Soy
Kadim Bir Lanetin İzinde
Özellikle yapım ve oyuncu kadrosu ile iddialı yerli yapım olan “Soy”, geçmiş ve gelecek uzantılı bir lanet hikâyesini iyi örneklerini gördüğümüz, örneğin İspanyol, Fransız gibi yabancı filmlerin çıtasının çok altında izleyene sunuyor. İki saate yakın süresince kimi iyi kamera çekimlerine rast gelsek de, filmin renk paletinin solukluğu, konusunun zorlama olması itibariyle seyir zevki vermiyor… Soy, haftanın zayıf halkalarından.
Kadro İyi, Ya Sonuç?
Bu hafta vizyona giren filmlerden “Soy”, oldukça iddialı bir yapım. Bunu galasında yapılan açıklamalar ya da magazin haberlerinden hareketle söylemiyorum. Bir taraftan “Tepenin Gözü”, “Aynalar”, “Annaballe : Kötülüğün Doğuşu”, “Shazami” gibi uluslararası ses getiren yapımların görüntü yönetmeni olan Belçika doğumlu Fransız Maxime Alexandre’nın yönetmen koltuğunda olması, yine yapımın orijinal hikayesinin Turki Alalshik tarafından yazılması ve de uluslararası yapım şirketi olan “Rozam”ın Türkiye’de ilk projesi olması itibariyle söylüyorum. Üstelik filmin başka özellikleri daha var : Soy, tamamen 65 mm’lik olarak çekilen yapım olmasının yanı sıra, yine öğrendiğimize göre dünyada yalnızca on üç adet bulunan “ARRI ALENA 265” film kamerasının kullanılması ile de iddia çıtasını arttırıyor.
Bir de üstüne kadrosunda Farah Zeynep Abdullah, Barış Arduç, Tuba Büyüküstün, Tamer Levent, Meral Çetinkaya, Mehmet Yılmaz Ak, Özge Özacar gibi her bir önemli ve tek başına bile bir filmi taşımaya mahir isimleri bulundurması ile de yine dikkatleri üzerine çekiyor. Tabi tüm bu özellikler, özellikle de yönetmen ve oyuncu kadrosuna bakınca beklenti düzeyimiz tavan yapıyor. Ancak baştan söylemek isterim ki, korku / gerilim türünde yerli bir kısım zafiyetimiz, yapım şirketini isterseniz yabancı seçseniz bile bulaşıcı şekilde her yana sirayet ediyor ve yine korkmadan, basit senaryo oyunları ve hileleri ile salondan ağzımızın tadı kaçmış şekilde ayrılmak durumunda kalıyoruz.
Karanlık ve Sıkıcı Bir Atmosfer
Önce konuya biraz değinelim : Hikâye kadim bir tarih anlatısı ve laneti ile başlıyor. Antik Mısır tapınakların birinde, yoğun bir kum fırtınasının tam ortasında kanlı bir tablo etrafında nesillerce süren bir lanetin izleri bir konakta yoğun şekilde hissedilir. Artık hastalığı ileri boyuta varmış olan dede Murat’ın (Tamer Levent) daveti ile Can (Barış Arduç), yanında sevgilisi Başak (Farah Zeynep Abdullah) ve yetimhanede ranza arkadaşı olan üçkağıtçı Aziz (Mehmet Yılmaz Ak) ve onun sevgilisi “sanat simsarı” namlı Gülru (Özge Özacar) ile İstanbul’daki bir adada bulunan konağa gelir.
Yıllardır kayıp olan babası ve dedesinin ona bırakacağı mirası konusunda arkadaşları ile konağa gelen Can’ı paranormal birçok olay beklemektedir. Aslında herkesin beklentisi farklıdır : Can, lanetten habersiz bir şekilde babasını ve mirasın detayını görmek ve öğrenmek isterken, diğer arkadaşları daha çok konak içindeki zenginlikleri tam bir harami bakışı ile almak derdindedirler. Tam da bu sırada izleyicinin aklına kolaylıkla şu soru gelmez mi? Bu kadar iyiniyetli Can, nasıl olurda diğer arkadaşlarının bu kötücül hallerini görmez ya da şüphelenmez. Ve de neden bu türden çok özel, ailevi bir meseleye kalabalık bir grubu da ortak etmek lüzumu hisseder.
Sonrasında işin içine Avukat Ahmet ile konaktaki diğer grotesk görünümlü karakterlerin de dahil olduğu tipik Batı tarzı ama bizim sinemanın aksaklıklarını çokça yansıtan bir lanet / büyü hikâyesine yol alırız. Ancak film bir süre sonra vites değiştirmekte ve kadim bir tarihi lanetin ve de kanlı bir resmin doğaüstü gücünün ötesinde tüm kahramanların geçmişleri ile ilgili travmatik hallerine uzanır. Örneğin, Aziz’in yetim yurdundaki görevli nedenli travmaları ya da Gülnur’un ailevi tüm sorunları bir şekilde geçmiş-gelecek bütünlüğünde sunulur. Kahramanlara ise bazı seçimler bırakılır.
Özellikle Başak’ın finale saklanan karşılaştığı durumundan da görüleceği üzere lanetin şekil değiştirmesi ile kadim bir hikâyeden gelecek örüntüsüne ulaşılmaya çalışılmış. Ama dediğim gibi filmin yönetmenin tecrübesi ışığında biçimsel kimi yönlerini beğenmiş isem de, senaryo tam anlamıyla ilerlemiyor ve gerilim unsuru da boşlukta kalıyor. Üstelik filme katılmak istenen o gotik havası da bir süre sonra biz de usanç duygusu olarak geri dönüyor. Sürekli flu karanlık bir atmosfer, senaryonun da ilerlememesiyle tamamen bizleri sıkıcı, ürkütmeyen, germeyen tuhaf bir yapım ile karşı karşıya bırakıyor. “Soy”, özellikle nedense kafayı Yılmaz Güney’e çokça takmış durumda olan Farah Zeynep Abdullah ve Mehmet Yılmaz Ak’ın başarılı, usta oyunculukları ile belli bir seviyeye çıkmış ise de, izleyici olarak benden geçer not alamadı. Eminim birçok kişi de aynı kanıya varacak.
Başlangıcındaki görüntülerle belli bir oranda heyecan yaratsa da, soyun ve lanetin devamlılığı temasını iyi veremeyen “Soy”, oyuncu kadrosu ile bile izleme zevki sunamayan, korkutmayan, heyecansız bir yapım olarak belleklerde yer tutmadan öylesine önümüzden geçip gidecek. Bu türden yoğun emek verilen büyük prodüksiyonlara gerçekten üzülmemek elde değil. Halbuki bu kadro ile ne iyi filmler izlememiz mümkün. Ama “Soy” bize bunu dedirtemiyor. Hafta sonu için tercihiniz başka yapımlara olsun demek zorundayım.
Yönetmen : Maxime Alexandre
Hikaye : Turki Al Alshikh
Senaryo : Melih Özyılmaz, Necati Şahin
Görüntü Yönetmeni : Maxime Alexandre
Kurgu : Stéphane Roché
Müzik : Michele Canova Iorfida
Oyuncular : Barış Arduç, Farah Zeynep Abdullah, Tuba Büyüküstün, Özge Özaçar, Tamer Levent, Meral Çetinkaya, Erol Afşin, Mehmet Yılmaz Ak, Erdal Küçükkömürcü, Selçuk Borak, Selin Çuhadaroğlu, İlker Kızmaz
Türkiye / Dram-Korku-Gerilim /









