Gelin! / The Bride!

FEMİNİST BİR YORUM : FRANKENSTEİN’IN GELİNİ!

Filmin sekanslarındaki başarıyı düşündüğümüzde ve filmin ciddi bir ‘tekrar çekim / kesme / biçme’ sürecinden geçtiğini öğrendiğimizde aklımızda ‘acaba filmin yapımcısı Warner şirketi Gyllenhaal’ın çılgın yolculuğunu frenlemesiydi ve onu biraz daha başıboş bıraksaydı sonuç daha başarılı olur muydu?’ gibi bir şüphe beliriyor. Muhtemelen evet!

OrtaKoltuk Puanı:

 

Hollywood sinemasında kariyer sahibi hatta zaman içerisinde yıldız mertebesine yükselmiş bir oyuncunun kamera arkasında şansını denemesi şaşırtıcı değil. Aklımıza gelen en yakın tarihli örnekler olarak 90’lı yılların ‘star’ oyuncularından Kevin Costner (‘Kurtlarla Dans’) ve Mel Gibson’ı (‘Cesur yürek’) sayabiliriz. İki oyuncu, ilk önemli (gerçi Gibson’nın ikinci filmi ama) yönetmenlik deneyimlerinden ‘alınlarının akıyla çıkmış’ üstelik ikisi de evlerine birçok Oscar heykelciğiyle dönmüştü …

Yönetmen Guillermo Del Toro’nun bize Netflix platformu üzerinden yayınladığı ‘Frankenstein’ın izleri halen tazeyken bu sefer oyuncu Maggie Gyllenhaal Mary Shelly’nin bu dev eserine el atıyor ve 1935 yılından beri pek işlenmeyen ve yazarın ikinci cildini oluşturan ‘Frankesntein’in gelini’ eserinin serbest bir uyarlamasını sunuyor.

Oyunculuk açısından oldukça deneyimli ama yönetmenlik açısından acemi (henüz ikinci uzun metrajlı sinema filmi) bir ismin bu kadar iddialı bir işin altına girmesi başlı başına bir risk oluşturuyordu ve filmin test gösterimlerindeki sert tepkiler de filmin post prodüksiyon sürecini ciddi bir biçimde sekteye uğrattı. Sonuçta kurguda bazı revizyonlar, ek çekimler yapıldı ve film en sonunda gün yüzü gördü. Gyllenhaal’ın bu yeni yönetmenlik denemesi tam anlamıyla bir ‘duvara toslama’ olmasa da ve hikayede bazı yeni ‘pencereler’ açsa da filmde bir karışıklık, fazlaca açıklama hissiyatı hatta bazen ise aksine anlamayı güçleştiren bir duygu da eksik olmuyor.

DEL TORO İLE FARKLILIKLAR…

Oscar yarışında kendine yer bulsa da bizim pek beğenmediğimiz Del Toro ‘Frankenstein’nında gözümüze batan ilk nokta hikayedeki yaratığın (ucube) tasviriydi : bu versiyona kadar tamamen deforme, görünüşü bile sadece çok kokutmaya yeten ama inanılmaz bir güce sahip bu yaratık çok daha insani hatta epeyce estetize bir şekilde sunulmuştu. Yaratığa ve yaratım sürecine eğilen bu filmde bunu kabul etmek biraz zorken, hikayeyi çok daha geliştiren ‘The Bride’ filminde bir kez daha yaratığı insansı bir şekilde görmemiz rahatsız etmiyor. Hatta kendisinin Frankenstein’ ismini sahiplenmesi de … (Biliyoruz ki genel kanının aksine hikayedeki Frankenstein yaratığın değil onu yaratan doktorun ismiydi).

Bu yeni filmin en büyük sıkıntısı hikayesinin omurgasındaki dağınıklık ve ‘sallantıdan’ kaynaklanıyor. Senaryosunun büyük kısmını Frankenstein ve sevgilisinin yollardaki kaçışı ve onların peşindeki dedektif ve asistanının takibinin oluşturduğunu düşünürsek bu takibin çok daha tutarlı ve açık bir hedefe doğru yol almasını bekliyoruz. Ancak Frankenstein ve sevgilisinin neyin peşinde olduğu asla tam olarak açıklanmıyor. Bu amacı belki ‘insanlaşmak’ olarak anlayabiliriz ama bizce asıl hedef bu değil, Bu, esas amaca (ne ise?) ulaşmak için geçirmek zorunda oldukları bir süreç!

Bir de bütün bunların yanına ana hikayeye ‘iliştirilmeye’ çalışılan bir mafya babası tehdidi ve sıradan olmamak için edebiyat eserlerinden fırlamış gibi duran ama sonuçta hikayeye bir derinlik katmayan diyaloglar eklenince, filmin yapısındaki dağınıklık daha göze batmaya başlıyor.

FEMİNİST BİR BAKIŞ AÇISI…

Hikayede tartışılmaz bir feminist hava da mevcut! Bu hava bazen ‘Bride’ın Frankenstein’dan çok daha güzel fizikli olması gibi çocukça ve şematik şekilde bazen ise Peter Sarsgaard ve Penelope Cruz’un canlandırdıkları dedektif ikilisi tarafından daha ince bir şekilde veriliyor.

Bu noktada konuyu biraz açmakta yarar var: filmdeki dedektif Jake Wils ve Myma Mallow ikilisi Frankenstein ve sevgilisinin izini sürerken olayla (meşru müdafaa olarak işledikleri cinayetler) ilgilenen yerel polisler genelde Mallow’u kadın olduğu için pek umursamayıp Wills’e bilgi veriyorlar ve yardımcı oluyorlar. Her ne kadar sahadaki asıl ipuçlarını Mallow bulsa da…. Bu iki polis karakteri üzerinde net bir şekilde romanın yaratıcısı Mary ve eşi Percy Shelley’nin gölgeleri süzülüyor : hatırlanacağı üzere ‘Frankenstein’ romanı ilk yayınlandığında (1818 yılında) ilk zamanlar ünlü romancı Percy Shelley adıyla duyurulmuştu. Gerçek sahibi Mary Shelley’e geri verilmeden önce….

Bütün bunların yanında film, sinema aşkını da sık sık dile getiriyor : özellikle Hollywood sinemasının ‘altın çağı’ senaryonun bir diğer önemli noktasını oluşturuyor. Zaten Frankenstein ve sevgilisinin yola çıkmaktaki ilk amaçları hayran oldukları (dönemin ünlü müzikallerinde yer alan) yıldız oyuncu Ronnie Reed’i bulmak!

Bir diğer atıfta bulunan büyük film ise tabii ki ‘Bonnie and Clyde’ oluyor. Hem başkarakterlerin suçla dolu tehlikeli yolculuğu hem de final sekansı bu klasik filmi ciddi anlamda hatırlatıyor. Frankenstein’in yaratıcısı rolünü de Clyde Barrow karakteri ile yıldız mertebesine ulaşmış Warren Beaty’nin gerçek hayattaki eşi oyuncu Annette Benning’e teslim etmiş olmak kesinlikle bir tesadüf değil!

BİR ŞEKİLDE ‘GEMİYİ LİMANA YANAŞTIRMAK’!

Hikaye akışındaki ve diyaloglarındaki bütün kusurlarına rağmen Maggie Gyllenhaal yönetmenlik açısından kötü bir iş çıkarmıyor. Gotik bir romanla suç filmi arasında gezinen bu fantastik hikayeye belli bir tempo katmayı ve ilginç noktalara sürüklemeyi başarıyor. Hatta sinematografik açıdan ‘bozguna uğramaya’ en açık sekanslarda başarılı bir yönetmenlik çalışması gösteriyor. Örneğin bir kokteyl sırasında gerçekleşen bir dans gösterisi veya yolculuk sırasında arabadaki bazı sekanslar gerçekten göze etkileyici. Özellikle karakterlerin sadece ‘karakter mi?’ yoksa ‘oyuncu mu?’ veya ‘seyirci mi?’ sorularını sorduran kokteyl sahnesi gerçekten belli bir yeteneğin ürünü!

Sonuçta bu sekanslardaki başarıyı düşündüğümüzde ve filmin ciddi bir ‘tekrar çekim/kesme/biçme’ sürecinden geçtiğini öğrendiğimizde aklımızda ‘acaba filmin yapımcısı Warner şirketi Gyllenhaal’ın çılgın yolculuğunu frenlemesiydi ve onu biraz daha başıboş bıraksaydı sonuç daha başarılı olur muydu?’ gibi bir şüphe beliriyor. Muhtemelen evet!

Yönetmen / Senaryo : Maggie Gyllenhaal

Görüntü Yönetmeni : Lavrence Sher

Kurgu : Dylan Tichenor

Müzik : Hildur Guðnadóttir

Oyuncular : Jessie Buckley, Christian Bale, Annette Bening, Penélope Cruz, Peter Sarsgaard, Julianne Hough, John Magaro, Jeannie Berlin, Jake Gyllenhaal

ABD / Kara Komedi-Gerilim-Korku-Müzik-Dram / 120 Dk.

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz