Çerçeveye alınan hayatlar…

Trenler farklıdır. Otobüs ya da uçak, bizi hapseden, gözetleyen klostrofobik bir alana daha çok imkân tanır çünkü. Ya trenler öyle mi? Değildir; kaçıştır, cesameti ile gizleniriz ardı sıra. Bazen salonuna, bazen de yemek vagonuna geçer, büyük pencerelerden dışa yansıyanları gözlemleriz. Zygmunt Bauman‘ın, müphemlik ve güven duygusu ekseninde, akışkan hayat tabirine benzer, özne ile nesnenin irtibatsızlığı, gelip geçiciliği bir bir pencereden kayar gider…

Pelin Esmer‘in yarı kurgusal, yarı belgesel filmlerinde, “Koleksiyoncu“, “Oyun“, “11’e 10 Kala” ve “Gözetleme Kulesi“nde de benzer sıkışkan figürleri görürdük. Ancak sinematografisinin bu en iyi filmi “İşe Yarar Bir Şey” ile Pelin Esmer, buna baş öznenin diğer figürlerle eklemlenen yan hikayeleri ile sıkışmışlığını aşma, varoluşsal krizi daha derinlikli ele alma haliyle ve şiirsel boyutuyla önümüzde bu kez. Leyla (Başak Köklükaya), başka kentte, İzmir’de, 25. yıl mezuniyet partisine katılmak için tren yolculuğunu tercih eder. Aslında gitmek istemez, ancak on altı saatlik tren yolculuğu bu olumsuz vuslata bir nevi zaman aralığı açar. Orada Gülten Akın‘dan şiirler okuyacak, Kjersti Skomvold‘un “Hızlandıkça Azalıyorum” şiirinin mısralarını terennüm edecek, camın buğulu atmosferi ile pastoral gerçekliğe, kendisini dinleyerek belki ulaşacaktır kimbilir? İşte film, tam da böyle bir havada başlar. Leyla’nın şairlik yönünden de kaynaklı olarak iç sesi, sürekli edebi bir kıvamda anlatır meramını. İstasyon önündeyizdir ilkin. Camın ardında bir gelin ile damat görünür. Şen halleri ile fotoğrafçıya en iyi istasyon manzaralı pozu verme telaşındadırlar. Tam Leyla’nın iç muhasebesi ile filmin sonlarında görünecek buluşma partisinin ne olabileceğine dair öngörülerini dinlerken, bir kare içinde, fotoğrafçı poz alma derdindedir. İşte o an, çerçeve içine alınmıştır, belki de yeni hayat bütünüyle. Çerçeveyi tutmak ise, Canan’a (Öykü Karayel) kalmıştır…

Ölüme yakın ve bir o kadar uzak hayatlar…

Sonra bekleme salonunda Canan’ın babası ile Leyla arasında konuşmaya denk geliriz. Canan’ın babası Leyla’ya kızının çiçeği burnunda hemşire olduğunu ve iş için mülâkata gideceğini söyler. Hatta kızına yolda göz kulak olmasını da ekler. İşte o an, Leyla ile Canan’ın yol arkadaşlığının başlangıcıdır artık. Trende asıl buluşmaları, yemekli vagonda olur. Birbirlerini tanımaya başlarlar. Leyla şair yönünü söylemez, avukattır o, ne de olsa ortalamaya göre işe yarar bir iştir onunkisi. Canan ise hemşire olduğunu, ancak aslında oyuncu olmak istediğini belirtir. Esasında ikisinin de söyleyecekleri, ancak tam olarak belirtemedikleri, kursaklarında kalan sözleri vardır. Oturdukları masaya iki kadın daha gelir: Dilara ve Gülistan. Dilara, hemşire olduğunu duyunca Canan’a, “senin elinde ölen oldu mu hiç” der gayet normalleştirmiş kıvamda. Daha da bir susar Canan. Açar aslında kapıyı biraz Canan, Leyla’ya. Hüseyin isimli doktorun bir yakını olan Yavuz (Yiğit Özşener) felçlidir, artık hayata tutunamamakta, acılar içinde kıvranmaktadır. Canan aslında iş görüşmesine değil, Yavuz’un ölümüne, bir nevi ötenaziye yardıma gitmektedir. Ancak ikilem halindedir; ya şüphelenilip otopsi yaparlarsa? Tam da bu süreçlerde, Leyla, şiirsel bir dünya eşliğinde, bir bakıma celladı ile maktulü arasında kalan bir sıkışmışlık ile hikayeye dahil olmaya başlar.

Trenin arıza yaptığı anlarda ve sonrasında, aslında bir daha birbirlerini görmeyeceklerdir, onların ki, geçici ve sınırlı dünyanın, pencereye yansıyan metaforlarla bezeli birer karşılığı olarak, anlık bir arkadaşlıktır. Ancak, camın ardındaki yaşamın gelip geçiliği ile bir yaşamı alma konusunda kararsız bir kızın dilemmaları arasındaki sıkışmışlık, belki de kendisinin istemediği bir mezuniyet yemeği sıkışmışlığına göre daha ilginç gelir Leyla’ya. İzmir’e vardıklarında ister istemez ikisi de taksi içindedirler artık. Giderler Kordon’un o güzel denizini gören bir yalı önüne. Ve, Canan giremez, bekler. Arkadaşlarının kahvaltı etmek için ısrarlı aramalarına karşılık vermeyen Leyla, girer içeriye. Denk gelir Yavuz’la. Yavuz, yatağa mahkum, orta yaşlarda, oldukça entelektüel birisidir. Üstelik Leyla’nın kitaplarını kendisinden daha iyi bilip hatırlayandır. Sürekli, başı pencereden uzanan Kordon sahiline takılır. Hayat devam etmekte, arkadaşlar kendi aralarında şakalar yaparak gülüp eğlenmektedirler. Kendisi, çerçeve içine alınmış olarak ölümü bekleyen pozisyonundadır.

İşte ona yardım edenler artık gelmişlerdir. Ancak o da ne, Leyla ile aralarında edebi lezzeti barındıran sohbetler başlar. Bir ara Leyla, şöyle söyler Yavuz’a: “Bir daha sarı çiçeği göremeyeceksin?” Bunun anlamı Arjantinli yazar Julio Cortazar‘ın öyküsünde saklıdır. Ancak görüntülerden Yavuz’un o kadar da hayata küs olmadığı yansır ekranlara. Fakat, bu acıma biçimde bize yansımaz, acının istismarı yoktur. Üst komşu tarafından çalınan çello’ya eşlik eden pencerenin ardındaki enfes görüntülere, meraklı, irdeleyici soruları da eklemlenir. Sadece Leyla ile yaptığı değil, bazen ikisi bir olup yeni hemşire Canan ile arasındaki konuşmadan da bu anlaşılır. Bir bakıma anlamsızlık poşeti yırtılan Yavuz ile Leyla arasındaki konuşmalar, Canan’a, “…siz sanki birbirinizi tanıyorsunuz gibi” dedirtecek denli, aynı derdin ortaklığının kanıtı gibidir. İlk gün, hemşire Canan’ın iğneyi hazırlama anlarında Yavuz’un gözleri sürekli iğne ile Leyla arasındaki konuşmalar arasında dönüp durmaktadır. Bu birazdan ölecek, veda senfonisine hazırlanan bir kimsenin bakışları değildir, kayıtsızlık hiç yoktur, asla. O zaman bu güzel şiirlerle, yazarlarla dolu, satırların güzelliğinde edebi kıvamlı sohbet, neden devam etmesin? Yarın da görüşelim mi?… Ancak Canan’ın fazla zamanı yoktur, bir taraftan da doktor Hüseyin, devamlı kendisini aramaktadır. Ya babasına ne diyecektir? Üstelik dönüş biletini de almıştır. Sonra otel odasından yansır görüntüler, Leyla yemeğe gidecektir.

Yolda yürürken, Kordon’da bir balıkçı’da yenilecek yemek ile pencere kenarından bakıcının Yavuz’a yaptığı hizmet, şiirsel iç seslerle bir bir yansır ekrana. İşte o an anlarız ki, hiç istenmeyen bir yemek ile artık ikisi içinde çekilmez hayatı tek başına kendilerine bağlayan neden ve belki de işe yarayan tek şey cevapsız sorularda saklıdır. Tek bir sekansta, on dakikayı aşkın görüntülerle devam eden balıkçıdaki yenen yemek, bir bakıma bende Leonardo da Vinci‘nin “İsa’nın Son Yemeği“ni hatırlattı. Zaten yönetmen Pelin Esmer de bir röportajında bunu açıkça belirtmiş: “…yazma aşamasında kafamda Son Akşam Yemeği olarak canlandı o masa. Peki o masada İsa oturmasa nasıl olurdu? Bunu merak ettik açıkçası. Ölümü ancak hayatla, diğer bir deyişle ölüm olduğunda artık olmayacak olanlarla tahayyül edip anlatabiliriz diye düşündük. Hepimiz hayatımızda en az bir kez bir trabzanın başına gelip, şimdi buradan kendimi atsam ya da düşsem, hayatımda artık neler olmayacak diye bir liste yapmışızdır. Bu listenin içerisine iyi kötü bir sürü şey girer. Akşam annenin yaptığı mücveri yiyememek de girer, o sarı çiçeği bir daha görememekte…” Leyla, sadece pratik, günlük kaygılar ve standart yaklaşımla, geçmiş ve şu an karşılaştırmalarının bayağı bir diliyle ve şairliğinin de işe yaramayan bir vasıta olarak görüldüğü bu çıkmaz ile başbaşadır. 42 yaşındadır, evlenmemiştir, üstelik küçüklükte bir tiyatro oyununda sivilcesi nedeni ile öpülmeyen hatıralarla yüklüdür, sanki bu günahı da taşır. Öte yanda fiziken çok uzakta ölümü düşleyen ancak hayata bağlı Yavuz da vardır. Film, tam bir açıklıkta olmayan, izleyene binbir yorum bırakan bir halde sonlanır.

Sinemasal olarak geveze, ancak şiir gibi duru…

Filmde, Başak Köklükaya, yıllar sonra sinemaya dönüşünü, oldukça başarılı bir performansla taçlandırmış. Pelin Esmer’in sıklıkla yaptığı gibi, onun yönetiminde ayakları yere basan kadın figürü, bazen Yavuz ile olduğu sahnelerde göründüğü gibi, erkeği komik hale düşüren, çıkmazlara sürükleyen bir kadın bakışı ile iyi bir oyuncu olduğunu kanıtlamış. Zaten oyunculuğu ile Adana Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu Ödülü“nün de sahibi olmuştu. Canan’a hayat veren Öykü Karayel, aslında Pelin Esmer‘in hep takibinde bir oyuncu. Kararsız, Leyla’ya nazaran hayata daha pratik bir pencereden bakan yapısı ile o da çok başarılı. Yavuz rolünde görece daha az ekranda görünen Yiğit Özşener de yine göründüğü her anda “işte oyunculuk bu” dedirtiyor.

Bence asıl başarı, görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki‘nin kuşkusuz. Çünkü film edebi, şiirsel yanını, ancak onun ekrana yansıttığı o enfes görüntülerle ulaşıyor. Alfred Hitchock esintili başarı çıtası o anlarda o kadar yükseliyor ki, tren içinde, camın ardından yansımalarda, Yavuz’un penceresinde perdenin yarım, salınan halinin peliküle kıvrımlarında, tünele trenin girişlerinde, o uzun yemek bölümünde, hep bir iç sesle birlikte sanki canlı bir parça oluveriyor görüntüler. Üç Maymun‘da da rüştünü ispat eden Tiryaki, yine Adana Film Festivali’nde ödülle dönenlerden. Ve tabi ki, Barış Bıçakçı‘dan da bahsetmeden olmaz. “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” de Seyfi Teoman ile çalışan Bıçakçı, bu kez Pelin Esmer ile yine geveze, ancak olumlu anlamda işe yarayan metin dizilerini uygun ve dokunaklı olarak yansıtmış ve alkışı hak etmekte. Filmi kaçırmamanız önerimi sunarken, şiir tonlu bir filme ilişkin yazıyı, film içindeki güzel bir şiirle son verelim:

…Biz satranç oyuncusuyuz sevgilim,

Üzerimizde kara bir leke biz satranç oyuncusuyuz

İnanıyoruz ceketlere düğmelere

İnanmıyoruz takvimleri savurarak gelen geleceğe

İşte yitirdik bütün taşlarımızı darmadağınık oyun tahtası

Bir tek şahımız duruyor sevgilim o da evli iki çocuk babası

Yönetmen : Pelin Esmer

Senaryo : Barış Bıçakçı, Pelin Esmer

Görüntü Yönetmeni : Gökhan Tiryaki

Oyuncular : Başak Köklükaya, Öykü Karayel, Yiğit Özşener

Türkiye / Dram / 104 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here