Greta

Greta’da ters giden bir şeyler var!

İrlandalı Yönetmen Neil Jordan’ı herhalde aynı tarzda filmler çekmekle eleştirmek abes olurdu: Bu ister sinemadaki ilk büyük adımı, bir dram olan ‘Crying Game’ (1992) filmi olsun, ister sonrasında çektiği fantastik korku filmi ‘İnterview with the Vampire’ (1994) olsun, isterse de kariyerinin devamında yarattığı, dönem, gerilim, aksiyon gibi diğer yapımları olsun, Jordan genelde belli bir düzeyin altına düşmeyen, filmleri arasına genelde iki senelik bir ara koyan, kendisine yakın hissettiği her türden filmler çekmek isteyen bir yönetmen gibi duruyor.

Yalnız bizce Jordan sinemaya çok sağlam bir giriş yaptığı ilk filmi ve sonrasından gelen etkileyici birkaç filmden sonra bir durgunluk, ufak bir çekingenlik dönemi yaşadı. Bu performans düşüşü, filmlerinde de kendini gösterdi, yönetmen ara sıra televizyon dizilere döndü ve çıkardığı yapımlar eski ışıltısını kaybetmeye başladı. Hatta en büyük dağıtıma sahip ve en fazla gözümüze çarpan son filmlerinden ‘The Brave One’ (2007) ağzımızda nerdeyse ekşi bir tat bırakmıştı. ‘Death Wish’ film serisinin kadın versiyonu gibi olan bu film, Jodie Foster gibi kariyerli ve rollerini büyük özenle seçen bir aktrisin varlığına rağmen, bizce oldukça sıradan, temposuz hatta biraz yavan bir aksiyon filmiydi.

Dolayısıyla Neil Jordan’ın çektiği son filmi ‘Greta’ hakkında beklentilerimiz, yönetmenin eski günlerine dönmesi ve bu sefer kendisinin yabancısı olmadığı gerilim türünde başarılı bir yapım çıkarması üzerine dayanıyordu. ‘Greta’ bu ışıltıları vererek başlıyor, hoş bir açılış ve ince örülmüş bir gelişmeden sonra ne yazık ki olabilecek en bilindik yollara sapıyor, senaryosundaki kıvrımları giderek kaybediyor ve filmini nasıl toparlayacağını bilemeyen bir yönetmenin çabası gibi bir izlenim veren bir yapım oluyor. Elimizde kalan yetenekli bir yönetmenin elinden çıktığı belli ancak üçte birlik bir bölümünden sonra nefesi çabuk biten, değişik yollara sapmaya çalışırken giderek özelliklerini kaybeden, yarı-başarılı bir film…

Frances, yakın bir ev arkadaşıyla, NewYork’da bir dairede yaşayan, akşamları da lüks bir restoranda çalışan bir genç kadındır. Üniversitede okuma imkanı varken bu yaşam biçimini seçen Frances, annesini bir sene önce kaybetmiştir ve babasıyla oldukça mesafeli bir ilişkiye sahiptir. Bir gün

metroda unutulmuş bir el çantası bulan Frances bunu sahibine geri vermek üzere Greta adında bir kadının evine gider. Aralarında ciddi bir yaş farkı bulunan bu iki kadının tanışması, hızlı bir şekilde arkadaşlığa dönüşür. Greta’nın göründüğünden çok daha farklı ve dengesiz olduğunu fark eden Frances bu ilişkiyi bitirmek ister ama Greta’nın onun peşini bırakmaya pek niyeti yoktur…

Ailelere sızan yabancı…

Amerikan sinemasındaki gerilim filmlerinde arada sırada geri gelen, bilindik ama hoş bir hava yaratacak bir tema vardır: Aralarında hassas bir denge oluşturmuş bir çifte veya aileye görünürde normal, zararsız hatta sempatik olan bir yabancı sızar ve bu ‘yabancı’ giderek tehlikeli ve kötü yönlerini gösterir ve ailenin hayatını kabusa çevirir. Bu türde aklımıza gelen ilk örnekler olarak, ‘Pacific Heights’ (1990), ‘Unlawful Entry’ (1992), ‘The Hands That Rocks The Cradle’ (1992) hatta ‘Fatal Attraction’ (1987) filmi bile sayılabilir. Eğer söz konusu kurban bir aileden ziyade tek bir kişiyse bu listeye ‘Single White Female’ (1992) filmini de ekleyebiliriz… Ve tabii söz konusu ‘Greta’ filmini…

Bu filmlerde ister istemez bir ‘kutsal aile’ vurgusu vardır ve filmin mantıklı akması için gerekli olan bir ‘hakkaniyet’ sınırı yer alır. Bu ‘hakkaniyet’ sorgulaması kurbanın ve ‘kötü’nün ne zaman sınırı geçtiği üzerine yoğunlaşır.

Ben senin annenim…

Greta’ filminde ise ‘kurban’ bu sefer onun hayatını karartacak kişiye evinin kapısını açmıyor, kendisi onun ayağına gidiyor. Frances çekingen, ilgiye ve ‘anne sevgisine’ muhtaç bir kişi olduğu için bu kabul edilebilir gibi duruyor. Sınırlı bir arkadaş çevresi ve daha çok içe kapanık biri olan Frances, nerdeyse annesi yaşındaki Greta’nın zarif, asil ve kültürlü duruşundan etkileniyor. Üstelik Greta’nın da kendisi gibi çok yakın birisini kaybettiğini öğrenince, belki de aralarında belli bir bağ oluşacağını hissediyor.

Filmin senaryosunda dikkatimizi çeken ve onun benzerlerinden ayrılmasını sağlayan nokta, Frances’ın yani kurbanın sonrasında hayatını karartacak kişiyle kamusal veya parasal anlamda bir bağı olmaması… Yani saydığımız diğer örneklerde aileye bulaşan yabancılar, onlara yardım eden bir polis, bir kiracı veya bir daire arkadaşı gibi kişiler oluyordu. Frances’ın Greta’yla kurduğu bağın bunlardan farklı olması, belki de genç kızın çok daha savunmasız, çok daha dayanıksız ve çok daha hassas olmasını sağlıyor. Başka bir deyişle Greta yardım ettiği bir kişinin, kendisini ona borçlu hissetmesini suiistimal etmiyor, aksine karşısındaki kişiye borçsuz, eşit biri gibi davranıyor. Ancak ister istemez Frances’ın kısa bir süre önce annesini kaybetmesi, Greta’nın ona arkadaştan öte ‘Anaç’ olarak davranmasının da kapısını açıyor…

Dolaptaki kirli çamaşırlar…

Greta’da gözümüze çarpan bir diğer nokta başkarakterin tanıştığı ‘yabancı’ da ters bir şeylerin fark etmesindeki hız oluyor. Yine bu tür filmlerde, genelde ‘hedef’ haline düşen aileler veya çiftler, filmin ‘kötü’sünün asıl yüzünü film ilerledikçe ve onu giderek özel hayatlarının içine soktukça fark ederler. Bu onlara daha fazla zarar verir çünkü bu ‘yabancı’ kendilerine ciddi yardım eden biri ve hayatlarının vazgeçilmez en azından önemli bir parçası haline gelmiştir. Frances ise Greta’da garip bir şeylerin olduğunu, biraz balıklama daldığı arkadaşlık bağının başlarında fark ediyor. Bu bir tür avantaj olabilecekken, Greta’nın ona adeta ‘yapışması’ zaten hayatında temkinli ve biraz mesafeli olan bu karakteri daha da rahatsız ediyor. Hayatında güven bağı kuracak ender kişilerden birinin göründüğünden dengesiz olması Frances’ın psikolojisini normal bir kişiden çok daha fazla etkiliyor.

Yönetmen ise bu bağ zedelenmesini bizce çok güzel bir şekilde aktarıyor. Hem kısa ama dolu sahnelerle Frances’ın hayatını detaylı bir şekilde tanıyoruz, hem de garipliğin ilk doğduğu sekanstaki, yani yanlışlıkla açılan bir dolaptaki, birbirinin aynı olan çantaları gösteren sahne seyirciyi anında başkarakterin yaşadığı afallama ve endişe duyma haline sokuyor.

Bu ufak ama önemli kilit nokta sonrasında yaşanan ‘uzaklaşma’ ancak ‘kaçamama’ süreci de, ince bir olay örgüsü ve akıcı bir kamera kullanımıyla beyaz perdedeki yerini alıyor. Greta’nın her tarafta Frances’ı izlemesi, ona yapışmış gibi sürekli ulaşmaya çalışması ve işleri daha da ileri götürüp Frances’ı ve arkadaşlarını tehdit ettiği sahneler fazla gözümüze sokulmayan ve asla abartı kokmayan sahneler. Hatta Frances’ın yakın arkadaşı Erica’nın adeta taciz edildiği sekans gerçekten ürpertici bir hava barındırıyor.

Devamı sıradanlaşan hikaye!

Greta’ ilginç bir şekilde açılmış ve akarken, hikayenin ikinci bölümü başlıyor. Ne yazık ki filmin ikinci bölümü ilerledikçe, daha önce hiç hissetmediğimiz bir zorlama, bir abartı ve ‘daha ticari hale sokma’ çabası kendini gösteriyor. Belki oyuncuların performansı çok düşmüyor veya film tepe taklak olmuyor ancak senaryo biraz sıradanlaşmaya başlıyor; filmde kafamızı kurcalayan bazı ‘acabalar’ havada kalıyor. Sanki Jordan filmini bir an önce bir finale bağlayıp, hikayeyi çok yüzüne gözüne bulaştırmadan sonlandırmak istiyor. Karakterlerinin derinliklerini kaybettiğinin ve senaryosunun zayıfladığının farkında olan Jordan, ilgiyi ayakta tutmak için filmin sonuna sürpriz sayılabilecek bir olay koyuyor ancak bizce bu da filmin geri kalanını kurtarmaya yetmiyor. Hatta seyircide filmin ilk bölümünün Neil Jordan tarafından çekilip, ikinci bölümün yönetiminin sıradan bir yönetmene devredilmiş olduğu izleniminin doğduğunu bile söyleyebiliriz…

Oyunculardan Greta’yı canlandıran İsabelle Huppert, bizim kendi adımıza kariyer ve yetenek açısından çok saygı duyduğumuz ve zaman zaman hayran olduğumuz bir oyuncu olduğu halde, bizce son zamanlarda soğuk, sert ve nerdeyse ‘frijitvari’ diyebileceğimiz karakterleri biraz tekrar etmeye başladı. Michael Haneke sinemasındaki rollerinden Paul Verhoeven filmindeki rolüne kadar hep aynı duruş, aynı karakter kendini gösteriyor. Bu durum ne bu filmde, ne de diğer rollerindeki başarılı performansını tabii ki gölgelemez ama bizce Huppert’in de aynı diğer büyük oyuncu Susan Sarandon’un canlandırdığı ‘çılgın büyükanne’ gibi ‘soğuk kadın’ rollerine ara vermesi gerekir. Yakın zamanda ‘Cameron Post’a Ters Terapi’ rolüyle aklımızda kalan, Chloe Grace Moretz, Frances rolünde bir kez daha inandırıcı, dozunda ve başarılı bir performans gösteriyor. Canlandırdığı karakterin çekingen, içine kapanık bir kişi olduğunu göz önüne alırsak, zor bir işin altından kalktığına da parmak basmamız gerekir. Yönetmenin fetiş oyuncusu Stephen Rea ise ‘konuk oyuncu’ gibi şöyle bir görünüyor.

Sonuç olarak ‘Greta’ ilk bölümüyle, başarılı bir yönetmenin elinden çıktığı belli olan hatta Jordan’ın güçlü filmlerini hatırlatan havasıyla umut veren ancak bütününde tamamen beklediğimiz zevki aldığımızı zor söylettirecek bir yapım. Ancak yine de elimizde kalan güzel bir 45 dakikalık Neil Jordan filmi ki bizce bu da az bir şey değil!

Yönetmen : Neil Jordan

Oyuncular : Isabelle Huppert, Chloe Grace Moretz, Maika Monroe, Stephen Rea, Colm Feore, Zawe Ashton, Parker Sawyers, Jane Perry

Ülke: ABD, İrlanda

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here