Papillon

Sinemanın mekân ile olan ilişkisinin düzeyi her şeyden önce kurgunun iyi işlenmesi ile ilgilidir. Bu konuda oldukça kafa yoran ünlü Fransız yönetmen Jean Luc Godard, “sinemayı zamanı ve mekânı yeniden yaratma sanatı” olarak gördüğünü belirtmişti. Mekân, sinemada Yeni Gerçekçilik akımının önemli temsilcilerinden Roberto Rosellini‘nin 1945 yapımı “Roma Açık Şehir” filmindeki gibi tüm bir kente teşmil edebilirken, bazen de bir toplama kampına yahut hapishane gibi dar mekânlara özgülendiğini görürüz. Mekân kullanımı sorunu kendisini en çok hapishane gibi yerlerde çekilen filmlerde gösterir. Zira, mekânın dar kapsamı, yönetmen için konuların ve beklentilerin benzer olması, kişi güvenliği ihlâlerinin iyi yansıtılmaması ya da kabaca teşhiri gibi sakıncaları taşıyabilir. Bu mahsurlar yöneten ve oyuncular için ciddi bir sinema kültürlerinin bulunması, kişilerin psikolojik hallerinin perdelenemeyecek ölçüde iyi role büründürülmesi ile aşılabilir.

Dünya sinemasında hapishane filmlerinin, kıt mekân koşullarına karşın aynı zamanda en beğenilen/sanat yönü güçlü filmler olarak görülmesi de buna bağlanabilir. Bu kapsamda mekânın hapishane olarak belirleyici olduğu filmler arasında Frank Darabont‘un yönettiği 1994 yapımı “The Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli)“, başrolde devleşen Burt Lancaster‘in oynadığı “Birdman of Alcatraz (Alkatraz Kuşçusu)“, Stephen King‘in aynı adlı romanından uyarlanan 1999 yapımı “The Green Mile (Yeşil Yol)“, oscar ödüllü Paul Newman‘ın oynadığı 1967 yapımı Cool Hand Luke (Parmaklıklar Arasında), Miloś Forman‘ın 1975 yapımı “Guguk Kuşu” gibi filmler örnek olarak sayılabilir.

Ülkemizde ise, bu türe Yılmaz Güney‘in 1983 yılında Paris’te çektiği ve 1976 yılında Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevinde çocuklar koğuşundaki bir isyanı merkeze aldığı “Duvar“, Tunç Başaran‘ın 1989 çekim tarihi olan ve Antalya Film Festivalinde en iyi film ödülünü alan “Uçurtmayı Vurmasınlar” ve Mert Baykal‘ın 2005 yapımı, başrolünde Ferhan Şensoy‘un oynadığı komedi türündeki “Pardon” filmleri gösterilebilir. Bu filmler dışında ülkemiz sinemasında örneğin; “BabaSonbahar, Bayrampaşa Ben Fazla Kalmayacağım” gibi filmlerde de ana fon olarak cezaevi büyük yer tutar.

Kimi zaman özellikle Yeşilçam melodramlarında cezaevleri acılı hayatın bir göstergesi olarak kalabalık koğuşlar, koğuş ağası/hanımı gibi yer ve kişilerle, saz eşliğinde Anadolu türküleri eşliğinde acılı ezgilerle kurgunun parçası olarak gösterilir. Kimileyin de politik filmler özelinde, ünlü Fransız filozof Michel Foucault‘un “Hapishane’nin Doğuşu” eserinde de belirttiği gibi, cezalandırmanın tarihsel süreç içerisinde bedensel eza çektirmeden, mikro iktidar tarafından sürekli bir kontrol/gözetim altına alma yönüne evrilmesi boyutuyla tarihsel/siyasal boyutuyla ele alınması yolu tercih edilir.

Bu bakımdan 2017 yılında Toronto Film Festivalinde gösterilmesine karşın, ancak bu hafta gösterime giren “Papillon” filmi de tercihini bu yönde kullanmıştır. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, Henri Charrière‘nin otuz dilde yayımlanan otobiyografik kitabından uyarlanan bu filmin sanırım en büyük handikapı, uyarlandığı ilk halinin oldukça başarılı bir film olmasıydı. Film, umut ve özgürlüğü, cezaevi idaresinin insanlık dışı uygulamaları ile birlikte ele alırken, aynı zamanda izleyicinin dikkatini bir an bile askıya almadan kaçış hikayesini de hikayeye oldukça başarılı yansıtmıştı. Hatta kimi eleştirmenlere göre, film yazarın kitabında belki de abartılı öğeler olarak kullanılan zayıf yönlerini güçlü sinema dili ortadan kaldırmıştı. Yani genelde edebiyat’ın sinemaya kötü uyarlanması genel yargısını ters yüz eden bir durum söz konusuydu.

1973 yapımı yönetmenliğini Franklin J.Schaffner‘in yaptığı ilk film döneminde “yaşama isteği ve ölmek için bir yer dışında ortak hiçbir noktası olmayan iki adamın hikayesi” olarak lanse edilmişti. Filmin ilk çekimi, erken yaşta ölümü ile sinemanın büyük kaybı olan Steve McQueenn ve Dustin Hoffman‘ın olağanüstü oyunculuğu ile senaryodaki bir kısım inandırıcılık sorunları bile izleyici tarafından gözardı edilebilmiş ve tüm zamanların en iyi filmlerinden birisi olarak görülmüştür. Steve McQueen‘in canlandırdığı Papillon; histerik, hırslı, bireyi mahvetmek için kurulu sistem ile kavgalı, dost canlısı, yaşama istenci ile dolu ve en önemlisi umutlu bir adamı tam olarak ete kemiğe büründürmüştü. Bunu üstelik çok az diyalogla gerçekleştirmişti.

Dustin Hoffman‘ın hayat verdiği Dega ise, tam tersine düzen ile uyumlu, parasına güvenen, konformist ve silik görünümü tüm gerçekliğe ile izleyiciye yansıtmıştı. Daha önce 2010 tarihli “R” ile 2013 yapımı “Northwest” gibi orta ölçekli filmleri ile tanıdığımız Danimarkalı yönetmen Michael Noer‘in yeni uyarlama filminde, oyuncular olarak ülkemizde özellikle 2017 yapımı “Kral Arthur: Kılıç Efsanesi” filmi ile bildiğimiz Charlie Hunnam (Papillon-Henri Charrière) ve Bohemian Rhapsody filminde Freddie Mercury’i müthiş bir şekilde canlandırarak bu sene en iyi erkek oyuncu oscar ödülünü alan Rami Malek bulunmakta.

Filmin yeni uyarlaması da aslına kimi yönleri ile sadık kalmış. Film, Papillon ile Louis Dega ekseninde karakter zıtlıkları eşliğinde bir kaçış hikayesini izleyiciye vermekte. Ancak ilk filmde az öncede belirttiğim gibi oyunculuklar, özellikle cezaevi koşullarının ağırlığını, mekânın Kafkaesk boğucu atmosferini ve zor haller dostluğunu izleyiciye başarılı şekilde sunarken, gösterime yeni giren filmde, ilk filmden farklı olarak iki saatte tüm konuların ilk halinden farklı sunulma gayreti ile olsa gerek yalpaladığını görmekteyiz. Filmin başlangıcında 1931 yılı Paris’i, Moulin Rouge’lar, chanson’lar ile yüzeysel yansıtılmaya çalışılırken, izleyici Papillon ve çevresine henüz yeterince nüfuz edemeden, cezaevi koşullarına adım atmış oluyor. Ancak bu yüzeysel geçiş Papillon’un kaçma azminin kökeni konusunda hiçbir aydınlatıcı yön barındırmamakta.

Çok basit bir tanışma, ardından ise yaşanan cinsel ilişki sonrası yansıtılan Papillon ve Nenette (Eve Hewson) ilişkisi hiçbir inandırıcılık öğesini barındırmamakta. Nenette, bir süre sonra cezaevi ziyaretini yapar ve bir daha da hiçbir kadrajda gözükmez. Halbuki, filmin ilk halinde Papillon’un gösterilmese de, biz kendindeki kaçış halini, özlemini, umutlarını, hayallerini çok rahatlıkla hissedebilmekteydik. İlk çekilen hali ile filmde oyuncuların fiziksel, ruhsal, histerik değişimleri oldukça başarılı yansıtılmış iken, örneğin koşulları daha ağır mahkumlar için tasarlanmış Saint Joseph adasındaki hücresinde Papillon kafasını küçük kafesten çıkardığında, yan hücredeki ihtiyar adamın sararmış yüzünü Papillon’a göstererek, iyi görünüp görünmediğini sorması, izleyiciye zor haller de bile yaşama arzusunu verdirmesi, sinemanın gücünü göstermesi bakımından önemliydi.

Yeni uyarlamada ise Hunman’ın canlandırdığı Papillon’un o kadar fiziki ve ruhsal baskıya karşın yıpranmamış hali ve hafızasını koruyabilmesi, ayrıca diğer yan karakterlerin kaçış hikayesinde sürek avına çıkar halleri, kişisel ihtiraslar içinde gösterilmeleri ile yerel halkla olan münasebetlerinin yüzeysel olarak ele alınması filmin ciddi eksiklikleri olarak görülmeli. Hele, Malek‘in izleyicinin gözünü tırmalar biçimde makyaj kullanımı ve filmin Bohemian Rhapsody filminden hemen sonra gösterimi, Malek‘ten daha güçlü bir oyunculuk bekleme riskini hepimizde taşımakta. Ve mutlaka belirtilmesi gerekir ki, 1973 tarihli ilk gösterimde muhteşem Jerry Goldsmith‘ın (en iyi müzik oscar’ı ödüllü) müzikleri filme daha da bir değer katmıştı. Müziğin doğa ve karakterlerin ruh halleri ile uyumu eşsizdi. Ancak yeni gösterimde müzik kullanımı tıpkı ses kullanımı gibi oldukça başarısız.

Ayrıca filmde, ilk halinden farklı olarak 1969 tarihine atlanılarak, (yine başarısız bir yaşlandırma gayreti ile) Venezuela’ya yerleşen Charrière’nin (Pape) kitabını basma sürecinin anlatılması ve Türk sinemasında son dönemlerde örneğin “Bizim İçin Şampiyon” filminde de gördüğümüz gibi gerçek kahramanın fotoğraf ve video jenerikleri ile yansıtılması doğrusu ileride sinema/dokümanter ayrımını belirsiz kılacak kadar gereksiz. Son olarak Papillon filmini izlemek isteyenler için 1973 tarihli yapımı görmemiş olmalarını temenni ederim, mukayesenin sinema zevkine olan etkisini kırmak adına…

Film notum:

1 YORUM

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here