Herkes Biliyor  /  Todos Lo Saben

Asghar Farhad’nin son filmi: “Herkes Biliyor”sa eksikleri söyleyelim..

Asghar Farhadi’nin son filmi “Todos Lo Saben” (Herkes Biliyor) 8 Mart günü vizyona girdi. İranlı yönetmenin kendi ülkesinin dışında ve yabancı dilde çektiği ikinci film olan Herkes Biliyor’un başrollerinde Penelope Cruz ve Javier Bardem yer alıyor. Filmin hikayesine ve eleştiri kısmına geçmeden önce bu filmle birlikte benim için daha çarpıcı hale gelen, film eleştirilerinin kaleme alınışındaki kaygılara dair bir iki söz söylemek istiyorum. Sinema salonundan çıktıktan sonra filmle ilgili eleştiri yazılarına bir göz atmak ya da daha doğrusu filmle ilgili görüşlerimi teyit edecek yönde yorum arayışına girdim. İsmi lazım değil, bağımsız filmlerin sinema salonlarına dağıtımı konusunda elini taşın altına koyan ve bu konuda gerçekten güzel işler çıkaran bazı kuruluşların kendi film sitelerinde yer verdiği eleştiri yazıları bende büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Film gösterime girdiği günden itibaren filmi dayanaksızca öven, dizginleri sıkı tutarak yazılan yazılar ve içerikler sitede yer edinmişti. Evet, gerçekten bağımsız filmlerin sadece belli başlı, kapatılmalara karşı hala direnebilen sinema salonlarında izlenmekten öte, film dağıtımını tekeline almış sinemalarda gişe filmleriyle yan yana izlenebilir hale gelmesi yönündeki adımları, yaptığı seçkileri ve bu çabaları sayesinde hala bazı sinema salonlarını ayakta tutabilmesini gerçekten beğeniyorum, bu çabaya saygı duyuyorum. Ancak sırf dağıtımı yapılan bağımsız filme seyirci çekmek adına eleştiri yazılarına yer verilen bir film sitesi yapacaksak, gişe filmlerine seyirci çekmeye çalışan sözde sinema yazarlarından ne farkımız kalıyor?

Diyelim ki, bu tamamen benim yanlış anlamam ve aslında bu yazılar gerçekten filmin beğenilmesi üzerine ortaya çıkmış; öyleyse bir izleyici ve bir okur olarak, bu beğenilere filmden bir dayanak gösterilmesini, bu yazıların genel geçer, süslü, kalıplaşmış cümlelerle geçiştirilmemesini talep ediyorum. Tabii tüm bu yorumların ya da eleştirilerin ardında gizli bir entellektüellik saplantısı da olabilir. Farhadi’nin bir filmi olması, kimilerince filmi beğenmek, hatta yönetmenin bile hayallerini zorlayan açıklamalarla filme anlam katmaya çalışmak için bir sebep olabilir. Ne de olsa Nuri Bilge Ceylan’ın kendi kabul ettiği çekim hatalarını dahi alt metinlerle açıklamaya çalışan sinema yazarlarımız var. Filmle ilgili dünya çapında eleştirilerin geneli olumsuzken ve ekşi sözlükteki yorumlar film sitelerindeki yazılardan daha gerçekçi ve dürüst hale gelmişken, herkesin bildiğini filmin potansiyel seyircisinden gizlemenin gereği yok.

Gelelim filmimize, filmin konusuna dahi bakmadan hatta fragmanını dahi izlemeden gittim sinemaya. Böylece, filmi, bana kendisinin verebileceğinden daha başka bir beklentiye maruz kalmadan izlemiş olmanın rahatlığıyla yazıyorum bu yazıyı. Henüz izlememiş olanları da düşünerek spoiler vermeden filmin hikayesine kısaca değineceğim. ”Filmin baş karakteri Laura, iki çocuğu ve eşiyle birlikte Buenos Aires’te yaşamaktadır ve kız kardeşinin düğünü için çocuklarıyla birlikte Madrid’e, doğduğu köye gelir. Burada yıllar sonra gördüğü ailesi ve sevdikleriyle tekrar bir araya gelmenin mutluluğunu yaşamaktadır. Fakat düğün gecesi kızı Irene’nin aniden ortadan kaybolması, her şeyi alt üst eder. Laura’ya kızını araması için yardım eden kişi, gençlik aşkı Paco’dur. O gece ve sonrasında yaşananlar, Laura ve Paco’nun hayatını değiştirecektir..

Asghar Farhadi, 15 yıl önce bir İspanya gezisi sırasında, gazetede, kaçırılmış küçük bir kızın resmini görmüş ve hikâyenin ayrıntılarını öğrenmesinin ardından bunu filmleştirebileceğini düşünmüş. Ancak bana kalırsa, Asghar Farhadi, yazının devamında da karşılaştırmalı olarak bahsedeceğim, 1985 yılında Ömer Kavur’un çektiği ”Körebe” filmini izlemiş olsaydı, çok daha çarpıcı bir senaryo ortaya çıkarabilirdi. Zira ”Todos Lo Saben’’ in hikayesi, yansıtıldığı kadar ilginç değil. Yalnızca güzel bir senaryoyla işlendiği takdirde Farhadi’nin diğer filmlerinde olduğu gibi aile ilişkilerinin iç yüzünü yansıtabileceği bir hikaye. Fakat ne yazık ki bu filmde bu amaç, senaryo yoksunluğundan ötürü bu kez başarısızlıkla sonuçlanmış. Bu açıdan Farhadi’nin bu filmi, bize sinemada senaryonun ne denli önemli olduğunu bir kez daha hatırlatan bir film olabilir.

Herkes Biliyor’un, ilk 30 dakikası kasabaya geliş, aileyle hasret giderme, “hoşgeldin beş gittin, nasılsın, ne yapıyorsun”larla ve uzun uzadıya izlediğimiz düğün eğlencesiyle geçiyor. Açıkcası ilk yarım saat içerisinde filmde hiçbir şey olmuyor desek yeridir. Burada hiçbir şey olmuyor derken, yüzeysel bir şekilde herhangi bir olay, aksiyon beklentisi içerisinde yapmıyorum bu eleştiriyi. Laura’nın kızının kaçırılmasına kadar geçen bu süre, filmdeki karakterleri bize iyice tanıtmak, filmin geçtiği kasabaya, toplumsal arka plana dair veriler vermek ya da aile arası ilişkileri incelikli şekilde yansıtmak açısından kullanılabilirdi elbette. Ancak ne yazık ki “Filmlerimin başlangıçlarını uzun tutarım, seyircilerin karakterleri tanımasını isterim” diyen Farhadi’nin bu filminde filmin başlangıcı, yerli dizilerin yersiz uzunluğundan ötürü uzatılan sahnelerine benzer biçimde seyrediyor. Sadece bu yarım saat içerisinde değil, filmin tamamında karakterlerin tastamam işlenememesi, özellikle de filmde önemli yer tutan Mariana ve Bae gibi karakterlerin fazlasıyla yüzeysel kalması filmin en temel sorunlarından biri. Özellikle bu uzun düğün sahnelerinde aileiçi ilişkileri gösterecek incelikli bir anlatım görmekten çok, güzel İspanyol müzikleri eşliğinde güzel yüzlü, güzel saçlı İspanyol kadınlarının eğlenceli dans sahnelerini görmekle yetiniyoruz. Bu ana kadar filmin geçtiği bu köye dair bize verilen elle tutulur tek veri de “Madrid’in köylerinde yağmur yağınca elektrik kesilir” gibi bir bilgi olsa da, filmin ilerleyen sahnelerinde onun da aslında doğru olmadığını anlıyoruz ve o garip bilgi de havada kalıyor.

Filmde bir zamansızlık ve mekansızlık hakim. Filmin geçtiği zamanın ve mekanın filme kattığı bir şey neredeyse yok. Tam hikayenin İspanya’nın toplumsal yapısıyla kesişeceği bir nokta bulacağımızı sandığımız an, konu yine üç beş kişinin niyetiyle ilgili bir meseleye dönüşüveriyor. Aynı hikayenin 50 yıl önce ya da 50 yıl sonra ya da bambaşka bir ülkede geçmesi bile çok fark yaratmazdı gibi geliyor filmin sonunda. Eski bir kilisenin çan kulesindeki saatin dişlilerinin hareketiyle açılan bir filmin böylesine zamansızlık içerisinde olması ironik.

Gelelim oyunculara ve oyunculuklara… Beni genel olarak üzen bir durum bu filmde de geçerliliğini koruyor. Şahsen ben, artık ünlü oyuncu çiftlerin bir filmde yer aldıklarında, illa ki aralarında bir aşk ilişkisi kurulmasından sıkılmış durumdayım. Filmin ilk sahnelerinde beni umutlandıran ama beş on dakika sonra hayalkırıklığına uğratan konulardan biri de buydu. Penelope Cruz, Javier Bardem, hele hele Ricardo Darin birçok filmlerinde gördüğümüz üzere çok başarılı oyuncular. Aslına bakılırsa filmde gördüğümüz yardımcı oyuncuların da büyük çoğunluğu Almodovar gibi yönetmenlerin filmlerinde başarılı performanslarıyla izlediğimiz kişiler. Oldukça iyi bir oyuncu kadrosu var Herkes Biliyor’un. Ancak ne yazık ki böyle bir kadroyla filmin oyunculuk açısından öne çıkamaması bu filmde bir şeylerin yolunda gitmediğinin göstergelerinden. Aslında bu da senaryonun eksikliğinin bir yansıması diyebiliriz.

Filmin oyuncularının aktardığına göre, çekim sürecinde yönetmen kendilerinden her zaman doğal davranmalarını ve çektikleri şeyi bir belgesel gibi düşünmelerini istemiş. Bu güzel fikir, uygulamada, oyuncu yönetimindeki bir eksiklik olarak somutlanmış ne yazık ki. Az önce de belirttiğim gibi özellikle Almodovar filmlerinde gördüğümüz üzere Penelope Cruz’un oyunculuğuna diyecek yok; ancak bu filmde beni en çok rahatsız eden şeylerden biri de Laura’nın çektiği acıyı bir türlü yüzünde görmemize izin verilmemesiydi. Oysa duyguyu, bilhassa acı ve üzüntüyü yüzünde görmeye en çok alıştığımız kadın oyunculardan biri Penelope Cruz. Fakat bu filmde, kendisinin şu an yüzü mimik yapmaya mı müsait değil yoksa yönetmenin benim anlayamadığım bir amacı mı var bilmiyorum; ama ağlama sahnelerinde birinin ısrarla Penelope Cruz’a kafanı çevir ya da yüzünü gizle dediği aşikar.

Javier Bardem’i ise aksine, bu filmde önceki filmlerine göre ortalama ve durgun olan oyunculuğuna rağmen, ısrarla yakın planlar içerisinde izliyoruz. Ricardo Darin ise filmde resmen es geçilmiş gibi, oysa bir yönetmen için, böylesine konudan çok duyguyu öne almaya çalışan bir film için bulunmaz bir fırsat olduğunu düşünüyorum kendisinin. Belki senaryodaki eksikleri bile bir nebze kapatabilirdi. Ünlü çiftlere iki aşığı oynatmanın bir benzeri de, son dönemde La Casa de Papel ve Elite gibi dizilerle popülerlik kazanan Jaime Lorente’yi yine çok benzer bir rolde görmemiz. ‘Herkes biliyor’ dercesine sürekli merak uyandırmaya çalışmasına rağmen bir türlü şaşırtamayan filmde, en azından bu rolde bir cast değişikliği yapılsaymış biraz daha o merak duygusunu yaratmak mümkün olabilirmiş.

Özetle, filmde bir hikaye var; ancak bir senaryo yok. Ve senaryonun yokluğu yönetmenlikle kapatılamamış. 5 dakikalık, bilemedin 10 dakikalık bir kısa film olsa belki çarpıcı ve etkili olabilecek film 120 dakikayla muhtemelen Farhadi’nin en kötü filmi olma ünvanına layık olacak. Ortada bir senaryonun olmayışı, klişelerle, daha doğrusu kötü klişelerle, başarısız şaşırtma girişimleri ve gençlik korku filmlerindeki çatıda fenerle gezme tarzında gerilim sahneleriyle geçiştirilmeye çalışılmış. Meydandaki haç heykelinin yıkanması gibi metaforlarla altmetin desteklenmeye çalışılmış; ancak altmetinde bunlar bir iki dakikalık diyaloglar dışında işlenmediğinden, bu metaforlar da sırtını bir yere dayayamamış. Elbette filmde güzel kadrajlar var, özellikle filmin açılışında filme dair umutlandıran ve heyecanlandıran kadrajlar; ancak bunlar bir bütünlük içerisinde filmi destekleyecek şekilde yer almadığında ne yazık ki bir şey ifade edemiyorlar. Kötü bir film çekmiş olmak bir yönetmeni kötü yönetmen yapmaz. Kötüye kötü diyebilmekse iyileri yaratmak ve belirlemek adına kaçınılmaz olan şey.

Farhadi’nin filmini eleştiren izleyicilerin ortak yorumlarından biri, filmin Yeşilçam filmleri gibi klişelerle dolu olmasıydı. Filme değil; ama Yeşilçam’a ve klişelere karşı yapılan bu genellemeye karşı çıkıyorum. Sekiz bini aşkın filmin çekilmiş olduğu, içerisinde onlarca farklı tarzı, 50’lerden 80’lere neredeyse yarım asırı barındırdığından bir döneme ilişkin böyle bir genelleme yapmak haksızlık olur. Bununla birlikte Yeşilçam’da kötü klişelerin ya da klişelerin kötü işlendiği filmlerin de bolca olduğu bir gerçek. Öte yandan Farhadi’nin bu filmindeki klişelerin aynılarının çok daha iyi işlenebildiğini gördüğüm birçok Yeşilçam filmi de yok değil.

 

Ve gelelim yazının başında karşılaştırma yapacağımı söylediğim Körebe filmine… Herkes Biliyor’da olduğu gibi bu filmde de başrolleri dönemin ünlü oyuncu çifti Türkan Şoray ve Cihan Ünal paylaşıyor. Barış Pirhasan’ın senaryosunu yazdığı ve Ömer Kavur’un yönettiği filmde, eşinden ayrılmış, kızıyla birlikte bir yaşam sürdüren Meral’in (Türkan Şoray), kızı kaçırıldıktan sonra onu bulma çabası anlatılıyor. Ona bu arayışında, boşandığı eşinin avukatı olan ve daha sonra duygusal bir yakınlaşma yaşayacağı avukat Turgay (Cihan Ünal) eşlik ediyor.

Film, spoiler vermemek adına bahsetmeyeceğim birçok benzer öge barındırıyor hikayesi itibariyle Farhadi’nin filmiyle. Ancak gizemin açıklandığı noktada, ”Körebe” yarattığı gizemin hakkını vererek ve Farhadi’nin filminin hikayesine çok çok benzer ama daha şaşırtıcı şekilde bağlanıyor. Dönemin teknik zorlukları ve bazı yan rollerin kötü oyunculuk performanslarına rağmen gerek senaryo gerek yönetmenlik gerekse Türkan Şoray’ın muhteşem oyunculuğuyla Herkes Biliyor’dan daha başarılı. Filmin hikayesinden yola çıkarak Körebe’de işlenmek istenenler Farhadi’den biraz daha farklılaşıyor ve yapmak istediğini gerçekleştirirken, bana kalırsa 80’li yıllarda çok başarılı bir gerilim filmi ortaya çıkarıyor. Bir annenin kayıp çocuğunu arama yolculuğu vasıtasıyla çok çarpıcı ve gerçekçi bir şekilde dönemin toplumsal atmosferi yansıtılıyor. Küçük burjuva aile yaşantısının şehrin varoşlarındaki yaşamla karşı karşıya geldiği, 12 Eylül sonrasının değişen insan profilinin polisiye gerilim hikayesi içerisinde başarılı şekilde verildiği bir film Körebe. Maneviyatın maddiyatla sınanması, aile-akrabalık ilişkilerinin sorgulanması, sevginin kan bağıyla ilişkisinin reddi gibi ortak temalar barındırıyor Farhadi’nin filmiyle. Ancak daha iyi ve 90 dakikada işlenmiş bir versiyonu.

Herkes Biliyor’un bize senaryonun önemini gösteren bir film olduğundan bahsetmiştim. Bunu şöyle örneklendireyim. Bir yanda ilk yarım saatte zamansızlık ve mekansızlık içine sıkışmış ve karakterlere dair derinlikli bir şey öğrenemediğimiz ve nihayet olay örgüsüne girilen bir film var.

Körebe’de ise 10. dakikada kızın kaçırılması hikayesine geçiliyor. Ancak bu 10 dakika içerisinde kadın karakterin çalışan ve çocuğuyla yaşayan bir kadın olduğunu, anne ve kız arasındaki ilişkinin sağlamlığını, babanın kızına karşı çok da ilgili olmadığını, dul ve çalışan bir kadın olarak apartmanda kadının konumunu, komşuluk ilişkilerini ve bir yandan bankada çalışıp bir yandan evi çekip çevirmek için çabalayan, buna rağmen resim yapma isteğinden ödün vermeyen bir kadını ve daha sonra karakter dönüşümünde önemli yer tutacak olan, kızının en büyük isteğinin annesinin kendi resmini çizmesi olduğunu öğreniyoruz. Hatta ebeveyn çocuk ilişkilerinde meta fetişizminin rolüne de güzel bir gönderme yapılıyor bu 10 dakika içerisinde. Üstelik bu süreye kadar yer alan bir sahne kızın kaybolduğunun farkedildiği sahneye de bir referans yapıyor. Ortada bir senaryo var yani. Hem de incelikli bir senaryo. Hal böyle olunca zamansız ve mekansız bir film olmaktan çıkıp, sınıflararası eşitsizliği ve iletişimsizliği, insan ilişkilerindeki ‘körebe’yi bir kadının kızını arama hikayesinde gösteren, gerilimi her saniyesiyle çok başarılı bir şekilde yansıtıp, karakterleri derinlemesine işleyebilen ve her ikisinin dönüşümünü de filmin sonunda başarılı bir gösterebilen bir film ortaya çıkıyor.

Niyetim onu değil, bunu izleyin gibi bir şey demek değil. Sadece senaryonun unutulan önemine dair bir vurgu yapmak. ”Körebe”, Barış Pirhasan gibi edebiyatla içiçe büyümüş, yaşamış bir kişinin kaleminden çıkma bir senaryo. Vedat Türkali’nin oğlu olan Barış Pirhasan’ın iki şiir kitabı bulunduğu gibi, onlarca başarılı film senaryosu ve hem tiyatroda hem sinemada yönetmenlikleri bulunmakta. Barış Pirhasan’ın senaryo konusundaki başarısı bilinen bir gerçek; ancak bunda dönemin de çok büyük etkisi var. Bugün, sadece film senaryoları konusunda değil, tiyatro oyunlarının yazımı konusunda da bir eksiklik olduğu açıkça görülüyor. Yakın zamanda hayatını kaybeden Ayşen Gruda bir röportajında, kendisine izleyicinin yeni filmlerde neden Yeşilçam filmlerinin tadını bulamadığına dair sorulan soruya, senaristlerin eksikliğinden, daha doğrusu yönetmenler tarafından senaryoya eskisi kadar önem verilmediğinden bahsederek yanıt vermişti. Aynı röportajda Sinan Çetin’in yönettiği ”Çiçek Abbas” filminde senaryo olmadan çekilmiş bir filmle dünyanın birçok yerinde, ödül almış olmasının garipliğini, anlaşılmazlığını vurguluyordu.

Bana kalırsa bu tespit doğrudur, artık yeni yönetmenler sıkça ortaya çıkarken, yeni senaristler için aynı şey söz konusu değil ya da iyi bir senarist olmak gibi iddiası bulunanların sayısı bile oldukça az. Son yıllarda özellikle “sanat filmi” denildi mi yönetmenin ağırlığı öne çıkıyor. Bir filmi yönetmeninden ya da yalnızca yönetmenliğinden ibaretmiş gibi algılama eğilimi gelişti. Filmi ya da sinemayı oyuncusundan senaristine, kurgucusundan kameramanına, bir bütün olarak düşünmekten çok yönetmenin ya da ana akım sinemada yapımcının filmi olarak ele almak söz konusu. İş “sanat filmi”ne geldi mi de senaryonun önemi geri plana atılma eğiliminde. Yönetmen anlatım diliyle halleder yaklaşımı devreye giriyor.

Dizi sektörünün gelişmesi ve büyük paralar kazandırması, sinema sektörüne de biçim verdi. Bu durum senaryo anlayışında da bir farklılık yarattı. Dizi izleme alışkanlığımız bu kadar gelişmişken hikayesi önceden bilinir, karakterleriyse tanınır olan ve seri halinde devam etme olasılığı yüksek olup para akışını devam ettirme garantisi verebilecek filmler yapmak hem daha kolay hem de sektör açısından daha işlevsel hale geldi. Bu da serinin bir bölümüymüşcesine yazılmış, bir yeni film senaryosu biçime sebep oldu. Tutarsa devamı çekilebilir diye düşünülerek olay örgüsü tastamam hale getirilmeyen filmlerin sayısı az değil. Bu filmlerin çok başarılı yönetmenler tarafından, çok başarılı oyuncularla çekildiğini de görüyoruz üstelik. Son yıllarda sinemada kitap uyarlamalarının ve yeniden çevrimlerin bunca artmasının bir sebebi de senaryo yazımındaki bu eksiklik ya da değişiklik olabilir mi? Bu bahsettiğim durum ana akım sinema için geçerliymiş gibi görünse de, senaryo yazımındaki bu değişiklik ve bu ötelenme durumu her kesimden senaryo yazarını etkileyebilecek ölçüde bir durum. Üstelik bağımsız sinemada da kutsallaştılırcasına yönetmenin ismi yeter düşüncesi gelişmekteyken. Ancak Farhadi gibi bir yönetmenin filminde de görüdüğümüz üzere, bu eksiklik yavaş yavaş senaryo ihtiyacının daha belirgin hale gelmesi anlamına da geliyor. Ve belki de bu farkındalık zamanla bu açığın giderilmesine katkı sunacak bir adıma dönüşebilir.

Misafir Yazar : İDİL ÖZKURŞUN

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here