Yaz Işığı
FİLMDE GÖZÜNÜN GÖRDÜĞÜ HER ŞEY EKSİK
Gereğinden fazla kamera oyalanmaları, alt zemini iyi işlenmemiş yan karakterler, aile içi girdaplara üstünkörü atılan bakışlar, ne için yazıldığını anlamakta zorluk yaşadığım hikaye parçaları ve kaza olayının sorumlusunun açık / net bir şekilde verilmeyişi “Yaz Işığı” filmini izlememin sonrasında salondan hoşnutsuz ayrılmama sebep oldu.
Hikayesi
Prömiyerini 44. İstanbul Film Festivali’nde yapan ve Kerem Kuşçu’nun yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği çıkış filmi “Yaz Işığı”, 15 Ağustos itibariyle sinema perdesinde seyircisiyle buluştu. İstanbul özelinde hala birkaç sinemada gösterimde olduğu için izleme fırsatı yakaladığım filmin, bir “ilk film” olarak değerlendirildiğinde fena olmadığı söylenebilir. Oyuncu kadrosunda, Zuhal Gencer Erkaya, Levent Can ve Nehir Erdoğan gibi tecrübeli isimlere denk gelirken, daha önce rastlamadığımız ve izleyiciler için yeni yüzler olan Aytuğ Akdoğan ile Kıvanç Kürkçü filmin başrol oyuncularını oluşturuyor. Yaz mevsiminde geçen hikâyesinin tamamı Çanakkale ilinin merkezinde ve Bozcaada’da tamamlanmış filmde, geride bırakmaya hazırlanırken mevsimin son esintilerini hissetmek mümkün.
“Yaz Işığı”, hayatını İstanbul’da devam ettiren, 40’lı yaşlara yaklaşan ve henüz ressamlık kariyerinin başındaki Erdem’in doğup büyüdüğü ve annesi ve kız kardeşinin hala yaşamını sürdürdüğü Çanakkale’ye iki haftalığına gidişini, karıştıkları trafik kazası sonrasında aralarındaki iletişimi tamamen sonlandırdığı fakat bir dönem çok yakın bağ kurduğu ve üniversiteden arkadaşı olan Arda’nın Bozcaada’daki resim sergisinin açılışına katılmaya karar verişini, Arda ile birlikte yaptığı ölümlü trafik kazasında aşık olduğu kızı kaybedişini ve arkasında bıraktığı geçmişiyle yeniden karşılaşmak için bir ortam hazırlayışını konu ediniyor.
Uzun Zaman Sonra?
Filmde; Erdem’in kazanın akabinde çok yakın arkadaşı / dostu Arda’yı da içerecek şekilde tüm yaşamını geride bırakarak İstanbul’a yerleşmesi ve ailesini de nadiren ziyaret etmesi nedeniyle Çanakkale’de onu, Arda’yı ve kazada yitirdiği sevdiği kadın Zeynep’i tanıyan sosyal çevresiyle olan ilişkisini sınırlı bir konuma taşıdığı halde iki haftalığına geldiği bu şehirde sosyal arkadaşları ile tekrar bir araya gelişini izliyoruz. Özlemin hakim olduğu, eski anıların anıldığı, birbirlerinin hayatlarına / kişiliklerine dair bilgilerin paylaşıldığı, kasıntı yeni hayat arkadaşlarının bulunduğu ortamlara kıyasla daha rahat cümlelerin sarf edilebildiği ve kahkahaların yüksek sesle atılmasında bir sakıncanın görülmediği bir sohbet ortamı oluşsa da, havada nahoş bir koku var seyircinin üzerine bulaşan. İçeriğine dair herkesin fikir yürüttüğü ama kimsenin dile getirmeye cesaret edemediği trajik kazadan geliyor bu koku. Yiyip içtikleri masanın örtüsünün altında gizli kalan ve kaldırıldığında masanın üzerinde bulunan geçmiş lekelerinin çıkmasına sebebiyet verecek cinsten. Kuşçu’nun arkadaş grubu sahneleriyle, anlaşılması güç huzursuzluğu, yapaylığı ve bir şeylerin eksik kalmışlığı duygusunu iyi yansıttığından bahsetmek olası.
Yakınlaşırken Uzaklaşmak
Arkadaş grubundaki bir kadın arkadaşının parlaklığının büyüsüne kapılıyor Erdem. Güzel gülüyor, eğlenme biçimiyle masayı tek başına idare ediyor ve geçmişte Zeynep’i romantik hayatının merkezine koyduğu için onun yenice dikkatini çekiyor. Bu çekimle birlikte bir başlangıç yapma niyeti gütse ve yakınlaşmalarının mevzu bahis olduğu danslar/ev ziyareti yapsa da adım atmaktan imtina ediyor. Erdem’in yakınlaşma isteğine rağmen geri çekilme halini tam olarak adlandıramıyoruz. Bu durumda, yaşantılamaktan ziyade istek/arzuların varlığından beslendiği, yaşadığı hayal kırıklıklarının onu yeni başlangıçlar yapmaya dair endişelerinin mevcut olduğu bir özel alanda pozisyonlandığı, Zeynep’i de tanıyan ve onun ölümüyle ilgili tahminleri olan bu kadına karşı mahremiyetini ya da anılarını korumak amacıyla bir adım daha ileri gitmek istemediği ve hislerinin kıyısında kalarak bir denizi seyreylercesine onu seyrettiği çıkarımını yapabiliyoruz.
Yerleşmek: Bir Eve mi Kendine mi?
Erdem’in iki haftalığına yaptığı ziyaretinde, aile bireyleriyle niyetini paylaşmadığı halde Çanakkale’ye daimi dönüş yapmayı ve yerleşmeyi hedeflediğini ve bu mahiyette bir emlakçı ile iletişim kurarak bazı kiralık evleri gezdiğini görüyoruz. Gezilen bu evlerde, ev sahibinin alt katta yaşaması, evin küçüklüğü ya da merkeze olan uzaklığı gibi çeşitli bahanelerle ev tutmayı ertelediğini fark ediyoruz. Çünkü, ev tutma düşüncesi ile buradaki yaşantılarıyla yüzleşmeye çabalama hali birbiriyle paralel ilerliyor. Yüzleşmede başarılı olacağına dair umudu ev bakmaya devam etmesine, başarısız olduğuna dair olumsuz hisleri ise evi tutmaktan vazgeçişine bağlanıyor. Geçmiş bir yaşantı ile birleştirilen her yeni yaşam girişiminde ve iki parçanın görünmez iplerle birbirine sıkıca bağlandığı her durumda olduğu haliyle, karakterin kafası kendisine de itiraf etmediği şekilde karışıyor ve bizler de filmin bu karmaşasının ve yolculuğunun içerisinde yol alıyoruz. Erdem yerleşme planlarına dair atılımlarını içselleştiremiyor ve içselleştiremediği için de hayata geçirmeyi sürekli olarak öteliyor. Aradığını bulamadığı, geçmişinin yükünü sırtında taşımaya gönüllü olmadığı ve aidiyetsizliğine gözlerini kapattığı aşamada da, bir eve yerleşme motivasyonu bir süre sonra kendisine yerleşme motivasyonuna evriliyor.
Tutunulan İdealler / Hayaller
Filmin ortalarına doğru, Erdem’in üniversitedeki akademisyen hocaları ile buluştuğu, onlarla akademi düzeni ve resmin pratiği hakkında konuşmalar yaptığı ve hocasının sanat galerisinde bir sergi açmada dikkat etmesi gereken püf noktalarla ilgili bolca ikazlarda bulunduğu sahnelere denk geliyoruz. Hocasının resmin ve resmi sergilemenin ticari boyutlarını da vurguladığı bu sahnelerde, Erdem’in öğrencilik dönemindeki kişilik yapısı, herhangi bir konuda sergilediği yaklaşım tarzı ve Arda ile kurduğu yakın arkadaşlık ilişkisine dair bilgiler ediniyoruz. Hocasının mesleğe dair attığı yüksek nutuklar, bir yandan “artık” bir meslektaş olarak hocasını ziyaret eden kimliğinin, bazı konularda hala eksiklerinin olduğunu düşünmesinden dolayı yaşadığı yetersizlik hissiyle aşınmasına yol açarken; diğer yandan geçmişin yansımalarından biri olan hocasının varlığını bir geçmiş tetikleyicisi olarak karşısında sıklıkla görmeye hazır olmadığını kavramasına sebebiyet veriyor. Dolayısıyla, Erdem’in İstanbul’da yaşayan, işinde umut vaat eden ve geleceği parlak ressam imajı, “ötekilerce” onaylanmayışına bağlı törpüleniyor ve kendisiyle barışık/iyi hissettiği özellikleri Çanakkale’de bir hayalet olarak bıraktığı kişilerce zarar görüyor.
Aile Düzenleri/İç Dinamikler
Film içerisinde, Erdem’in çoğunlukla yalnızca uyumak için kullandığı evinde, eve ait bir tablo gibi duran, onun kişisel alanına müdahale etmeyen, yaşamındaki diğer insanlarla geliştirdiği bağlardan aldığı yaraları sessizce iyileştiren, hatır güden ve sert yanlarını yumuşatan bir anne figürü izliyoruz. Eşiyle kurduğu ilişkinin bir sebeple sonlandığı, bu sonlanışın “anne” üzerinde kalıcı hasarlar bıraktığı ve biten olumsuz evlilik ilişkisini bir konfor/güven alanına dönüştüğü izlenimi biz izleyiciye veriliyor. Annesiyle kurduğu ilişkinin detaylıca sunulduğu sahnelerde, Erdem’in hem bireysel geçmişinin hem de aile geçmişinin sayfaları açılıyor. Özellikle, “baba”nın terk edişinin, aile bireylerinde yarattığı hayal kırıklığının, Erdem’in babasına dönük negatif duygulanımının, Çanakkale’ye döndüğünde onu burada tutmaya yarayacak “mutlu” bir aile birliğinin bulunmadığının ve her ne kadar kendisiyle hiç bağdaştırmasa da zaman içerisine babasını anımsattığının altı çiziliyor.
Erdem’in kaçmak zorunda kaldığı alanın sadece bireyselliği değil ailesi de olduğunun ayırtına varmakla birlikte, aile geçmişinin açılan sayfalarının yazıları onun bireyselliğinin yazıları gibi silik. Aile hikayesi, film içerisinde bazı yollara sapıyor, sonra da yanlış yola girdiğini anlayarak geri dönüyor. Ailesiyle ve ailenin ondaki izdüşümüyle ne yapacağını kestiremeyen karakter, yalnızlığını gidermek için annesini birlikte yaşamak üzere İstanbul’a çağırmak benzeri hem aile mevcut düzenini yıkıcı teşebbüslerde bulunuyor hem de düzen yıkıcı davranışları karşısında aile içi yaraların iyileştirilmesinde yeteri kadar sorumluluk almayarak İstanbul’a kaçışıyla ilgili kız kardeşinin tepkileriyle karşılaşıyor.
Geçmiş Tanığı / Suç Ortağı
Filmin ikinci yarısında, seyircinin film içerisinde uzunca bir süre beklediği yüzleşme sahneleri Erdem’in Arda’nın Bozcaada’daki resim sergisinin açılışına katılışıyla başlıyor. Filmin sanırım oldukça ağır işleyen temposu içerisinde gerilim ve heyecanı arttıran sahneleri Erdem ve Arda’nın bir arada geldiği sahneler meydana getiriyor. Bir araya gelişlerinin başlarında, birbirlerini her niteliği ile tanıyan fakat ayrıldıkları için bu tanıyış parçalarını gömmek zorunda kalan partnerler gibi ayrı kaldıkları zaman diliminde iyi bir yaşam sürdüklerine ilişkin abartılı maskeler takınsalar da, sahneler ilerledikçe bu maskeler düşüyor ve hareketleri şeffaflaşıyor. Kazayla alakalı gerçeklerse bir tabu misali ikilinin sahnelerine rağmen seyircisinden gizlenmeye devam ediyor. Erdem’in Çanakkale’ye yerleşme ve Zeynep’in ailesini ziyaret etme planları, Arda tarafından hoş karşılanmıyor ve maksadı anlaşılmıyor. Çok uzun süre kış uykusunda kalan, şehri terk etmelerine yol açan ve ortaya saçılmamak üzere ağız birliği ettikleri bu meselenin Erdem tarafından yeniden gündeme getirilmesi Arda’nın baktığı yerden masum görünmüyor. Onun da dediği vaziyette, vicdan kelimesi Erdem’in ağzına oturmuyor ve büyük kalıyor.
Erdem’in kaza konusunu tozlu raflardan indirerek gündeme taşımasının maksadı bir günah çıkarma seansı değil aslında. Evet, bir ülkeden sınır dışı edilen bireylere benzer olarak, geçmişiyle bağlarını koparan, tabiri caizse boşlukta asılı kalan, kolay kolay aidiyet hissini tadamayan ve kaçışının ve boşluğunun mağduriyetini/huzursuzluğunu yaşayan bir karakter tanıtılıyor bizlere. Bu tanıtım bizce kabul görüyor ve satın alıyoruz, fakat yönetmenin filmin hikayesiyle anlatmayı arzuladığı, bir deneyimle veya olayla barışma değil, benliğimize dahil edebilme becerisi. Yaşamımızda kopuk ve aykırı duran kısımları bir anlamlandırma hali. Bu bütünleştirmeyi, dahil etmeyi ve anlam zeminine oturmayı yapamadığımız hususlarda eksik kalıyoruz. Eksik kaldığımız yanları tamamlamak isterken, yaşadığımız mağduriyetleri dahi manipüle ederek ve bunları bir materyallere dönüştürerek, kendimize hikayeler kurguluyoruz. İyi hissedebilmek adına, yıllar öncenin malzemesini çoktan diktiğimiz benlik binalarımızın sıvasına katmaya çalışıyoruz. Olmuyor, ancak pürüzlü bir bina yapısı elde edebiliyoruz.
Işığın Bir Tadı Var Mıdır?
Erdem’in parçası olduğu ve film içerisinde sorumlusunun bir türlü netliğe kavuşmadığı kazayı çetrefilli hale getiren esas nokta, bu kazada herhangi birini değil sevdiği kadını yitirmiş olması. Bu kazayı ve sevdiği kadını yitirişini, trafik kazası kapsamından çıkararak hepimizin yaşamlarındaki kazalara ve yitirişlerimize uyarlamak söz konusu oluyor. Erdem içinse, kazanın hukuki bir olaya denk düşmesi ve suçunun vicdanından ziyade hukukun bir alanı olması durumu farklılaştırıyor ve resmileştiriyor. Kazanın öncesinde, sevdiği kadınla olan özel bir anını paylaşıyor film boyunca Erdem. Yüksek bir alanda, ışığın yüzlerine vurduğu, huzurlu/mutlu hissettiği ve ondan önceki tüm zamanların o ana ulaşmasına hizmet ettiği bir andan bahsediyor. Bu an, onun yaşamında bir cennet olumlaması. Bir defa erişilen ve bir daha erişilmesi çok zor olan. Yaşamında bir ışık huzmesi olarak vuku bulan, ona göre bir “tadı” olan ve gözlerini kamaştıran bu an sevdiği kadınla birlikte yaşadığı bir an olduğu ve belki de bu birlikteliğin semantiğine dokunduğu için; “kaza”, duygusal olarak hem yaklaştığı hem de uzaklaştığı bir olayı temsil ediyor. Yaklaşma-kaçınma ikileminden dolayı, Erdem’in yaşamının sabit bir haldeki tren gibi ileri mi geri mi gittiğini anlamak için dikkatlice ve özenle bakmak gerekiyor. Karakterin mesleğiyle de bağdaşık biçimde, ruh dünyasını iyi resmedebilmek için, uzun, sabit ve durağan kamera kullanımı filmde geniş yer kaplıyor.
Filme Dair
Gereğinden fazla kamera oyalanmaları, alt zemini iyi işlenmemiş yan karakterler, aile içi girdaplara üstünkörü atılan bakışlar, ne için yazıldığını anlamakta zorluk yaşadığım hikaye parçaları ve kaza olayının sorumlusunun açık / net bir şekilde verilmeyişi “Yaz Işığı” filmini izlememin sonrasında salondan hoşnutsuz ayrılmama sebep olsa da, hikayesinin diğer filmlerle aynı görüntüsüne rağmen amacı doğrultusunda benzeri diğer birçok filmden ayrıştığını, gerek başrol oyuncularının gerekse filmdeki tecrübeli oyuncuların rolünü iyi yansıttığını ve bu nedenle izlenmeye değer olduğunu düşünüyorum. Bu filmle birlikte vicdan kavramının altını eşeliyor fakat yalnızlık, aidiyetsizlik, sınırlar ve manipülasyon gibi vidandan oldukça bağımsız kavramlara rastlıyoruz. Bir şans vermek ve hala vizyonda iken kaçırmak istemeyenlere, şimdiden iyi seyirler!
Yönetmen / Senarist / Kurgucu : Kerem Kuşçu
Görüntü Yönetmeni : Cevahir Şahin
Oyuncularm : Aytuğ Akdoğan, Nehir Erdoğan, Kıvanç Kürkçü, Billur Melis Koç, Zuhal Gencer Erkaya, Levent Can, Uğur Akgün, Recep Cihan, Çağlar Yalçınkaya
Türkiye / Dram / 104 Dk.