Sessiz Çığlık…

Aslında herşey ne de güzel devam ediyordu. İlk sahnede, dinleyenlerin çığlıklarına yansıyan o beğenilerden anlaşılan başarılı bir konser. Ve solist ile bateristin meslek ortaklığının sevgiye de dönüşümünün ispatı o küçük dünyaları, karavan içindeki cennetleri. Tüm bunlar turne kapsamında evleri olan karavan içinde geçirilen zamanlarla birlikte huzurlu bir atmosfer olarak yansıyor izleyene. Üstelik sabah uyandıklarında hemen hazırlanan meyve kokteyli, zengin kahvaltı, dar mekan sporu ve caz tınıları ile yapılan o sevgililere yaraşır dans, bu huzur etkisini daha da arttırıyor. Ancak bir süre sonra bu steril güzelliğin kaybolması gecikmiyor.

Zira, Ruben (Riz Ahmed), sevgilisi Lou (Olivia Cooke) ile çıktığı bir alışveriş esnasında kulağındaki duyma yetisinin gittikçe azaldığını fark ediyor. Önce geçici bir durum olduğunu sandığından bu durumu Lou’ya söylemiyor ve en yakınındaki klinikten randevu alıyor. Ne var ki, doktorun söyledikleri onun için hiç iç açıcı olmaz. Zira yapılan bir ses testinde ne kadar yüksek ses çıkartılırsa çıkartılsın, Ruben’in kelimelerin %80’ini kaçırdığı müşahade edilir. Ve bu durum hızlı bir ilerleme ile ses duyusunun tamamen kaybına da yol açabilecektir.

Doktor, ondan mutlaka gürültülü ortamdan uzak bir hayat geçirmesini ister. Ancak Ruben yine de iyimserdir. Bunun geçici olduğuna inanır ve kesinlikle turneyi de sevgilisi ile tamamlamak ister. Durumu Lou’ya açar. Lou, turnenin kesilmesini ister, zira bu ortamda konserler vermeleri mümkün değildir ona göre. İkili yeni bir tedavi arayışına girer. Arkadaşlarının önerisiyle Joe’nın (Paul Raci) başında olduğu, kent kilisesi ile bağlantılı bir sağırlar topluluğuna giderler. Topluluğun başında bulunan Joe da Vietnam Savaşı sırasında duyma kaybı yaşayan bir kişidir ve Ruben ile bilgisayar aracılığıyla kurduğu iletişimde sağırlar topluluğunun amacını açıklar. Ona göre buraya gelen gönüllülerin dindar olmasına gerek yoktur, ancak kulak onlar için mühim değildir, beyinle ve kalple duymayı önemserler. Bu dünyevi olmayan tarz, Ruben’in acil pratik çözüm bulma beklentisine uymayan cevaplar içerir. Ancak ne Ruben’in, ne de Lou’nun beklemeye, sabırları, takatleri, vakitleri vardır.

Lou, dönemsel sıkıntılar yaşadığı varlıklı babası Berger’in (Mathieu Amalric), ona gönderdiği biletle Paris’e gider. Ruben ise bir kısım arayışlar sonrasında çaresizce sığındığı sağırlar topluluğunda bazı aktivitelere katılır, öte yandan da karavanını satarak ameliyat geçirir. Ameliyat sayesinde dış sesleri tuhaf da olsa duymaya başlar. Artık yeni bir kimlik edinmiş gibidir. Acil duyma isteği uğruna yaptıkları sağırlar topluluğundan kovulmasına yol açmıştır. Ve bundan sonrası yeniden Lou’yu bulma arayışı ile devam eder. Filmin finaline yakın anlarda film daha çok Lou merkezinde bir yapıya bürünür. Ailesi ile geçmiş pozisyonu, varsıllıkları, baba ve Ruben arasındaki çatışma nedenleri bir bir hızlıca geçer. Ve finalde Lou’nun babası ile piyano eşliğinde söylediği o müthiş umutsuz Fransız şarkısı. “…Bu aşk beni öldürüyor yeniden.” Her ne kadar Lou’nun babası, intihar eden eşine böyle seslense de, Ruben için de çok şey anlatır bu dokunaklı şarkı…

Duymak…

Darius Marder imzalı “Sound of Metal”, isminden hareketle bir müzikal yapım beklentisi yaratmamalı. Film bir umut filmi. Hayatı ses üzerine olan bir sanatçının, o büyük zorlukla, hayata tutunma çabası. Öncesinde görme engelliler için çok çeşitli film örneklerini görmüştük. Sinema için daha zor bir kulvar olan ani duyum sorununu aşk, meslek, hayata dair beklentiler çerçevesinde geniş bir spektrumda ele alan bir yapım var. Öncelikle oyunculuklara bayıldım. Kendisi de müzikle ilgili İngiliz sanatçı Riz Ahmed, duyma yetisini kaybeden bir baterist rolünde, kimi aksi kanaatler olsa da çok başarılı. O tuhaf renkli saçıyla karakterin çaresizliklerini, umutlarını, bocalamalarını, bol küfürlü hırçınlıklarını ve finaldeki naifliğini o derece başarılı kılmış ki, filmi büyük oranda Riz Ahmed‘in taşıdığı ortada.

Diğer oyunculuklar da yerinde. Özellikle Lou‘nun babası Berger rolünde az zamanda oyunculuk performansı gösterse de, James Bond filmi “Quantum of Solace” ve Steven Spielberg‘in “Münih“teki filmlerindeki oyunculukları ile rüştünü ispatlayan Fransız oyuncu Mathieu Amalric‘i yeniden ekranlarda görmek çok iyiydi. Ancak film bence asıl başarısını atmosfere izleyiciyi sokabilmesinde gösteriyor. İşitsel yoksunluğun sinema tecrübesindeki zorluğu, başarılı ses miksajı ile çok iyi üstünden geliniyor. Zaman zaman üçüncü bir kişi olarak yansıtılan kamera çekimlerinde duyulan ses, Ruben karakterine dönüştüğünde dıştan duyduğu o tuhaf sesler ve çoğu kez de derin bir sessizlikle başbaşa bırakıldığında hayata dair sorgulamalar hemen kısa anlarda bize de kalıyor.

Bu sessizlikte, tıpkı kör bir kuyuya düşülme hissi yaratılan anlarda kamera çekimleri ve kullanılan renk tonları ile dış mekan çekimleri ruhi duyguyu başarıyla yansıtıyor. “Amazon Prime”da da gösterilen “Sound of Metal”, müzikle ilgili olun ya da olmayın kesinlikle izlenmeyi hak eden, başarılı bir yapım… Kaçırmayın…

Yönetmen : Darius Marder

Senaryo : Darius Marder, Abraham Marder

Görüntü Yönetmeni : Daniël Bouquet

Kurgu : Mikkel E.G. Nielsen

Müzik : Nicolas Becker, Abraham Marder

Oyuncular : Riz Ahmed, Olivia Cooke, Mathieu Amalric, Lauren Ridloff, Chris Perfetti, William Xifaras, Hillary Baack, Paul Raci, Tom Kemp, Bill Thorpe, Chelsea Lee

ABD-Belçika / Müzik-Dram / 122 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here