Val Kilmer Anısına

EFSANEVİ FİGÜRLERE HAYAT VEREN İSİM ARAMIZDAN AYRILDI : VAL KİLMER

1 Nisan günü aramızdan bir büyük oyuncu daha ayrıldı : Val Kilmer! İlk defa kendisiyle tanışmamız, artık ‘kült’ mertebesine ulaşmış ‘Top Secret’(1984)ile oldu ama Kilmer, beyaz perdeye bu çarpıcı ‘girişe’ saplanıp kalmadan, ardında her zaman istikrarlı bir başarı çizgisi yakalayamasa da 100 filmi aşan bir kariyer ve tartışmasız birçok unutulmaz performans bıraktı…

65 yaşında hayata veda eden Val Kilmer’ı kendi jenerasyonunun oyuncusundan ayıran birçok nokta vardı: ilk olarak kendisi doğal olarak yakışıklı olsa da asla fiziğini ön plana çıkarmayı seçmedi, oyunculuğunu asıl değer noktası olarak göstermeyi denedi. Aslında ‘temiz’ ve masum sayılabilecek yüzü onu birçok ‘romantik komedi’ filminde başrole taşımaya yeterdi ancak o, daha çok bu imajını değiştirmeye, çeşitlendirmeye ve bir anlamda daha karanlık ve esrarengiz bir tarafa çekmeye çalıştı.

İkinci ayrıştırıcı nokta şuydu : Kilmer’ın sakin görüntüsünün ardında her zaman yırtıcı, başıboş, serseri ve adeta iç şeytanlarıyla boğuşan bir havası vardı ve bu karanlık taraf kariyerinin birçok dönüm noktasında belirleyici oldu.

TOP SECRET

GÖKLER BİZİMDİR!

Üçlü yönetmen (ZAZ) imzalı ‘Top Secret’te deli dolu, çılgın bir rock star, Dick Rivers’ı canlandırdıktan sonra Kilmer ikinci önemli rolünü, o zaman bir ‘yıldız’ olma yolunda hızla ilerleyen Tom Cruise’un yanında ‘Top Gun’(1986) filminde buldu. Film, doğal olarak ‘aslan payını’ Cruise’a veriyor ve onun ününe ün katıyordu ama onun filmde asıl rakibi ‘İceman’ı canlandıran Val Kilmer’ın performansı da oldukça dikkat çekiciydi. Hatta bizce bu iki oyuncuyu kıyaslarsak birinin yakışıklılığıyla (Cruise) diğerinin ise daha çok oyunculuğuyla öne çıktığını söyleyebiliriz!

Kilmer, bu ‘anti-kahraman’ daha doğrusu bu ‘asıl kahramanın karşısında olma’ duruşunu birkaç sene sonra ‘Willow’ filmindeki rolüyle perçinleştirdi. Ron Howard’ın yönetmenliğinde ve senaryosunda George Lucas’ın imzası olan bu tarihsel dönem filminde hayat verdiği Madmartgan şövalyesindeki başarısı o kadar etkileyiciydi ki bir anlamda asıl kahramanı canlandıran (Willow) Warwick Davis’i bile gölgede bırakıyordu. Ardından oyuncuyu başarılı bir ‘film noir’ örneği olan ‘Kill me again’ filminde izledik. Daha sonrasında hayatını birleştireceği Joanne Whalley’le baş rolü paylaştığı bu filmde ikili, adeta ‘elektrik saçan’ bir çifti canlandırdılar. Belli ki sonrasındaki uzun birlikteliklerinin ilk emareleri daha bu ilk ortak deneyimlerinde kendini gösteriyordu.

TOP GUN

‘AN AMERİCAN POET’…

Val Kilmer’a belki de ‘kariyer rollerinden’ birisi Oliver Stone’un 1991 yılında çektiği ‘The Doors’ filmiyle geldi. Oscar Akademisinin anlamsızca ‘sırt çevirdiği’ bu film, belki de şu aralar Hollywood sinemasının sık sık değişik örnekler sunduğu ‘biopicler’ arasında ilk sıraya yerleşecek bir yapımdı. Kilmer, dünyaca ünlü ‘The Doors’ grubunun solisti Jim Morrison’u canlandırıyordu ve oyuncunun hem efsanevi şarkıcıyla fiziki benzerliği hem de sergilediği performans görmelere sezaydı. Beyaz perdede adeta kanlı canlı, gerçek Jim Morrison’u izliyor ve onun yükselişini, bunalımlarını, esrarengiz ve zaman zaman dengesiz iç dünyasını ve yükseldikçe kendini yavaş yavaş da tüketen hayatının detaylarını görüyor ve bu kadar gerçekçilik karşısında adeta sarsılıyorduk! Dediğimiz gibi Akademinin bu performansa bir adaylık bile vermemesi bizce Oscar ödülleri tarihinin en büyük ayıplarından biridir!

Kısa bir süre sonra ‘True Romance’(1992) filmi geldi : Tony Scott’un bu filminde iki başıboş, genç çift kazara buldukları bir bavul dolusu uyuşturucuyu alarak yollara çıkıyor ama peşlerine de azılı bir mafya çetesi takılıyordu. Başrollerde Christian Slater ve Patricia Arquette olsa da filmde Gary Oldman, Dennis Hopper, Brad Pitt, Christopher Walken gibi birçok usta oyuncu ufak rollerde boy gösteriyordu. Val Kilmer da burada kendine yer buldu ve nerdeyse yüzünü hiç göstermeyerek sadece beden dili ve sesiyle başkarakterin hayal dünyasında ‘rehberlik’ eden bir Elvis Presley çizmeyi başardı. Clarence’ın (Christian Slater) neden Presley hayranı olduğunu ve onun için ne ifade ettiğini daha iyi anlıyorduk!

THE DOORS

EFSANELERE DEVAM…

Ardından Kilmer başka ‘efsanelere’ de hayat vermeye devam etti: yönetmen George P. Cosmatos’un ‘Tombstone’(1992) adlı western filminde yaklaşık yarım düzine ünlü (veya sonradan ünlenen) isimlerden biri de oydu ve Doc Holliday adlı maceraperest, alkolik, veremli ama tarihin en ‘hızlı’ silahşoru rolünde bir kez daha bütün oyuncuları gölgede bırakmayı beceriyordu.

Artık yıldızı iyice parlamış olan Kilmer yüksek bir tempoyla büyük bütçeli filmlerde rol almaya devam etti ama bunların çoğu ne yazık ki vasat hatta başarısız sonuçlar vermeye başladı : Joel Schumacher’in grotesk ‘Batman Forever’ında (1995) sadece kendin kurtarmayı beceriyordu. ‘Dr Moreau’nun adası’(1996) ise onun ve Marlon Brando’nun varlığına ve yönetmen koltuğunda John Frankheimer’ın oturmasına rağmen çeşitli nedenlerden dolayı (Brando’nun bitmeyen kaprisleri, asla tam olarak şekillenemeyen senaryo vb.) başarısız oldu. ‘The Saint’ (1997) filmi yine ritmi düşük, pek bir özellik taşımayan bir (televizyon serisi uyarlaması) yapım olarak kaldı. Bu süreçte belki sadece bizce biraz hakkı yenmiş olan ‘The Ghost and the Darkness’ (1996) ve tabii ki ‘Heat’ (1995) filmlerini ayrı tutabiliriz : Özellikle Michael Mann’in filminde bir anlamda ‘üçüncü rolü’ oynamasına rağmen başrolleri paylaşan Al Pacino ve Robert de Niro gibi iki dev ismin yanında asla ezilmedi ve çizdiği karizmatik imajı ve sert, soğuk ama bir o kadar da kırılgan psikolojisiyle çok üst düzey bir performans sergiledi.

TOMBSTONE

DÜŞÜŞ VE SON SALVOLAR…

Sonrasında kötü tercihler ne yazık ki devam etti : öyle ki 1997 yılından nerdeyse 2004 yılına kadar aklımızda kalan filmler olarak sadece usta oyuncu Ed Harris’in oynadığı ve yönetmenliğini üstlendiği ‘Pollock’(2000), göreceli olarak kaliteli olabilecek suç filmi ‘Salton Sea’(2002), büyük oyuncularıyla dikkat çeken gizem filmi ‘The Missing’(2003) ve 2004 yılında rol aldığı ‘Spartan’ filmlerini sayabiliriz. Geri kalanlar kolayca ‘unutulabilir’ yapımlardır.

2004 yılında uzun zaman önce beraber çalışmış olduğu Oliver Stone onu tekrar çağırdı. Bu defa ‘Alexander’ filminde Büyük İskender’in babasını oynuyordu. Yan olsa da önemli bir karakterdi. Bir sene sonra eğlenceli, heyecanlı ve dinamik ‘Kiss Kiss, Bang Bang’ adlı macera filminde rol aldı. Sonrası ise ne yazık ki tekrar bir boşluğa düşüştü. Kilmer bu süreçte yine büyük bir verimlilikle çalışmaya devam etti ama nerdeyse hiçbiri aklımızda kalmadı desek abartmış olmayız!

BATMAN FOREVAR

2016 yılında ise hepimizi üzen bir haber geldi : Kilmer gırtlak kanserine yakalanmıştı ve sesini yavaş yavaş kaybediyordu. Artık kendisini beyaz perdede görme şansımız bitmişken Tom Cruise bizce çok hoş bir ‘jest’ yaptı ve ilkinden tam 36 sene çektiği ‘Top Gun : Maverick’ filminde ona tekrar aynı rolü oynama şansını verdi. Tabii ki hikaye icabı Kilmer’ın canlandığı ‘İceman’ artık emekli olmuş ve evinde istirahate çekilmişti ama sesi yapay zeka tekniğiyle oluşturulmuş olsa da onu son bir defa beyaz perdede görmemiz son derece heyecan vericiydi.

Evet, bir zamanların Jim Morrison’u, Doc Holliday’i, Elvis Presley’i bizi bırakıp gitti. Ama beyaz perdede de olsa onlarla bizi tekrar buluşturan Val Kilmer’ın performansları hoş bir veda olarak kalacak!

Hoşçakal ve teşekkürler Val!

POLLOCK
THE SALTON SEA
KİSS KİSS BANG BANG

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz