Gerçekçi öykü, iyi bir sunum

Ömer Kavur‘un 1974 yılında çektiği, ilk uzun metrajlı filmi “Yatık Emine“nin başarısı nereden geliyor dersiniz? Bunda kuşkusuz çok erken kaybettiğimiz, Paris’te ciddi sinema eğitimlerinden geçen ve sinemamızın en özgün isimlerinden birisi olan Ömer Kavur‘un katkısı yadsınamaz muhakkak. Ancak ben özellikle iki etkiyi vurgulamak istiyorum : Bunlardan ilki, filmin öyküsünün büyük öykü yazarı Refik Halid Karay‘ın o muazzam Türkçesi ile yazdığı “Memleket Hikayeleri“nden alınması, ikincisi ise ilk filmi olmasına karşın, “Emine” rolünün hakkını tam manası ile veren Necla Nazır‘ın o büyük oyunculuğu.

REFİK HALİT KARAY

Türkçe’nin Zirvesi: Refik Halit Karay

Refik Halid Karay, 1888 yılında İstanbul’da doğar. Maliye Nezareti’nde çalıştıktan sonra, kendisini daha çok edebiyata verir. Servet-i Fünun ve Tercüman-ı Hakikat‘ta yazıları çıkar önceleri. Özellikle Kurtuluş Savaşı sonrasında 150’likler arasında sayılmasına neden olan iki önemli özelliği daha vardır. Bunlar, Posta ve Telgraf Umum Müdürlüğü yapması, ki Kurtuluş Savaşı’nın en mühim iletişim aracı telgraflardır, diğeri ise Milli Mücadele sırasında Alemdar, Sabah ve Peyam-ı Sabah gazetelerinde “Kirpi” müstear namıyla yazdığı Kurtuluş Savaşı aleyhtarı yazılarıdır. Karay, yeni bir savaştan ümitsizdir. 1922’de, yurtdışına sürgüne gönderilir. Bu onun ilk sürgün hali değildir aslında. Daha önceki tarihlerde de, İttihat-ı Terakki iktidarı döneminde imparatorluğun muhtelif yerlerine, Sinop’a, Çorum’a sürgüne gönderilmiştir. İşte “Memleket” ve “Sürgün Hikayeleri” bu zoraki ikâmet hallerinin tezahürüdür. 150’likler arasına katılarak, ki bunlar arasında çok sevdiği filozof Rıza Tevfik de vardır, Halep ve Beyrut’ta uzun süre ızdıraplı sürgün günlerini yaşar. Ne var ki, sürgün yıllarında Cumhuriyet inkılaplarına ve idaresine sadık olduğunu her mecrada belirtmekten yüksünmemiştir.

Atatürk de en sevdiği yazarlar arasında hep Refik Halid Karay‘ı saymıştır. Oysa, özellikle Refik Halit Karay‘ın sürgün döneminde yazdığı “Deli” isimli eserini, kendisi aleyhineymiş gibi gösteren kişilere Atatürk katılmaz, hikayenin güçlü ve gerçekçi yerleri olduğunu belirtir. Atatürk hayattayken çıkarılan afla yurda döner. Gazi‘nin ölümünden sonra da hep olumlu konuşur onunla ilgili, bu özünde fikrinden dönmek değil, gerçek bir samimi hissin yansılarıdır, şöyle belirtir: “…yabancı illerde, bana değil, en inatçı ve geri kafalı bir muhalife bile Atatürk, Türk olmanın gurunu zorla taşıttı ve onu gönderdiği gurbette, gurbetten çok fena olan mili miskinlikten kurtardı. Ben o milli gururla yaşadım ve belini doğrultmuş vatanıma o sayede beli bükülmemiş, dinç ve şevkli döndüm.” Gazetecilik yapmaya ve edebi eserler yayımlamaya devam eder. Çete, Sürgün, İki Bin Yılın Sevgilisi, Bugünün Saraylısı isimli eserleri filme alınır.

Bu denli eserlerinin sinema ya da dizilere konu edilmesinin sebebi, eserlerindeki gözlem gücünün, tıpkı bir kamera gibi oldukça gerçekçi şekilde yazıya nüfuz edebilmesindeki maharetidir. Hiçbir ayrıntı, yazı merceğinden sıyrılmaz. Anadolu insanını, hiçbir kayıt altında olmaksızın, tam bir dil zenginliği içinde, oldukça akıcı bir üslupla yansıtır eserlerine. “Yatık Emine” filminin sinemamızın en beğenilen yapımlarından biri olmasının nedeni, gerek anlatım dilinin sadeliği, gerekse gerçekçiliğinden asla ödün vermez, muhalif bir yaklaşımla içeriğin doldurulmuş olmasında olduğunu kabul etmek gerek. Refik Halid, tam bir yazı emekçisidir bunun yanı sıra. Döneminde bir çok yazar, sözgelimi bir Yahya Kemal, Yakup Kadri, Memduh Şevket Esendal, Hamdullah Suphi Tanrıöver büyükelçilik ya da mebusluk görevleri nedeni ile başka işlerle de geçimlerini sağlar ve meşgul olurlarken, Refik Halid, sürgün sonrasında da, Aydede, Tan gibi gazete ve dergilerde düşüncelerini, roman tarzı eserlerini, sadece yazmak eylemiyle sunmaya devam etmiştir.

Mükerrir Sürgün Refik Halit’ten, Hazin Sürgün Emine’ye…

Yatık Emine” öyküsü, 1919 yılında yazılmış. Filmi izleyenler bilirler, zaman ve mekân tam olarak belli değildir. Hikaye’de, Ankara’ya yakın bir kasabadan bahsedilir. Ancak filmde bir kasaba ismi de sunulmaz izleyene. Oldukça kasvetli, kendi içine kapanık, sathi bir ahlak prensibi ile hareket eden kasaba ahalisi yansır kâh kahvede, kâh düğünde. Buradan hareketle kasabanın çeşitli yönleri ile tipolojisini çıkartmak mümkün. Jandarma Komutanı Sabri’yi (Mahmut Hekimoğlu) ailesi ile yazışırken görürüz ilkin. Sonra odaya jandarma eşliğinde çok hoş bir bayan gelir. Emine (Necla Nazır) hakkında sadece sürgüne geldiği ve “kötü kadın” olduğu ilk bilgileri sunulur. Gerek öyküde, gerekse filmde Emine’nin geçmişini bilmeyiz, esasında bilmemiz de çok gerekmez. Emine, hep başı öne eğik, söyleneni hep kabullenen yapısı ile ezilen kadın figürünün somut bir örneği olarak karşımızdadır. Sabri, Emine’nin kadınlar koğuşuna götürülmesi emrini verir. Ne var ki, Emine’nin erkekleri baştan çıkarttığını düşünen kadın mâhkumlar öldüresiye döverler Emine’yi.

Kaymakam’ın (Renan Fosforoğlu) talimatı ile bu kez memurun odasında ev hizmeti görmesi karşılığı yerleşmesini söyler. Ancak bu kez ihtiyar adamın tecavüz girişimine maruz kalır. Fakat, büyük bir önyargı vardır ona karşı, mağdurken suçlanan olur bu kez de. Yine erkeklere musallat olduğu iftirası atılır onu döven mahalleli tarafından. Yara bere içerisinde götürüldüğü hastane, ne de hazin tablolar sunar bize. Hastanede, Emine’ye yatağı, ölen bir kişiyi yataktan kaldırarak, o an öldüğünü farkederek verirler mesela. Emine hep susar. Gözleri tam bir tevekkülün yansımalarıdır. Ağzından hep “şükür” kelimesi çıkar o kısık ses tonuyla. Buna da şükür, yaşıyordur ya. İlk kez kısmen Jandarma Komutanı dışında insani yaklaşım ile karşılaşır. O da Gürcü Server (Serdar Gökhan)’dir. Emine gibi sürgünlerdendir. Server, gerek görüntüsü, gerekse de insani yaklaşımı ile zaten köy efradından olmadığını hemen hissetirir. Onun da günahı meşrutiyet yanlısı olmasıdır. Emine’yi tedavi eder, yemek hazırlar, ayı taklidi yaparak yüzü hiç gülmez Emine’nin yüzünü de güldürmeyi başarır muziplikleriyle. Hatta doktorla (İsmail Hakkı Şen) konuşarak orada kalmasını da sağlar. Ne var ki, o herşeyi bilen köy ahalisi buna da tahammül etmezler. Kaymakama çıkarlar.

SERDAR GÖKHAN-NECLA NAZIR

Jandarma Komutanının yardımı ile şehir dışında bir ev bulunur kendisine. Ancak ev nasıl bir evdir, düşman başına! Yıkık, virane, tıpkı imparatorluğun son halleri gibidir bu mekan. Server gelir, eve eşyalar alır, yemekler getirir. Çalışmaya ihtiyacı vardır Emine’nin. Kimse iş vermez. Adını duyan kapatır kapıyı. Bir tek Deli Arzuhalci namlı (Bilal İnci) kişi ona şefkatle yaklaşır. Derdini geçirir arzuhaline. Ancak bürokrasi de kördür ona. Yalnızca bürokraside Jandarma Komutanı insaflıdır kendisine. Ekmek tarhını verir. Ne var ki, bir süre sonra sözde ahlâkçılığı ile Osman Alyanak‘ın oldukça kötü bir figürü başarılı olarak oynadığı fırıncı bu ekmeği de vermez, tarhını keser. O güzel, masumlar masumu Emine’nin yatıklığı da bu talihinden gelmez mi zaten? Bahtı da yatıktır, bununla birlikte hakkını da aramaz hiç, boyun eğer hep, başını yana yaslar. Bir süre sonra bir iftira üzerine, tek dayanağı Server de sürgüne gönderilir. Jandarma Komutanı’nın ise teftişi çıkar, o da kasabadan ayrılmak durumunda kalır. Emine artık tek başınadır, açtır. Sonu Türk sinemasının en trajik filmlerine aday bir sonla biter, acı çok büyüktür.

Herkesin kapıyı kapattığı, o açlıkla boğuştuğu, sanrılı Emine’nin bu halleri bir yönüyle Norveçli yazar Knut Hamsun‘un “Açlık” romanını da anımsatır, kahramanlar arasında kimi yönleri ile benzerlik kurmak mümkündür. Yazımın başında belirtiğim gibi oyunculuklar iyi, ancak bence Necla Nazır sinemamız tarihinin en iyi kadın rollerinden birisini bu filmdeki performansıyla gösteriyor. Filmin kostümleri de oldukça gerçekçi. Zaten kostümler konusunda ünlü popüler tarihçilerden Reşad Ekrem Koçu‘ya danışıldığını biliyoruz. Arif Erkin tarafından yapılan filmin müzikleri dönemin belirli kısıtlılıkları içinde olsa da, özellikle trajik hali yansıtan, Anadolu toprağıyla da uyumlu formuyla oldukça başarılı. Tarihsel film ve eser uyarlamaları konusunda çok da parlak örneği olmayan sinemamızın, eli yüzü düzgün, başarılı bu filmini, şu ana dek seyretmeyenlerin muhakkak izlemesi gereken bir yapım, Yatık Emine.

Aynı zamanda, Anadolu gerçekçiliğini ve İstanbul Türkçesini tereddütsüz kabulle en iyi kullanan yazarını anımsamak için de iyi bir fırsat. Mükerrir sürgün Refik Halit‘ten, hazin sürgün Emine’ye uzanan seyretme ve okuma süreci olursa çok büyük bir kazanım içinde olur o kişi. Sürgün ve gurbetin ne olduğunu bilmek bakımından mesela. Ne diyordu, Sürgün’de Refik Halit, haksız mı? “…gurbetteki için en büyük azap, tek başına bir otel odasında kapanıp kalmaktır. Pencereden giren her ses ve her koku eski hatıraları bir sel taşkınlığıyla beyne hücum ettirir. Neler düşünmezsiniz? …hepsini bütün teferruatıyla, teessür ve tahassürleriyle, bir nöbet esnasındaki gibi…

MAHMUT HEKİMOĞLU-NECLA NAZIR

Yönetmen : Ömer Kavur

Senaryo : Turgut Özakman, Ömer Kavur

Orjinal Hikaye : Refik Halit Karay

Müzik : Arif Erkin

Oyuncular : Necla Nazır, Serdar Gökhan, Mahmut Hekimoğlu, Bilal İnci, Atilla Ergün, Osman Alyanak, Güzin Özipek, Renan Fosforoğlu, Nubar Terziyan, Ahmet Turgutlu, Zeki Alpan

Türkiye / Dram / 90 Dk.

NECLA NAZIR
NECLA NAZIR-BİLAL İNCİ
ATİLLA ERGÜN
Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here