Transit

SAVAŞTA İNSAN DEDİĞİN NEDİR Kİ.. ZARARLI OT, SÖKER ATARSIN!

Savrulup giden hayatları anlatan Transit, mülteci sorununu derinden yaşayan ülkemizde zihinlerde soru işaretleri yaratıyor.

Transit, adı üstünde transit yaşamları anlatan, anlatırken de hayli akıl karıştıran bir film. Kim kimdi, burada ne arıyordu, nereden nereye gidiyordu ve gidebilecek mi? Kökleri kalmamış insanlar, Transit’in kahramanları. Tam da günümüz dünyasının mülteci sorunlarıyla ve Ege Denizi’nde batan zodiakların içindeki çocuk cesetleriyle karşı karşıya kaldığı bir ortamda, tarihe savruluyoruz. Bitmez tükenmez bir konu zenginliği içeren 2. Dünya Savaşı’na.

Fransa, Almanlar tarafından adım adım işgal ediliyor. Ama hayret, işgalden kaçanlar arasında Almanlar da var ve ben bu bağlantıyı anlamakta zorluk çekiyorum? Alman yönetmen Christian Petzold, yazar Anna Seghers’in hikayesini filme çekerken ne kimliği kendine ait, ne bulunduğu yere ait kahramanlarının peşinde, seyirciyi de her an şaşırtmayı başarıyor.

Aday olduğu Altın Ayı’yı alamasa da gösterildiği her yerde seyircisinin kalbinde taht kuran Transit, konusu, oyuncuların seçimi, ustalığı ve şiirsel görselliği ile, dahası savaş ortamında olmasına rağmen naifliğiyle, usta işi bir film ve etkisi üzerinizden uzun süre gitmiyor. Franz Rogowski’nin canlandırdığı Georg, yakışıklı da değil, entelektüel de.. Futbol oynamayı seven bir tamirci, sıradan bir adam.

Lyon’u işgal etmek üzere olan Almanlardan kaçmak için paraya ihtiyacı olduğundan bir yazara mektup ulaştırmayı kabul ediyor. Ne var ki, otel odasına gittiğinde cesediyle karşılaşıyor. Ama artık parası, bir yazar kimliği ve farkında olmasa da ona kaçış imkanı sağlayacak bir Meksika vizesi vardır. Hatta onu Marsilya’da bekleyen bir karısı. Yetmiyor, bir de yoluna çıkan ve bir türlü kıyıp da bırakamadığı hasta bir çocuk ve dilsiz annesi.

Georg, kalacak yer mi bulsun, yiyecek ekmek mi, son kalan parasıyla çocuğa top mu alsın, annesini mi kurtarsın, yoksa yazarın karısına vize mi alsın derken konu iyice karmaşıklaşıyor. Hikayeye girip çıkan herkes ayrı bir fenomen.. O güzelim köpekleri Amerika’ya götürmeye çalışan yardımcı kadın, köpekleri satıp mı aldı o şampanyayı? Bir gün herkesin başına gelecek mi bir konsolosluğun kapısında son kalan parayla yalvar yakar vize beklemek ve bu ülkeden kaçmak için canını bir gemiye atmak? Ve bir Zodyak değil de koca bir gemi olsa bile o geminin batma ihtimali!

Georg, gitmek mi zor, kalmak mı ikilemleri arasında kaderin salıncağında sallanırken film de bitiyor. Hem de sizi de kararsızlıklar içinde bırakarak: Georg kimdi ve niye artık kompozisyon yazmayacak? Şu topuk sesleri, yazarın karısı Marie’nin mi, kahvenin kapısı açılınca içeri o mu girecek? Küçük çocuğun astımına dağ havası mı iyi gelir kortizon mu, ya dilsiz annesi parayı nereden bulacak? Sonu nasıl bitti hatırlamıyorum. Zaten önemi de yok. Bildiğim bir şey varsa, savaşın insanları nasıl hiçleştirdiği ve köklerinden savurup zararlı otlar gibi nasıl sağa sola savurup yok ettiği böyle de anlatılabilir. Transit, sinema tadında film seyretmek isteyenlere gelsin!

Film notum:

3 YORUMLAR

  1. Evet, epey karışmış film. 1940 lı yıllarda 2000 binli yılların taksisini ve otomobillerini izleyip suyun pet şişeli halini de görmüş olduk.

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here