterinde ise başka bir fırsat kaçıyor. Sosyal medya için tehlikeli şeyler yapan, macerayı görüntüye dönüştüren bu karakter aslında bugünün dünyasına dair oldukça güncel bir şey söylüyor. Tehlikenin kendisini yaşamaktan çok onu paylaşmak, görünür olmak ve izlenmek istemek artık hayatın bir parçası. Film bu tarafı biraz daha kurcalasa, hikâye yalnızca iki insanın hayatta kalma mücadelesi olmaktan çıkabilirdi. Ama “Fall” bu imkânı fazla kullanmıyor.

Filmin ilerleyen bölümünde Hunter üzerinden kurulan sır da bence hikâyeyi güçlendirmek yerine dağıtıyor. Zaten elimizde son derece güçlü bir soru var: Bu iki kadın buradan nasıl kurtulacak? Bunun üzerine bir de yeni bir melodramatik çatışma kurulduğunda, seyircinin dikkati kulenin tepesindeki çaresizlikten uzaklaşıyor. Aynı durum filmin sonlarına doğru devreye giren akbabalar, dronelar ve çeşitli tesadüfler için de geçerli. Gerilim yükselmiyor; sadece senaryo yeni bir engel buluyor. Temelde yaratılan o gerilim dolu atmosfer puff diye kayboluyor klişeler girdabında.

Oyunculuklarda da benzer bir durum var. Grace Caroline Currey ve Virginia Gardner’ın fiziksel performanslarına diyecek söz yok. Böylesine fiziksel bir filmde korkuyu, yorgunluğu ve paniği bedensel olarak taşımak kolay değil. Ancak iyi bir performans için oyuncunun söyleyeceği cümlenin de inandırıcı olması gerekiyor. Bazı diyaloglarda gerçekten 600 metre yüksekte mahsur kalmış iki insanı değil, seyirciye bilgi aktaran karakterleri dinliyormuşuz gibi hissediliyor. Bu da filmin yarattığı korkuyu zaman zaman kırıyor.

Jeffrey Dean Morgan’ın canlandırdığı baba James ise daha da harcanmış bir karakter. Morgan’ın varlığı filmin duygusal tarafını güçlendirebilirdi ama rolü o kadar sınırlı ki, karakterin hikâyeye etkisi beklenenden az kalıyor.

Görüntü yönetimi ise filmin en sağlam tarafı. Kamera, insan bedeninin o dev boşluk karşısındaki küçüklüğünü çok iyi kullanıyor. Rüzgârı, metalin güvensizliğini, aşağıdaki çölün sonsuzluğunu ve karakterlerin ne kadar savunmasız olduğunu hissediyoruz. Fakat burada da bir tekrar sorunu var. Film bir süre sonra seyirciye sürekli “Ne kadar yüksekteyiz” demeye başlıyor. İlk birkaç bakış etkili; sonra aynı etkiyi üretmek zorlaşıyor.

Bence “Fall”ın bir başka sorunu da süresi. Bu fikir, daha kısa ve daha sert bir film olabilirmiş. Becky’nin geçmişi biraz daha ekonomik anlatılsa, tırmanış bölümü hızlansa ve kulede mahsur kalma kısmına daha erken geçilse film çok daha sıkı bir gerilime dönüşebilirdi. Çünkü filmin en güçlü tarafı olay örgüsü değil, içinde bulunulan durum. İki insanı yüzlerce metre yükseğe çıkarıp aşağıya inemeyecekleri bir yerde bırakmak zaten yeterince büyük bir korku.

Yeniden vizyon bu açıdan ilginç. “Fall” küçük ekranda izlenince etkisinin önemli bir bölümünü kaybedebilecek filmlerden. Büyük perdede kulenin yüksekliği gerçekten başka bir şey söylüyor; seyirci boşluğu daha çok hissediyor. Benim yükseklik korkum olmamasına rağmen midemi bulandıran sahneler olması da bunun kanıtı. Ancak filmi yeniden vizyona taşıyan asıl değer bu fiziksel deneyim olmalı; hikâyenin kusurlarını yeniden vizyon sayesinde görmezden gelmek değil.

Sonuçta “Fall” kötü bir fikirden çıkmış kötü bir film değil. Tam tersine, çok iyi bir fikirden çıkmış ve daha iyi olabilecek bir film. Yüksekliği kullanma biçimi gerçekten başarılı, bazı sahneleri çok güçlü ve büyük perdede gerilimi hissediliyor. Ama senaryonun gereksiz sırlar, zorlama kararlar ve tesadüflerle genişlemesi filmin inandırıcılığını azaltıyor. Bir noktadan sonra korktuğumuz şey kulede ne olacağı değil, senaryonun bundan sonra ne uyduracağı oluyor.

İşte bu nedenle “Fall”ı yeniden vizyonda izlerken bende kalan duygu, filmin yarattığı korkudan çok kaçırdığı fırsat oldu. İnsanları 600 metre yükseğe çıkarmak gerçekten iyi bir fikir. Seyirciyi de oraya çıkarabilmek daha da iyi. Fakat orada kalmayı başarmak için sürekli yeni numaralara ihtiyaç yok. Bazen iki insanı, bir kuleyi, susuzluğu ve aşağıdaki boşluğu bırakmak yeterlidir. “Fall” bunu yaptığı anlarda çok etkili. Fakat kendi basit ve güçlü fikrine güvenmeyi bıraktığı anda, filmin kendisi de o yükseklikten düşmeye başlıyor.

Yönetmen : Scott Mann

Senaryo : Scott Mann, Jonathan Frank

Görüntü Yönetmeni : MacGregor

Kurgu : Robert Hall

Müzik : Tim Tespic

Oyuncullar : Virginia Gardner, Graca Caroline Currey, Mason Gooding, Jeffrey Dean Morgan, Jasper Cole, Darrell Dennis

ABD / Aksiyon-Gerilim / 107 Dk.

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz