Taksim Hold’em

SİNEMA-TİYATRO İLİŞKİLERİ VE ODA SİNEMASI

Sinema ilk yıllarından beri yazınla ilgilenmiş, çok sayıda öykü ve roman beyaz perdeye uyarlanmıştır. İlk elden, sinema uyarlamalarının sözcüklerden oluşmuş bir edebi esere görsellik kazandırarak metni daha da zenginleştirdiği düşünülse de, aksine, okurken binbir farklı şekilde hayal etmiş olan izleyici sinemada metnin tek bir yorumu ile karşılaştığında, kendini kısıtlanmış hisseder. Bu sebeple ancak, öykü ya da roman, metni uyarlamaktansa ondan esinlenerek sinemasal karşılığını arayanlar gerçekten başarılı olabilmiştir.

İş tiyatroya gelince, sahne için yazılmış bir metni sinemaya uyarlamak, çözülmesi daha da zor bir iştir. Filmlerin sessiz olduğu, ve sesliye yeni geçildiği ilk dönemlerde, mimiklere ve beden diline dayanan oyunculuklar oldukça teatral olduğundan, sinema tiyatronun daha geniş kitlelere uzanan bir türü olarak algılanmıştır. Sinemanın yaşanan ya da düşlenen hayatın bir aynası olabileceği farkedildiğindeyse sinema, çok farklı bir ifade dili olarak tiyatrodan iyice ayrışmıştır. Tiyatroyu sinemaya iki önemli handikapı vardır. Oyun, az sayıda karakterle, kısıtlı mekân ve zaman diliminde geçtiği için sinemanın neredyse sonsuz hayal gücü olanaklarını pek kullanamaz; sahnenin en önemli avantajı olan “canlı oyuncu” ise tabii ki sinemada artık mümkün değidir.

Buna rağmen, tiyatro gibi insan ilişkileri yönünden bu kadar zengin bir hazineyi kendi ortamalarında kullanabilmek için sinemacılar çok çaba göstermişlerdir.

Örneğin, tüm zamanların en büyük yazarlarından William Shakespeare’in neredeyse tüm oyunları defalarca filme alınmıştır. Yazarın metnini kutsal kabul eden muhafazakâr İngiliz ekolü, en başarılı uyarlamalarında bile “filme alınmış tiyatro” duygusunu silememiş, buna karşın metnin değil özün, verilmek istenen mesajın kutsal olduğuna inanan özgürlükçü ve cesur “yabancı” sinemacılar, tarihe geçen başyapıtlar üretmişlerdir. İlginçtir sinemada Shakespeare başayapıtları hep yabancıların elinden çıkmıştır.

İlk aklıma gelenler, Rus Grigori Kozitnsev’in “Gamlet / Hamlet”i (1964), büyük Japon usta Akira Kurosawa’nın Macbeth’i Japon ortaçağına götürdüğü “Kanlı Taht”ı (1957) ve Kral Lear ‘den yola çıkarak yine Japon ortaçagında anlattığı “Ran”ı (1985), Amerikalı Orson Welles’in “Macbeth”i (1948), “Othello”su (1951) ve Shakespeare’in Sir John Falstaff’la ilgili öykülerden derlediği “Chimes of Midnight / Geceyarısı Çanları” (1965), Avustralyalı Baz Luhrmann’ın çağcıl “Romeo + Juliet”i (1996) ve Romeo ile Juliet uyarlamalarının belki de en güzeli “West Side Story” (1961) Sadece Shakespeare gibi bir klasik değil, modern Amerikan tiyatrosunun tartışmalı oyun yazarı Tennesse Williams da birçok kez sinemaya uyarlanmış, çabalar göreceli olarak başarya ulaşmış olsa da, çoğunlukla “tiyatro kokan” çalışmalar olmuştur.

Çoğu Broadway müzikali de sinemaya uyarlanmış, ancak, sahnedeki görkemi katlayarak ekrana taşıma dışında pek iddiaları olmadığından, sahnede de da sinematografik bakış açısıyla çalışmış olan dâhi koreograf Bob Fosse’nin üç başyapıtı “Sweet Charity” (1969) , “Cabaret” (1972) ve “All That Jazz” (1979) ile Fosse’nin yaptığını aşamayacağının bilinciyle onun çalışmasını bire bir aktarmayı yeğleyen Rob Marshall’ın “Chicago”su dışında, çoğunun sinema adına çok önemli bir işlevi olamıştır.

Tiyatro metinlerine sinemasal bir yaklaşım getirmeyi ilk kez ciddi olarak Amerikan sinemasının en büyük yaratıcılarından Robert Altman denemiş, “Come Back to the Five and Dime, Jimmy Dean, Jimmy Dean” (1982) ile başladığı tiyatronun sinemasal karşılığını arama çabasını “Streamers” (1983), “Secret Honor” (1984) ve “Fool for Love” (1985) filmlerinde sürdürerek, bir oyun metninden yola çıkarak dört dörtlük sinema yapılabileceğini göstermiştir.

Altman’ın öncülüğünü yaptığı bu yolda ilerleyen çok sayıda yönetmen sinema adına önemli uyarlamalar yapmışlardır. Birkaç isim verelim: Miloş Forman: “Amadeus”(1984), Gus Van Sant: “My Own Privaye Idaho”(1991), William Friedkin: “Bug” (2006) ve “Killer Joe” (2011), Denis Villeneuve: “Incendies” (2010), Denzel Washington: “Fences” (2016), Barry Jenkins: “Moonlight” (2016).

Sinema – tiyatro ilişkisi sadece tek yönde gelişmiş değil. Az da olsa bazı sinemacılar, daha kişisel öyküler anlatmak için az sayıda karakter içeren, tek mekânda geçen filmler yapmışlar. Bunlardan gelmiş geçmiş sinemacıların en büyüğü İngmar Bergman’ın kişilerinin sorunları içinde sıkışmışlığını anlattığı bazı başyapıtlarını tek mekânda geçen birer “oda sineması” olarak kurgulamış: “Sessizlik” (1963), “Persona” (1966), “Çığlıklar ve Fısıltılar” (1972), “Güz Sonatı” (1978). Tabiî ki, büyük ustanın bu filmleri kusursuz oyunculukları ve benzersiz dilleriyle tiyatroyla yakından uzaktan ilişkisi olmayan salt birer sinema eseri.

oda sineması”nın iyisini yapmak çok güç olduğundan pek de cesaret edilen bir anlatım yöntemi değil. Türk Sinemasında bunu hakkını vererek yapan tek yönetmen Ümit Ünal‘dır. Öncelikle çok iyi bir senaryo yazarı olan Ünal, “Dokuz” (2001), “Ara” (2007) ve “Nar” (2011) ile ödüllü son çalışmas “Sofra Sırları”nı (2017) birer “oda sineması” olarak tasarlamıştır.

Bu kısa araştırma hâlen vizyonda olan, genç bir sinemacının, Michael Önder’in tek mekânda çekilmiş ilk uzun metrajı “Taksim Hold’em” izlenimlerime bir önsöz olarak yazılmıştır.

                  ilginç bir “oda sineması” örneği

TAKSİM HOLD’EM

1977’de İngiltere’de doğan Michael Önder, Galatasaray Lisesi’ni, Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü bitirmiş, yüksek lisansını Warwick Üniversitesi’nde Film ve TV bölümünde yapmış. Londra’da 12 yıl film endüstrisinde, kamera asistanlığından ışık şefliğine, görüntü yönetmenliğinden yönetmenliğe çeşitli görevler üstlenen Önder 2015 yılında Jozef Erçevik Amado, Tuvan Yalım, Kaan Yazgan ve Timur Çambol ile kurduğu yapım şirketi Bluff Film bünyesinde, adını poker oyununu filmde oynanan versiyonu “Texas Hold’em”den alan ilk uzun metrajı “Taksim Hold’em”i, 2017’de yazıp yönetmiş.

Arkadaşlarının liseden beri “odun” lakabıyla çağırdığı Alper (Kenan Ece), evlenmek üzere olduğu kız arkadaşı Defne’nin (Damla Sönmez) ısrarlarına rağmen, evlerinin dibindeki protestoya katılmayıp lise arkadaşlarıyla her Cumartesi gecesi yaptıkları gibi poker oynamak ister. Filmde seyircinin ancak pencereden bakanların gözüyle izlediği, polisin giderek orantısız bir şiddetle üzerine gittiği olayların, adı konmasa da, Gezi zamanında geçtiği açıkça bellidir. Defne eylemlere katılmak için sokağa çıkar, Kaan (Nezih Cihan Aksoy), Altan (Emre Yetim) ve Rafi (Tansu Taşanlar) eve gelirler. Oyuna başlamaktansa eylemlere katılıp katılmamak üzerine hararetli bir tartışma başlar.

Siyasete ve toplumsal olaylara uzaktan bakıp karışmamayı yeğleyen, kendini konformist olarak gören Alper, biraz da demagoji yaparak “böyle bir gecede evde kalıp kağıt oynamak, baskılara karşı koymak ve özgürlüğünü yaşamakla eşanlamlıdır!” derken, eşi ikinci çocuğunu doğurmak üzere olan Kaan, tabiî ki eylemcilerden yana olduğunu, ancak ikinci kez baba olmanın sorumluluğunun sokağa inmesine engel olduğunu söyler.

Altan ise, sokağa çıkıp polisin kovaladığı gençlere yardım etmek yerine evde kalıp poker oynamaya şiddetle karşı çıkar. Polis müdahalesinden kaçan iki kız eve sığındığında kaybolan arkadaşlarını bulmaya yardımcı olmak üzere Altan ile Rafi onlarla beraber sokağa çıkar. Başta çekimser duran Rafi’nin kararlılığına karşın, eyleme geçme anında tırsan Altan geri döner. Defne’nin ayağı yaralı şekilde, eylemci mi polis mi olduğu anlaşılmayan yakışıklı bir yabancının (Berk Hakman) kollarında eve dönmesiyle işler iyice karışır.

Görüldüğü gibi, Gezi gecesinde geçmesine rağmen “Taksim Hold’em” Gezi olaylarını değil, olayları geri plana çekerek, insanların kriz anındaki duygularına ve davranışlarına odaklanan evrensel bir öykü anlatıyor. Çok zeki diyaloglardan oluşan kara komedi tonundaki parlak senaryo, hepsi de birbirinden iyi olan gençlerin müthiş sağlam toplu oyunculuklarıyla desteklenerek soluk soluğa izlenen bir filme dönüşüyor. Tek mekânda geçmesi, çok fazla olay içermemesi izleyiciyle her bir karakter arasında heyecan verici bir empati oluşmasına önayak oluyor.

Önce sinemada izleyip beğendiğimiz, geçen yıl “Aşk Delisi” ile üst düzey tiyatro oyuncusu olarak çıhayran olduğumuz Berk Hakman, on parmağında on marifet bir sanatçı. Filmin kilit karakteri Fuat’ı büyük başarıyla canlandırmakla yetinmeyip, final jeneriği boyunca akan filmin tek müziğini, bestelediği “Texas” adlı şarkıyı çalıyor ve söylüyor.

Bitmekte olan bu sinema – tiyatro sezonunda, bugüne kadar pek karşılaşmadığımız bir olay da, sinemadan tiyatroya bir uyarlama yapılması oldu. Genel beğeniye hitap eden sıradan filmlerle isim yapmış orta karar İtalyan sinema yönetmeni Paolo Genovese’nin senaryosuna da katılarak yönettiği, “Perfetti Sconosciuti / Kusursuz Yabancılar” (2016), aralarında ülkesinin en saygın sinema ödülü David di Donatello’da en önemli 13 ödülü kazanınca dünya çapında ün kazanmış, filmin uyarlama hakları pek çok ülkeye satılmıştı.

Filmin Türkiye haklarını ilk çıktığında satın almış olan Ferzan Özpetek’in yapımcılığını yaptığı, Serra Yılmaz’ın yönettiği “Cebimdeki Yabancı” adlı uyarlama, bu yıl sinemamızda çekilmiş az sayıda düzeyli güldürüden biri olan eli yüzü düzgün bir çalışmaydı. Tek mekânda geçen yedi karakterli öykünün tiyatroya çok güzel yakışacağını fark eden Kerem Pilavcıoğlu’nun “Mutluyduk Belki Bugüne Kadar” adıyla tiyatroya uyarladığı, Ahmet Sami Özbudak’ın yönettiği Tophane’de bir loftta sahneye konan oyun, sezonun olmazsa olmaz tiyatro olaylarından biri olmuştu.

Ortakoltuk komşum Yazgülü Aldoğan gibi ben de, sinema tadını her an verebilmiş de olsa, yapısı icabı, “Taksim Hold’em”in de çok etkileyici bir tiyatro oyununa dönüşeceği kanısındayım. Bizden söylemesi. Çok sayıda üst düzey yerli filmle bizi mutlu eden bir sezonun en iyilerinden.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here