Issızlık / El páramo

HANGİ COĞRAFYAYA BAKSAN ORADA BİR YARA 

“19. Yüzyıl İspanya’sı! Arka arkaya gelen savaşlar ülkeyi yaraladı. Bazıları şiddetten ve delilikten kaçmak için diğerlerinden ayrı yaşamaya karar verdi, ıssızlaştı” 

Issızlık,  girişi bu sözlerle yapıyor! 

Oldukça iddialı   ve açılımından büyük beklentiler içine girdiğiniz bu sözlerin arkasında durmuyor film; önünde ise hangi amaçla durduğu belli değil…

Sonradan söyleyeceğimi baştan söylemek istiyorum bu kez. “Issızlık” (El páramo) sinemasal açıdan oldukça iddialı olmasına rağmen hikaye açısından zayıf kalmış, altı doldurulmamış daha doğrusu  altını korku ve gerilimle doldurularak kurgusu bu temel üzerine oturtulmuş bir film.

7 Ocak’ta Netflix’te gösterime giren Issızlık (İngilizce adıyla The Beast) filminin yönetmenliğini 1984 Barcelona doğumlu  David Casademunt yaptı. Genç yönetmenimizin ilk uzun metrajlı filmiymiş. 2016 yılında  İmdb puanı iyi olan Rumba Tres, There & Back Again adlı müzik belgeseli; 2018 yılında ise” La Bestia” adlı 4 dakikalık kısa metrajlı korku filmi var. Anladığım kadarıyla Canavar (La Bestia) filmi,  kısa olması nedeniyle yönetmeni kesmemiş ve uzun versiyonunu yapmaya karar vermiş. Zira o hikayenin konusu ve kahramanları da aynı; “Hiçliğin ortasında kaybolmuş bir kulübede bir çocuk ve annesi; onları ufuktan izleyen ürpertici bir varlığın her gün onlara nasıl yaklaştığını görmektedir…”

Sinema dilini iyi kullanan yönetmen hikaye dilini de iyi kullanırsa gelecek vaat ettiğini şimdiden söyleyeyim. 

ISSIZLIĞIN ORTASINDA 

Savaştan kaçmış bir aile bozkırda yaptıkları kulübede kendilerine ait  bir yaşam kurarlar. Issızlığın ortasındaki bu yaşamın kahramanları anne, baba ve bir çocuktan oluşur. Baba Salvador (Roberto Álamo), anne Lucia (İnma Cuesta) ve 10 yaşlarında olan oğul ise Diego ( Asier Flores)’dır…

Baba, Diego’yu hayata hazırlamak ve tam bir erkek gibi davranmasını sağlamak amacıyla ona vurmayı, öldürmeyi hatta silah kullanmayı öğretmek isterken anne henüz çocuk olduğu gerekçesiyle Diego’yu  her defasında babasının elinden çekip alır. Savaştan kaçmışlar ve onlara savaşı hatırlatacak korkulukları dikmişlerdir evlerinin çevresine. Bu korkulukların öte yanında savaş devam etmektedir; bu yanında ise korku hakimdir. Özellikle  babanın Diego’ya anlattığı fantastik canavar masalları ile çocuk korku çemberinin içinde hisseder kendini. Her şeye rağmen mutlu ve huzurludurlar taa ki evlerinin kenarında bulunan nehirden     bir tekne belirene kadar; içinde savaştan yaralanmış bir asker bulunmaktadır. Askeri tedavi ederler ama öldürmeye alışmış olan asker anne ve çocuğu öldürmek isterken baba Salvador daha erken davranır. Ölen kaçağın cüzdanından çıkan aile resmi Salvador’a vicdan azabı çektirir ve kaçağın cenazesini  ailesine teslim etmek üzere kulübeden ayrılır…

Anne ile çocuk başbaşa kalır. Artık korkuluklar canavar olup eve musallat olmuşlardır. O yumuşak ve şefkatli  anne deliliğin sınırını çoktan geçmiştir ve ebeveynlik görevi o küçücük çocuğun omzunda büyük bir yük olarak durmaktadır; bir yandan varsayılan canavardan korunmak bir yandan annesinin  çıldırma  halini kontrol etmek Diego’ya düşmüştür…

Aslında hikaye tam da babanın anlattığı o efsane canavar masalı gibidir.

“Korkunç bir canavar varmış, dünyayı dolaşarak en zayıf insanları ararmış, gözlerinin yerinde iki derin çukur varmış fakat dosdoğru kurbanına bakarmış, canavar kurbanını bulduğunda onu takip edermiş.Korkularla beslenen bir canavarmış aslında, korktukça üstüne gelirmiş…”

ISSIZLIKTAN ÇILDIRMAK

Giriş bölümünü sonuç bölümüne eklemleyecek olursak; şiddetten kaçarken şiddete, delilikten kaçarken deliliğe yakalanmak bu öykünün temel düşüncesini oluşturuyor…

Seyredilmesi zor bir film; özellikle ilk yarım saatten sonra ruhunuzun sıkıştığını hissediyorsunuz. Benim dikkatim oluşturulan gerilimden ziyade mekan üzerine yoğunlaştı. Her tarafı kapatılan kulübenin içinin nasıl tiksindirici bir hal aldığın, deliliğin sınırındaki kahramanların yarattığı bir mekana dönüştüğünü Deniz Feneri filminden de hatırlıyorum. 

Ve hiç sözü edilmeyen, geçiştirilen havada bırakılan İspanya Savaşlarına dair birkaç söz…

Barcelona sahillerinden sömürgeye açılan dalgalar Cristof Colomb’u Amerikaya kadar götürdü.

Adına keşfedilen kıta denildi!

Sonra Latin Amerika’nın kesik damarlarından sömürgenin siyah kanı olarak aktılar aktılar…

19. Yüzyılda ise bu Latin Amerika  ülkeleri İspanya’ya yaptıklarının bedelini ödeterek bağımsızlıklarını bir bir kazanmaya başladılar.

Sözü edilen savaşlar bu savaşlar işte! 

Bu hikaye bir kulübeye sıkışmamalıydı. Korkulukların öteki tarafına da korkusuzca ve tarafsızca bakılsaydı çok güzel bir film olabilirmiş!

Bir de Diego’yu oynayan  çocuk  oyuncu Asier Flores’e  bir alkış gönderelim.

Yönetmen : David Casademunt

Senaryo : David Casademunt, Martí Lucas, Fran Menchón

Görüntü Yönetmeni : Isaac Vila

Kurgu : Alberto de Toro

Müzik : Diego Navarro

Oyuncular : Inma Cuesta, Roberto Álamo, Alejandra Howard, Asier Flores, Víctor Benjumea

İspanya / Korku-Gizem-Dram / 92 Dk.

Film notum:
Önceki yazıYukarı Bakma
Sonraki yazıFlee

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here