Günahkârlar

Ezilenlerin ortak kaderi ve direnişin sesinin sınırsızlığı

Sinners bu sene Oscar ödüllerinde 16 adaylık alarak tarihe geçti. Peki, Sinners gerçekten de bu rekorun hakkını verecek kadar başarılı mı?

OrtaKoltuk Puanı:

 

 

Filme dair detaylı yorumlarıma geçmeden önce, en baştan şunu belirtmek istiyorum : Bana kalırsa filmin ele aldığı tarihsel konu ve bunu bir vampir hikayesine dönüştürerek işlemesi, son yıllarda sinemada gördüğüm en iyi içeriklerden. ABD’de siyah hareketin tarihine ve müzik tarihi ve kültürüne ilgili biri olarak Sinners, beni kesinlikle son derece heyecanlandırmıştı. Üstelik film, beklentilerimi ve heyecanımı katlayacak şekilde başladı. Kimi yorumlarda vampirler hikayeye dahil olana kadarki bölümlerin aynı ölçüde beğenilmediğini veya sıkıcı bulunduğunu gördüm. Bana kalırsa film o kısımda son derece başarılı -hatta belki daha başarılı- bir iş çıkarmış. Zira ilk yarım saat içerisinde, blues müziği yaratan ekonomi politik koşulları son derece başarılı şekilde sergiliyor. Özellikle orta yaşlı bluescu karakterin (Delta Slim) arabada anlattığı hikaye ve bu hikayeyi blues söyleyerek noktaladığı sahne gerçekten şahane. Aynı araba yolculuklarında kent-kır, kuzey-güney ayrımlarına, plantasyonlardaki kölelik sonrası yeni düzene değinen birçok detay görüyoruz bu yarım saat içerisinde. Bu noktada, dönemin koşullarından biraz bahsetmekte fayda var.

Film, 1930’ların Mississippi Deltası’nda geçiyor. Bu dönemin ekonomi politik zemini, köleliğin yerini alan yarı-feodal ortakçılık sistemi üzerine kuruluydu. Ortakçılar, hasat edilen üründen alacağı belirli bir pay karşılığında toprak sahibi için çalışırken, ihtiyaçlarını krediyle sağlayan patronuna sürekli borçlu kalarak ekonomik bir bağımlılık döngüsüne hapsediliyordu. Filmde genç bluescu Sammie Moore da juke jointteki ilk gece kendisini tanıtırken bir ortakçının oğlu olduğundan bahsediyordu. Ortakçılık sistemi, siyah emeğini toprağa bağlayan; yoksulluğu sürekli kılan bir sömürü sistemiydi ve blues tam da bu dünyanın içinden doğdu. Tarlalarda çalışan insanların, tren yolları boyunca dolaşan işçilerin, kasabaların kenarındaki barlarda çalan müzisyenlerin müziğiydi blues. Bu yüzden blues, romantik bir halk müziğinden çok emek sömürüsünün sesi olarak ortaya çıkmıştı. Müzikal kökler ise pamuk tarlalarında yankılanan tek mısralık “bağırışlara” (field hollers) ve kölelik döneminden miras kalan ritmik iş şarkılarına dayanıyordu.

Bu dönemde, pamuk kurdu zararlısı ve yıkıcı seller ortakçıların çalışma ve yaşam koşullarını daha da zorlaştırmıştı. Siyah nüfusun beyazlardan kat kat fazla olduğu; ancak beyaz egemenliğinin mutlak olduğu bölge, adeta bir açık hava hapishanesine dönüşmüştü. Keza filmin başlarındaki tarla sohbetlerinde veya araçla yolda ilerlerlerken fondaki görüntülerle bu tablo resmediliyordu. Yine böyle bir yol sahnesinde, mahkum kiralama sistemine değinildiğini de görüyoruz. Siyah öldüren beyazların dahi ceza almadığı bu dönemde, siyahlar için adalet tam tersi işliyordu. Bir domuz çalan bir siyah on yıla mahkum ediliyordu ya da “serserilik” gibi açıklanması zor sebeplerle hapse atılıyordu. Hapishanelerin aşırı dolmasıyla birlikte siyah mahkûmların eyalet projelerinde ya da seçkin işadamlarının işlerinde çalıştırılmak üzere kiralandığı bir sistem doğdu. Mahkum emeği sadece ucuz işgücü olarak değil, aynı zamanda özgür işçilerin grevlerini kırmak için de bir araç olarak kullanılıyordu. Dolayısıyla tarlalarda “birbirine prangalarla bağlanmış bir halde çalıştırılan mahkumlar” görmek dönem için çok sıradan bir durumdu ve yolda ilerlerken mahkum işçilere dayanışma selamı verdikleri sahne buna dair güzel bir detaydı.

Öte yandan blues, gelişimi sürecinde kilise ve kilise müziğiyle derin bir kültürel ayrışma yaşamıştı. Filmde yine hem Sammie karakteri üzerinden hem de filmin bütününe yayılan blues müzik ve günahkarlık eşleşmesi üzerinden buna bolca yer veriliyor. Kilise ve dindar kesim, bluesu “şeytanın müziği” olarak adlandırarak “yıkıcılık”, “sorumsuzluk” ve “dinsizlik” sembolü olarak dışlamıştı. Kilise, toplumsal düzenin ve “saygınlık” arayışının kalesi sayılırken; blues, “günah” olarak görülen dünyevi zevklerin, dansın, alkolün dünyasına ait kabul edilmişti.

Kilise ve blues arasındaki mesafeyi yorumlarken şunu da unutmamak önemli. ABD’de Afrika kökenlilerin Hristiyanlaştırılması süreci, kölelerin kendi geleneksel dinlerinin yasaklanmasıyla başlamış ve köle sahiplerinin Hristiyanlığı bir denetim aracı olarak dayatmasıyla hız kazanmıştı. Dindarlık, kölelere onların değerini artıran bir unsur olarak sunuluyor; beyaz vaizler itaat, sabır ve dünyevi acıya katlanma temalarını öne çıkarıyorlardı. Ancak siyah topluluklar bu dayatılan dini kendi özgürlük özlemleriyle harmanlayarak kiliseyi toplumsal dayanışmanın kalesi ve manevi bir sığınak haline getirerek, kendi ibadet biçimlerini, müziklerini ve teolojik yorumlarını geliştirerek siyah kiliselerini kurdular. Bu süreçten doğan gospel ve spiritual geleneği kolektif bir umut ve kurtuluş dili taşıyordu; ancak kurtuluşu ve adaleti tanrıda ve öteki dünyada görerek bu dünyanın geçiciliğine vurgu yapıyordu. Buna karşılık blues, kilisenin dışındaki gündelik hayatın müziği olarak ortaya çıktı ve bireysel deneyimi, acıyı, yoksulluğu, arzuyu ve öfkeyi doğrudan dile getirdi.

Filmde, Smoke ve Stack’in açtığı mekan da (bunlara juke joint adı veriliyordu) bu tarihsel bağlamın merkezinde duruyor. Tıpkı siyah kiliseler gibi, juke jointler de özerk alanlar haline gelmişti. Beyazların katılımına kapalı, korunaklı alanlardı. Bu mekânlarda içki içilir, dans edilir ve blues çalınırdı. Filmde kültürün üretildiği alan ile onu ele geçirmek isteyen güçler -vampirler- arasındaki gerilimin bu mekanlar üzerinden kurulması buna güzel bir atıf. Bir güzel detay da Smoke ve Stack’in, siyah işçilerin katledildiği bu imalathaneyi satın alarak juke jointe çevirmesi. Bu da blues müziği doğuran koşullara bir atıf yapıyor.

Hazır mekana dair detaylardan da söz etmişken, filmin kırılma noktasına gelelim. Juke jointteki ilk gece, muhtemelen izleyen hemen herkesin beğenide ortaklaşacağı o mükemmel sekansla taçlanıyor. Sammie’nin gerçekten de mükemmel olan sesiyle blues söylemesiyle başlayan ve elektro gitar eşliğinde bir tarihsel film şeridine dönüşen son derece başarılı sekans… Açıkçası tam bu ana kadar uzun zamandır izlediğim en iyi filmlerden birini izleyeceğimi düşünmekteydim. Ancak pek de öyle olmadı.

Muhtemelen benim gibi Jordan Peele sevdalısı birçok kişi, filmin yalnızca fragmanını izlediğinde dahi, Jordan Peele filmi tadında bir iş izleyeceği beklentisine kapılmıştır. Keza yönetmenin de Peele’nin politik korku sinemasından etkilenmiş olduğuna emin gibiyim. Ancak tam da burada filmin nerede tökezlediği belirginleşmeye başlıyor. Elbette bunun ille de Jordan Peele tarzında bir film olması gerekmez; ancak filmde neyin sorunlu olduğunu anlatmak için bu kıyaslamayı yapmanın işe yarayabileceğini düşünüyorum.

Jordan Peele’nin benzer teknikleri kullanan filmlerinde, hikâyenin yalnızca alt metni değil, üstteki olay örgüsü de kendi başına bir yere varır. Örneğin Get Out ya da Us’ta izlediğimiz olaylar, metaforları çözmesek bile güçlü bir gerilim ve çatışma üretir. Alt metin ise bu hikâyeyi derinleştirir. Oysa Sinners’da anlatı bir noktadan sonra yalnızca alt metinler üzerinden anlam kazanmaya başlıyor. Vampir anlatısı bütünüyle metaforik bir düzlemde kalıyor; kendi içinde işleyen dramatik bir çatışma kurulamıyor. Bu da hikâyenin aksiyonunu zayıflattığı gibi, filmin gerilim üretme kapasitesini de ciddi biçimde düşürüyor.

Senaryo gerilim üretimi konusunda yeterince iyi çalışmazken, tekrarlı şekilde kurulan sahneler de aynı sorunu devam ettiriyor. Yönetmenin korku ve gerilim konusunda başarılı bir tarz yakalayamadığını düşündüğüm gibi, sürekli olarak aynı formüllerin denenmesini de çok yetersiz ve hatta yorucu hale geliyor. Vampirlerin içeri davet edilmesi zorunluluğunun yarattığı gerilim güzel; ancak bunun ardı ardına en az üç defa gelen, vampirin içeridekilerden birinin kolunu kapması sahnesiyle tekrar tekrar sınanması bu başarısızlığın en iyi örneklerinden biri.

Ancak filmi çok harika bir noktadan yokuş aşağı yuvarlamaya başlayan yalnızca bunlar değil. Bana göre asıl can sıkıcı olan, filmin bir noktadan sonra açıklayıcılık takıntısına kapılması. Özellikle ilk vampir saldırısından itibaren senaryo elindeki bütün metaforları hunharca açıklamaya çalışıyor. Hatta yalnızca metaforlar değil, sahnede yaşanan aksiyon bile repliklerle açıklanmaya başlıyor. Misal, vampirlerle çatışmanın başladığı sahnede bir karakter dövüşün ortasında arkadaşına dönüp “Zihnimizi okuyorlar” diyerek adeta altyazı geçiyor. Oysa sahne bu açıklamaya muhtaç olmayacak kadar anlaşılır.

Benzer bir durum, vampir kültüne dair unsurların gereğinden fazla açıklanmasında görülüyor. Vampir mitolojisinin nasıl işlediği, hangi kuralların geçerli olduğu gibi ayrıntılar vasat diyaloglarla sürekli seyirciye anlatılıyor. Bu açıklayıcılık korku sinemasının en etkili taraflarından biri olan belirsizliği ve seyircinin sezgisini de baltalıyor. Bununla birlikte vampir kültünden söz etmişken şunu da belirtmek gerekir : Filmin eski tip vampir kodlarını kullanması gerçekten hoş bir tercih. Davet edilmeden içeri giremeyen vampirler, geleneksel zayıflıkları ve Afrika inanışlarındaki kötü ruhlara karşı ritüellerle iç içe geçirilmesi…

Öyleyse gelelim vampirlerin bu anlatıdaki yerine ve filmin temasına. Sinners’da kurulan vampir anlatısı, siyah müzik kültürünün tarihsel kaderi üzerine kurulu bir alegori gibi çalışıyor. Vampirlerin müziğe ve mekâna duyduğu çekim, siyahların müziğinin ele geçirilmesi, ticarileştirilmesi ve dönüştürülmesi tehdidini simgeliyor. Vampir figürü, kapitalizmin, kültür emperyalizminin sembolüne dönüşüyor. Vampirlerin davet edilerek güç elde edebilmesi detayı ise bluesun ve siyahların müziğinin dönüşümüne dair şu tarihsel gerçekliğe atıf yapıyor.

Mississippi Deltası’nda doğan blues Büyük Göç’le birlikte büyük bir dönüşüm geçirir. Buradaki nüfus; ekonomik baskılar ve ırkçı şiddetten kaçmak için Chicago gibi kuzey şehirlerini “vaat edilmiş ülke” olarak görerek göç eder. Filmde bu konuya da birkaç kez değiniliyor. Öncelikle filmin başında Sammie’nin kuzey şehirlerine giderek özgürleşmek özlemine karşı Smoke’un “Chicago, Mississippi’nin plantasyonlar yerine yüksek binalarla döşenmiş hali” cevabında görüyoruz. Devamında, film boyunca, deltadan gitmek ve uzaklaşarak özgürleşmek hayalinin işlendiğini görüyoruz. Bu, delta blues şarkılarında da sıklıkla işlenen bir temadır. Smoke’un Sammie’yle juke jointte yaptığı konuşmada da bir kez daha bu fikrin açığa çıktığını ve Smoke’un şiddetle karşı çıktığını görüyoruz. Bu sahne, filmdeki en önemli ideolojik düğüm noktalarından biri. Smoke’un bu konuşması bir nasihatten öte; aslında filmin bluesun geleceği ve siyah kültürün kaderi hakkındaki sözünü taşıyor.

Büyük Göç’te göç eden birçok kişi için kuzey aynı zamanda yeni bir sömürü düzeni anlamına geliyordu: fabrikalarda düşük ücretli işler, gettolaşma ve benzer biçimlerde devam eden ırkçılık. Smoke için kuzey yalnızca fırsat değil, aynı zamanda kültürün dönüşmesi ve ele geçirilmesi riski taşıyor. Smoke geçmişin ve yerel dünyanın temsilcisi gibiyken; Sammie ise hareketin, göçün ve yeni bir müzik çağının habercisi.

Bluesun dönüşümü tarihsel olarak da benzer şekilde gerçekleşir. Sammie karakterine esin olmuş olabilecek Robert Johson’ın hikayesi filmin bu anlatısıyla örtüşür. Delta bluesun sembol ismi olan Johnson, bluesun şehre taşınmasında köprü olur. Johnson hakkında, filmin başında işlenen efsanelere benzer bir “ruhunu şeytana satarak” yeteneğe sahip olma efsanesi de vardır. Kiliseyle blues arasındaki mesafeye atıf yapan bu efsane, filmde, babası papaz olan Sammie’nin hikayesiyle güzelce eşleştiriliyor. Sammie’nin genç bir bluescu olarak kuzeye gitme ihtimali, Johnson ve ardından gelen Muddy Waters gibi isimlerle delta bluesun şehre taşındığı ve elektro gitarla çalınan şehir bluesuna evrildiği ve fakat aynı zamanda ticarileşmesinin de başladığı süreci hatırlatıyor. Keza bu tarihsel dönüşüm, demin bahsettiğimiz mükemmel sekansta da işleniyor. Günün sonunda, sürekli gelişen, dönüşen, adeta müzik tarihinin yarısından fazlasını kapsayan birçok türü doğuran ve fakat kendini yakıp tutuşturan; ancak alevler içerisinde bile çok büyük ve güçlü bir kültürü bize resmediyor.

Smoke ve Sammie’nin konuşması sırasında, Stack ve topluluğun içindeki tek beyaz karakter olan Mary’nin para kazanmak adına vampirlerle anlaşmayı denemek konusunda uzlaştığını görüyoruz. Ve hemen ardından Mary, vampirlerin parasıyla ele geçirilip ısırılıyor ve topluluğun arasına karışarak ilk olarak suç ortağı Stack’i vampirleştiriyor. Bu noktada, Mary ve Stack arasında yapılan anlaşmanın vampirleşmeden önce gerçekleşmesi güzel bir detay. Bu dönüşümü, niyetler veya kişisel ilişkilerden çok ekonomik bir zorun sonucu olarak işliyor. Benzer bir detay, vampirlerin beyaz Amerikalı yerine İrlandalı olarak seçilmesinde de var. Bu seçim de ezilen ve kültürü sömürülen bir başka topluluğun sömürgeci şiddetin bir unsuruna dönüşmesine dair tarihsel bir atıf yaptığı gibi; şiddeti ırksal bir şiddetin ötesine taşıyıp ekonomik temelini görmeyi kolaylaştırıyor.

Ancak tüm bu tarihsel detayları barındırmakla birlikte film, dönemin yoksulluk tablosunu yansıtmak konusunda yetersiz kalıyor. Juke joint içerisinde yaratılan görsellik, Smoke ve Stack’in öznel koşulları için bile fazla lüks ve şatafatlı kalan görünüşüyle de birleşince, dönemin koşullarını bilmeyen biri için yeterli yanılsamayı yaratıyor. Filmin tüm bu tarihsel birikime rağmen yaptığı bu seçimi de beğenmediğimi söylemeliyim.

Öte yandan Smoke ve Sammie arasındaki diyalog, bu sonucu bir tercih gibi ortaya koyması açısından tartışılabilir. Zira gerçekte göçün kendisi de kültürün ticarileşmek zorunda kalışı da ekonomik ve ırksal şiddete maruz kalmanın ve derin sömürünün bir sonucu olarak gerçekleşiyor. Yani Smoke her ne kadar bu dönüşümün sonuçlarını görüp uyarsa da bir kültürün hayatta kalabilmek için değişmek zorunda kalması tercihin ötesinde bir zorunluluğun parçası. Nihayetinde her iki durum da gerçekleşir: blues kuzeye taşınarak hayatta kalır; ama aynı zamanda büyük ölçüde ticarileşir.

Filmin finalinde tekrar Mary ve Stack’in bu kez yaşlanmış olan Sammie ile karşılaştığı sahnede de bu tarihsel gerçeği görüyoruz. Stack, bu müziğin bugün en dönüşmüş ve ticarileşmiş temsili olarak karşımızda dururken, Sammie deltadan gelen kültürün hayatta tutulmuşluğunu temsil ediyor. Vampirlerle verilen savaş kazanılmış ama vampirlerden tamamen kurtulunamamıştır. Keza siyah müziğinin ve özgürlük mücadelesinin tarihine baktığımızda da bunu görürüz. Bu, bitmeyen bir mücadeledir.

Stack’in sunduğu ölümsüzlük ve güç vaadi; aslında kültürel üretimin, tıpkı Marx’ın sermaye benzetmesindeki gibi bir vampir tarafından ele geçirilmesinde. Emeğin sesi olarak doğmuş bluesun sesi ise bu düzenin içinde bile tamamen susturulamayan bir direniş biçimi olarak varlığını sürdürüyor. Ve sonunda film, bu sesi, kilisenin içinde de yankılatarak, “günahkarların” günahını sorgulatıp, ezilenlerin ortak kaderine ve direnişin sesinin sınırsızlığına işaret ederek kapanıyor.

*Misafir Yazar : İDİL Özkurşun

Yönetmen / Senaryo : Ryan Coogler

Görüntü Yönetmeni : Autumn Durald

Müzik : Ludwig Göransson

Oyuncular : Michael B. Jordan, Hailee Steinfeld, Miles Caton, Jack O’Connell, Wunmi Mosaku, Jayme Lawson, Omar Benson Miller, Li Jun Li, Lola Kirke

ABD / Aksiyon-Korku-Gerilim / 137 Dk.

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz