Manevi Değer / Santimental Value
MELANKOLİK, PSİKOLOJİK DRAMA
Joachim Trier’in “MANEVİ DEĞER”i son yılların en başarılı duygusal filmlerinden biri
Evrensel konusuyla gergin baba-kız ilşkileri hakkında ustaca işlenmiş film, ince ve güçlü bir aile draması. 2 yalnız kız kardeş ve ortadan kaybolan bir baba üzerinden film, insan acısını ve sevgisizliği ender raslanan bir beceriyle izleyiciye geçirmeyi başarıyor.
Son Cannes Film Festivali’nde Büyük Ödülü kazanan Joachim Trier’in, gergin bir baba-kız ilişkisini anlatan “Manevi Değer / Sentimental Value” son yılların en başarılı duygusal filmlerinden biri. Film en yoğun duyguların tüm yelpazesini içinde barındıran, dokunaklı olduğu kadar heyecan verici olan mükemmel senaryosuyla, harika yönetilmiş ve oynanmış bir başyapıt. İzleyicinin kalbini derinden etkileyen, hatta zaman zaman sıkıştıran bir film olarak, geçmişin yaraları, pişmanlıklar, uzlaşma arayışları üzerine bir psikolojik drama. Evrensel konusuyla baba-kız ilişkiler hakkında ustaca işlenmiş bu film, ince ve güçlü bir aile draması. 2 yalnız kız kardeş ve ortadan kaybolan bir baba üzerinden Joachim Trier – Eskil Vogt senarist ikilisi, insan acısını ve sevgisizliği, ender raslanan bir beceriyle izleyiciye geçirmeyi başarıyorlar. Film terk edilmişlik, geçmişle yüzleşme, biriken acılar, onarılmaz yaralar, özlem, kırgınlık, affetmek, uzlaşma çabaları, aile bağlarının zaman içinde nasıl değiştiği gibi temaları, gerçekçi, samimi ve zaman zaman rahatsız edici biçimde işliyor.
Film, ruhsal travma ve aile geçmişiyle sanatın kesiştiği bir zeminde ilerlerken, Trier’in bu temaları işlerken getirdiği keskin, dokunaklı ve zorlayıcı ama dengeli anlatımı övgüyü hak ediyor. İnsan ilişkilerini otopsi masasına yatıran Norveçli 2 senaristin başarısı, bütün karakterlerine eşit mesafede durup, kendilerini doğru ifade edebilecekleri incelikli diyaloglar yazabilmelerinden geliyor. Filmin senaryosu ustalıklı karakter tahlilleri eşliğinde, karakterlerin içsel çarışmalarını izleyiciye geçirebilmekte oldukça başarılı. Trier ve fetiş senarist ortağı Vogt yazdıkları içten, gerçekçi, samimi diyaoglarla filmin tüm karakterlerine sempati duymamızı sağlıyorlar. “Manevi Değer” insanın içini acıtan, bizi kemiren sessizlikler ve sanatın iyileştirici gücü üzerine dokunaklı bir iç gözlem hüviyetinde incelikli ve güçlü bir drama. “Aile dramı” etiketine sahip film, “ağır melodram” tuzağına düşmüyor; gereksiz abartılardan uzak, yavaş ilerleyen, ancak etkileyici bir yapıya sahip.
ONARILMAZ YARALAR, GEÇMİŞLE YÜZLEŞME
Film yılllar önce evden ayrılmış, sürekli tartıştığı eşinin cenazesine katılmamış, kariyerine odaklanmış, aile bağlarını koparmış ünlü yönetmen Gustav Borg’un (Stellan Skarsgard) etrafında dönüyor. Bekar bir tiyatro oyuncusu olan Nora (Renate Reinsve) ile bir aile kurmuş tarihçi Agnes (İnga İbsdotter), uzun süredir görmedikleri babalarıyla yeniden bir araya gelirler. Kariyerinde düşüş yaşayan, 15 yıldır film üretemeyen Gustav, yeni bir başlangıç yapmak ve geçmişin ağırlığını silmek için, intihar etmiş annesinin geçmiş acılarından ve ailesinin tarihinden ilham alan otobiyografik bir film çekmeyi planlamıştır. Başrolü Nora’ya teklif eder; kızı anında reddeder. Gustav Fransa’da bir festivalde tanıştığı Amerikalı ünlü bir yetenek olan Rachel Kemp (Elle Fanning) ile çalışmayı seçer. Bu durum, aile içindeki halının altına süpürülen meseleleri, eski yaraları ve duygusal kırgınlıkları tekrar su yüzüne çıkarır.
Dram ile kara mizah arasında dengeyi sağlamayı başaran film, ciddi ve ağır travmalar arasında, küçük göndermeler ve mizahi dokunuşlarla “insani” yönünü öne çıkarıyor. Teknik kadrosuyla, oyuncularıyla, sinematografisiyle, film tematik açıdan çok katmanlı bir yapım. Norveçli yönetmen bu filmiyle insan ilişkilerinin karmaşıklığını kristal berraklığında bir mizansenle ekrana taşırken ustalığını kanıtlıyor. Dünyamıza ayna tutan, sürekli ince bir çizgide yürüyen bu karmaşık, yoğun, hassas film, kendi durumumuz üzerine düşünmemizi sağlayan ve mahrem konulara değinen bir başyapıt. Trier tüm önyargıları alt üst ederek, fikirlerini zorla kabul ettirmeden, mizah yüklü bir zerafetle, sanat üzerine meditasyonuyla izleyicisini büyülüyor. Kariyerinin en parlak filminde, çağdaş karakterlerinin ıstıraplarını, incelikle keşfetme konusundaki müthiş yeteneğini bir kez daha sergiliyor.
Abla Nora geçmişin yüküyle baş etmeye çalışan melankolik bir kadın. Ancak kız kardeşi Agnes’e desteğini hiç esirgememiş. Nora yeni oyununun prömiyerine davet ettiği babasının onu izlemeye gelmeyişine hiç şaşırmaz; babasını hayatından uzak tutma kararında israrını sürdürür. Gustav’ın suçluluk duygusuyla ailesini terkedip yalnızlığı tercih ettiği söylenebilir. Ancak bencilliği yüzünden özür dilemez, konu açıldığında hemen kapatır. Ancak gururunun çiğneyerek çektiği vicdan azabını samimi bir şekilde itiraf ettiğinde, acılar yaşattığı kızları bile ona acıyor. Çok zeki bir oyuncu olan Rachel, Nora için yazıldığını anladığı rolü oynayamaktan vazgeçtiğini Gustav’a söyler. Trier “abartılı dram” yerine, sakin, yavaş ve içe dönük sinema dili tercihiyle, izleyicide iz bırakan, akılda kalıcı bir deneyim sunuyor. Kızlarının hayatına geri dönen, yokluğunu hissettiren yönetmen bir babayı merkezine alan film, sinemada sıklıkla kullanıan işlevsiz aileler temasını incelikle işlemeyi sürdürüyor.
İŞLEVSİZ AİLE MELODRAMI
Dostoyevski, Çehov gibi ustaların reddedemeyeceği, dile getirilemeyen çatışmaların arka planını oluşturan bir aile evinde Trier, İngmar Bergman’ın filmlerini akla getiren bir tonla konusunu işliyor. Film içinde film metaforu, karakterlerin geçmişle yüzleşmesi, sanat-birey çatışmasını güncelleştirmesi bakımından “Manevi Değer” sinemada güncel aile ve hafıza temaları üzerinden, izleyicisin düşünmeye davet ediyor.
Yüksek duygusal yoğunluğuyla, melankolik atmosferiyle bu psikolojik drama “rahatlatıcı film” arayanlar için değil; “duygu, düşünce ve ruh haliyle yüzleşmek” isteyen izleyiciler için. Aile merkezli film, acımasız, çarpıcı, şefkatli, insancıl bir melodram. Film, evlerimizin, geçmişimizin, hafızamızın bir depolama alanı olması fikrini dokunaklı bir şekilde işliyor. Gustav karakteri üzerinden sanatın iyileştirici gücünün etkileyici bir portresini çizen film, tükenmekte olan yönetmen Gustav’ın sanatını kullanarak kızlarıyla uzlaşma çabalarını anlatıyor.
Sevgisini nasıl göstermesi gerektiğini bilmeyen Gustav için Trier : “Filmim baba ile kızları arasında başarısız bir aşk hikayesi; imkansız bir ilişkinin etüdü” yorumunu yapıyor. Milenyum kuşağının bunalımı konu alan film, iletişim kuramayan babalar, kızlar, ayakta kalmak için çaresiz bir çabayla sanata sığınmak gibi güncel sorunlara ışık tutuyor. Film, sanatçıları çevrelerindeki insanları ihmal etmeye iten benmerkezciliği, sevdikleriyle iletişim kurmanın zorluğunu, hatta ifade ettikleri olumlu ya da olumsuz fikirlerin yarattığı neticeleri gözler önüne seriyor. Filmde iki kız kardeşin hayatlarını kurmadaki tercihlerinin o kadar farklı olması, kişiliklerinden mi yoksa geçmişte evlerinde yaşananlardan mı kaynaklandığı sorusunun cevabını, Trier izleyiciye bırakıyor.
Bir önceki filminde de Trier ile çalışan Danimarkalı görüntü yönetmeni Kusper Tuxen, estetik açıdan hem gerçekçi, hem kusursuz doğallığı ve inceliği barındıran görsel uslubuyla dikkati çekiyor. Tuxen, tamamına yakını iç mekanlarda geçen filmdeki başarısıyla yönetmenin mizansenine katkıda bulunuyor. Kamerasıyla taradığı aile evini filmin önemli bir kahramanı haline getiriyor. Trier’in bir önceki filmi “Dünyanın En Kötü İnsanı”nda olduğu gibi yine Renate Reinsve görkemli performansıyla İskandinavya’nın en yetenekli aktrisi olduğunu kanıtlıyor. Başarılı bir tiyatro oyuncusu olmasına rağmen duygusal hasarlarını atlatamayan, kırılgan, hayatını tek başına yaşayan Nora karakterine derinlik katıyor. Bu olağanüstü yetenek, doğuştan gelen rahatsız edici korku ve kaygı yaşayan Nora’yı müthiş oyun gücü ve perdeyi aydınlatan tebessümüyle büyülüyor. İlgisiz, bencil, şımarık, film seterinde her şeye gücü yeten, kıral gibi davranan yönetmen Gustav rolünde Stellan Skarsgard, Trier ile ilk kez işbirliği ettiği filmde yeteneğini konuşturuyor. Her zaman karizmatik olan İsvaçli aktör, performansıyla oyun gücünün yoğunluğunu bize hatırlatıyor. Bu 2 dev oyuncunun yanında, Agnes’i canlandıran İnga İbsdotter Lilleaas ile Rachel’i oynayan Elle Fanning müthiş oyuncu kadrosunun başarısına ortak oluyorlar.
2025’in en iyileri listemdeki 2 no.lu “Muhteşem Marty”yi izleme keyfinden kendinizi mahrum etmeyiniz. 2 buçuk saatlik süresinde vaktin nasıl geçtiğini anlayamacağınız bu kaliteli ve “garanti belgeli” filmi seveceğinizden eminim.
Yönetmen : Joachim Trier
Senaryo : Joachim Trier, Eskil Wogt
Görüntü Yönetmeni : Kasper Tuxen Andersen
Oyuncular : Stellan Skarsgard, Renate Reinsve, İnga İbsdotter Lilleaas, Elle Fanning, Anders Danielsen Lie, Lena Endre, Jesper Christensen, Catherine Cohen, Anders Danielsen Lie
Fransa, Norveç, Almanya, İsveç, Danimarka / Dramatik Komedi / 132 Dk.










