LADJ LY’den tokat gibi bir ilk film..

“il n’y a ni mauvais hommes, ni mauvaises herbes, il n’y a que de mauvais cultivateurs” “Kötü insan ya da kötü bitki diye bir şey yoktur. Sadece kötü yetiştiriciler vardır.” Victor Hugo “Les misérables” romanından alıntı.

Cannes’daki söyleşisinde “Referanslarım, yaşamış olduklarım, etrafımdaki insanlar ve yıllar boyunca edindiğim deneyimler. Sinemamın esin kaynağıysa “Les Misérables”ı var eden, yaşamış olduğum gerçekler” diyen 1978 Mali doğumlu Ladj Ly, hiç sinema eğitimi almadan kendi kendini yetiştirmiş bir yazar yönetmen. Filminin adı, Ly’nin yetiştiği ve hâlen yaşadığı, filmdeki olayların geçtiği Clichy Monfermeil banliyösünde, Victor Hugo’nun ünlü klasik romanının bazı bölümlerinin, geçmiş olmasına bir gönderme. Sözü geçen söyleşide Ly, filminin kesinlikle bir uyarlama olmadığını, ancak günümüzde geçen bir olay dizisi aracılığıyla, yüzyıl önceki toplumsal ayrışmanın, hak mahrumiyetlerinin, yetkililerin gücü kötüye kullanmalarının ve sefaletin aynen devam ettiğini göstermeye çalıştığını belirtiyordu. Ladj Ly’nin 72. Cannes film Festivali Jüri Ödülü ve 2019 Avrups Filmleri Keşif Ödülü dâhil çok sayıda ödül kazanmış bu ilk uzun metrajlı filmi, 2005 Paris ayaklanmalarından esinlenerek 2017’de çekmiş olduğu aynı adlı, Boğaziçi Film Festivali En İyi Kısa Film Ödülü sahibi bol ödüllü kısa filminin genişletilmiş versiyonu.

Filme geçmeden önce, 2005’de Pariste başlayan ayaklanmaları kısaca anımsayalım derim. 27 Ekim 2005 akşamı, Paris’in Clichy-sous-Bois banliyösünde kimlik kontrolü yapan polis tarafından kovalanırken yüksek gerilim trafosuna sığınıp elektrik çarpması sonucu Kuzey Afrikalı Zyed Benna (17) ile Bouna Traoré‘nin (15) ölümü ve 17 yaşındaki Muhittin Altun’un ağır yaralanmasının ardından başlayan ayaklanmalar giderek Paris’in Kuzey Afrikalı göçmen azınlığın yoğun olarak yaşadığı semtlerine sıçrar. O dönemde Fransa İçişleri Bakanı olan Nicolas Sarkozy‘nin olaylara karışanları “ayaktakımı” olarak nitelemesi, yoksulluğun ve polisin Kuzey Afrikalılara karşı kötü ve ayrımcı tutumunun kışkırttığı isyanın, Fransa’nın diğer kentlerine de sıçramasına sebep olur.

Les Misérables”, 1988’de dünya kupasını kazanan Fransızların birlik içinde Paris sokaklarında eğlendiği zafer şenliğinde başlar. Birkaç yeniyetme göçmenin yaşadıkları mahallelere dönüşüyle bu birlik havasının geçici olduğu, Clichy Monfermeil’de her türlü ayırımcılığın varlığı ortaya çıkmaya başlar. Cherbourg’dan, banliyödeki Suçla Mücadele Timi’ne atanan Stephane (Damien Bonnard), ekibiyle ilk devriyesine iki deneyimli ortağı, kötücül ırkçı beyaz Chris (Alexis Manenti) ve Afrika kökenli Müslüman Gwada (Djebril Zonga) ile çıktığında, sokaktakilere karşı acımasızca davranan, otobüs bekleyen üç yeniyetme kızı insafsızca taciz etmekten çekinmeyen takım arkadaşlarıyla birlikte çalışmanın zorlu bir iş olacağını fark eder.

Aslında kendilerini hazmedemeyen banliyö halkının karşısında polisler pek o kadar da güçlü değildirler. Bir çingene cambaz gurubundan bir aslan yavrusunun çalınması büyük bir sokak savaşına dönüşmek üzereyken, mahallenin kendi kendini atamış “belediye başkanı” taraflar arasında bir ateşkes sağlayarak aslanı bulmak için emniyet güçlerine 24 saat mühlet verir. Karmaşık koeografisiyle, yavru aslanı çalmış olan 12 yaşındaki İssa’nın peşinde nefes kesici bir takip başlar. Tutklama sırasında Gwada’nın çissa’yı gaz kapsülüyle yaralaması olayları ekibin kontrolünden çıkarır. Elindeki drone ile semtin çatılarını gözlemleyen bir çocuğun, olanları izleyip kaydetmiş olması, polislerle çocukları şiddet yüklü bir çatışmada karşı karşıya getirir. Ly’ın “iyi polis kötü polise karşı” imiş gibi başlayan öyküsü artık kimin haklı, kimin haksız olduğunu bir yana bırakarak sosyal konut bölgesinin tekinsiz geçitlerinde ölüm kalım savaşına dönüşen bir kitlesel eylemin cehennemine dalar. Bu cehennemi yolculukta, polis ile gücü elinde tutanların ikili oynayışlarının, işbirlikçiliğin, çıkarcılığın ve ihanetin tüm cepheleri açığa çıkacaktır…

Tüm sertliğine karşın sokakta oynatan çocuklara büyük sevecenlikle yaklaşarak anlatan Ly, hınzır bir mizah duygusuyla, azınlık cemaatlerinin klişeleriyle, örneğin tüm ciddi karaların, eski hayduttan Müslüman kâhine dönüşmüş olan mahalle kebapçısının onayına bağlanmasıyla hınzırca dalga geçer.

Les Misérables”ın en etkileyici tarafı, izleyiciyi Stephane aracılığıyla banliyönün derinlerine sokarak, durmaksızın devam eden, neredeyse elle tutulur gerilimi, hor görme ile şiddet arasındaki incecik çizgide yaşamayı duyumsatması ve bu farklı yapılardan oluşmuş toplumda, Müslümanlar, çingeneler, belediye başkanı ve polis arasındaki etkileşimin her an patlmaya hazır bir saatli bomba gibi olduğunu hissettirebilmesi.

Ladj Ly geleceğin büyük ustalarınıdan biri olma sürecine girdiğini, filminin müthiş gerçekçi, neredeyse belgesel tadına, olağanüstü finalinde kurmacayı da başarıyla harmanlayarak gösteriyor. Kimi senaryo yazılımına katılani, kimi filmin yazar yönetmeni gibi banliyölerden gelmiş olan oyuncuların performansları da, bu yaşanmışlık duygusunu perçinliyor.

“Les Misérables”, sadece Cannes’ın değil, yılın en heyecan verici sürprizlerinden biri. Birbirinden ilginç filmlerin vizyona girdiği bir haftanın kanımca en iyi filmi. Mutlaka izleyin derim.

Yönetmen : Ladj Ly

Senaryo : Ladj Ly, Alexis Manenti, Giordano Gederlini

Müzik : Pink Noise

Kurgu : Flora Volpeliere

Oynayanlar : Damien Bonnard, Alexis Manenti, Djebril Zonga, Steve Tientcheu, Jeanne Balibar

Fransa / Gerilim-Suç-Dram / 104 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here