2026 Oscarları
Vampirler, evlatlar ve kayıplar
Geçtiğimiz sene sinema açısından unutulmayacak yıllardan biri oldu. Ödül sezonunda adaylıklar alarak adından söz ettirenlerin yanı sıra bir o kadar da başka iyi filmin çekildiği bir seneydi 2025. Ödül törenlerinin ahvali malum olduğundan yarış çok rekabetçi geçmeyecekse de biz izleyiciler açısından favori filmlerimizi seçmekte zorlanacağımız ve çok güzel bir seyir yaşatan bir seneydi diyebiliriz.
Bu sene aday olan filmlere baktığımızda benzer temaların bizi karşıladığını görüyoruz. Benim en çok dikkatimi çeken temalardan biri kayıp temasıydı. Kimi filmlerde bir yas süreci olarak karşımıza çıkan, kimi filmlerde bir arayış ve yol hikayesi olarak karşımıza çıkan bu tema aynı zamanda ebeveyn-çocuk ilişkileriyle çokça iç içe işlenmişti. Örneğin; Hamnet ve Train Dreams filmlerinde belirgin bir yas teması karşımıza çıkıyor. Benzer şekilde If I Had Legs I’d Kick You ve Sentimental Value‘da yas, kayıp, eksiklik ve ebeveynlik deneyimlerinin iç içe işlendiğini görüyoruz. Yine Sinners filminde ana karakterlerden birinin hikayesinde bir evlat kaybı olduğunu görüyoruz. One Battle After Another’da hem bir kan bağı sorgulaması hem de kayıp bir çocuğun izinden giden bir babayı izliyoruz. Secret Agent ve Marty Supreme‘deyse hikayenin ebeveynlik üzerinden bağlanışını izliyoruz. Hatta Frankenstein hikayesini bile bir baba-oğul çatışması olarak, ödipal bir yorumla izliyoruz.
Bu noktada şunu belirteyim; Hamnet filmine yöneltilen “annelik ve aile temalarının yüceltilmesi” eleştirilerine benzer bir tespit olarak söylemiyorum bunu. Bana kalırsa Hamnet filmini böyle yorumlamak çok yersiz olduğu gibi, tüm filmlerde ortaklaşan bu temanın soyu veya aile değerlerini öne çıkarma çabasından ziyade filmlerin duygusal derinliğini inşa etmek noktasında kullanıldığını düşünüyorum. Elbette bu haliyle de bu temaların bunca işlenmiş olmasının politik zeminini düşünmek anlamlı olur. Bu tablo, dönemin politik atmosferi ve tüm dünyada bir baskı aracı olarak yoğunlaştırılan aile politikaları ve geleneksele dönüş söylemleriyle birlikte okunabilir elbette. Filmlerin niyetlerinden bağımsız ileriye dönük bir şeye işaret edebilir. Veya Kiss of the Spider Woman gibi bana kalırsa bu senenin en iyi fimleri arasında yer alan ve tüm bu politikaların tam zıttında bir yerde duran bir filmin ödül sezonunda adeta dışlanmış olması da buna bağlı olarak düşünülebilir elbette. Yani bu değerlere bağlanan filmleri de karşısında duranları da veya yalnızca söz edenleri de bu dönemde daha sık görmemiz bunun genel bir gündem olmasından da kaynaklı. Misal aile kurumunu ve anneliği sorgulayıcı bir yerden ele alan Die My Love gibi filmleri de aynı sezon içerisinde izlememiz gibi. Yani bu temaların artacağını da öngörmek mümkün.

Bir başka öne çıkan tema, sınıfsal ayrımlardı. Irksal, dinsel, cinsel kimliklerin öne çıktığı filmlerde de belirgin şekilde sınıfsal ayrımlara değinildiğini gördük. Ekonomik koşulların insanları birbirinden keskin şekilde uzaklaştırdığı veya farklı ezilme biçimlerinde ortak sınıfsal pozisyonların karakterleri yakınlaştırdığı filmler izledik. Öte yandan kapitalizm eleştirisinin belirgin şekilde görüldüğünü söylemek yanlış olmaz. Bugün adaylıklarda en çok konuşulan filmlerden Sinners ve Marty Supreme‘in her ikisinde de Marx’ın Kapital’deki “Sermaye, vampir gibi ancak canlı emeği emerek hayatta kalan ve ne kadar fazla canlı emek emerse o kadar uzun yaşayan ölü emektir” cümlesine atıf yapan vampir-sermaye eşleştirmelerini doğrudan gördük. Train Dreams, Bugonia, Secret Agent gibi adaylarda da bu eleştiri öne çıkıyor.
Bu sene, hatta ne yazık ki son birkaç senedir gördüğümüz başka bir ortaklık da uzatılmış film süreleri. Sinemada daha da yaygınlaşmamasını umduğum bu durum gittikçe daha da artıyor. Hazır şu süre konusuna girmişken En İyi Film kategorisindeki filmlere dair yorumlarıma geçeyim hemen.

En kötüsünü başa sakladım : Ödülleri toplaması muhtemel görünen One Battle After Another. Günümüzün anti-woke dalgasına, sol gelenekselcilik de diyebileceğimiz “anti-woke left” kanadından dahil olan bu film, politik açıdan vasatın altında olduğu gibi, teknik açıdan da vasat bir seviyede. İçerisinde otoban sahneleri, Sean Penn‘in ve Chase Infiniti‘nin oyunculuğu dışında bahsetmeye değer hiçbir şey bulamadığım bu film, filme eser miktarda katılımlarıyla -en fazla ortalama denilebilecek performanslıklarla- alınmış yardımcı oyuncu adaylıklarıyla da ayrıca şaşırtıyor. “Devleti de beş para etmez devrimcileri de” demek için seyircinin ömründen 162 dk çalan bu filmde yönetmenin kırpmaya değer sahne bulamamış olması da benim için bir o kadar şaşırtıcı. Örgüt disiplinine uyduğu için “Z kuşağı bir aptal” ve liberal ilan edilen -yani woke işte bu aptallığı yarattı denilen-, eskilerinse kendi aralarında en maço tavırları ve eril diliyle mutlu mesut işleri yoluna koyduğu bir anlatıyı bize defalarca parodileştiriyor. Vasat bile denemeyecek belaltı şakaların defalarca tekrarlanması, filmin ilk 15 dakikasında en az 5 kez bir karakterin bize “tek derdi her koşulda sevişmek” olarak sunulması ve benzer kadrajlarla sürüyor film. Tüm bunların içerisinde filmi benim için daha da rahatsız edici kılan, tüm bu hikayenin göçmen gündemiyle açılması ve bize filmin devamında sadece bu çelişkileri ve rezillikleriyle tamamen parodi olarak sunulan bu karakterlerin mücadelesinin içerisine bunun yedirilmesi. Belki başka bir dönemde olsa, bu ekibe başka bir eylem planı bulamadın mı sorusunu sormayabilirdim; ancak bugün, kafeste tutulan göçmenler, bir woke parodisi yapmak için fona koyulamayacak kadar ciddi bir mesele. ABD’de ICE eliyle adeta bir katliam gerçekleştirilmeye çalışılan bu dönemde, yıllardır buna karşı bir direniş de yükselirken bu tercih bence çok şey anlatıyor ve benim açımdan yönetmenin niyetini de sorgulatıyor. Aynı formülün uygulandığı tekrarlı parodiler ve bunun arasında yararılmaya çalışılan dramatik çatışmaların karakterlerin bile üzerine oturamadan yitip gittiği bu filme dair daha fazla söz söylemekten de erinerek, beş üzerinden 2 puanımı verip kapatıyorum.

Filmler illa uzayacaksa işte böyle uzasın diyeceğim filme geçelim öyleyse : Marty Supreme. İki buçuk saat daha eklense yine izleyebileceğimi hissettiren bir film. Teknik açıdan üstünlüğü tartışmasız olan Marty Supreme, tarzıyla da beni kendisine hayran bıraktı. Safdie kardeşlerin tüm filmleri beni son derece heyecanlandırdığı gibi, Josh Safdie‘nin bu filmi, upuzun bir su kaydırığından kayıp havuza düşmek gibi. Başlangıcı ve sonunun bağlanışından, bu sahnelerde kullanılan müziklerin sözlerinin birbiriyle bağlantısına kadar çok incelikli bir film. Film noir’a bayılan bir izleyici olarak, kimi zaman neo-noir olarak da adlandırılan veya benim renklendirilmiş film noir olarak düşündüğüm tarza yaklaşan filmler dahi her zaman benim için bir başka güzel. Marty Supreme de benim için Oliver Stone ve Scorsese filmini aynı anda izlemek gibi şahane bir deneyimdi. Öte yandan Josh Safdie‘nin bu filmde sinemaya olan aşkını bağırırcasına tüm unsurları son derece büyük ve güçlü kullanmaktan kaçınmaması, gerçekten bir dönem daha minimal tercihlere yönelen sinemanın, son dönemde eski görkemli günlerine dönme eğiliminin zirvesini gösteriyor. Bu tercihleri de benim için son derece etkileyiciydi, gerçekten “tastamam sinema”. Ancak onu izlediğimizde anlam kazanan bu hikayeyi takip ettiğimiz, fonda sürekli olarak bangır bangır yer alan müzikleriyle, aksiyonu ve temposuyla, introsundan kapanışına kadar bana 80’ler 90’lar sinemasının keyfini yaşatan bir filmdi Marty Supreme ve kendisine 5 puandan başkasını layık göremiyorum. Ve yönetmen kategorisinde de favori adayımın Josh Safdie olduğunu belirteyim.

Bir başka yönetmenlik övgüsüne geçelim öyleyse şimdi de : Hamnet. Bu filmle ilgili yeterince yorum yapıldı sanıyorum; öyle ki en saçma olan yorumlara değin. Shakespeare‘in dünyasını muazzam şekilde kavramış bir film Hamnet. Cadılar, lanetler, kaygılar, aile bağları, iktidar ilişkileri, suçluluklar… Filmin ormanda cenin pozisyonunda yatan Agnes’le açılması, adeta ormanın Agnes’i doğurması detayından, aynı rahmin -ağaç gövdesindeki oyuğun- Shakespeare’in ruhunu alıp Hamnet’i Hamlet silüetinde bize sahnede geri doğurması detayına varana dek filmde her şey müthiş işlenmiş. Oyunculukların her biri, başta Jessie Buckley olmak üzere muazzam. Hamlet’i oynayan Noah Jupe da ayrıca takdir edilmeli; kendisi oyunun tamamını oynasın istediğimiz bir performans sahneliyor. Filmin birçok sahnesinin bir tiyatro metnini andırması, Shakespeare’in karakterlerini yaratırken hayatından ne kadar etkilenmiş olabileceğine dair güzel varsayımlardı. Kesinlikle çok beğenerek, büyüsüne kapılarak izlediğim ve 4 puan verdiğim bir film oldu.

Yönetmenliği -zaten ödül verdik denilerek mi bilinmez- aday edilmeyen Guillermo del Toro‘nun Frankenstein‘ı da bu senenin en beğendiğim filmlerinden. Kitabı yansıtmaması eleştirilerine karşın, ben hikayeyi kendi temalarıyla işlemesini hayranlık verici buldum. Görselliği akıl almaz derecede başarılı olan bu film, gerçekten bizi bu doğaüstü hikayeye tamamen kaptırıyor. Prodüksiyon tasarımı konusunda şüphesiz ki daha iyisini bu sene görmedik -hatta belki uzun zamandır. Oscar Isaac‘in En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde aday edilmemesini ise skandal olarak değerlendiriyorum ve zaten muhteşem olduğu aşikar bu film hakkında daha fazla konuşmaya gerek görmüyorum. Hala izlemediyseniz izleyin, film konuşsun. Puanım ise 4.5.

Bir başka hayran kaldığım film ise Train Dreams. Geçtiği dönemin koşullarını seyirciye çok güzel yansıttığı gibi, geçmişe ve geleceğe dair düştüğü tarihsel notlarla da bize yalnızca bir karakterin hikayesini anlatmadığını; onun “küçük” hikayesinin bize bir tarih anlattığını tekrar tekrar vurguluyor. Sinematografisi muazzam olan bu film, seyirciyi atmosfere o kadar iyi dahil ediyor ki hiçbir konu üzerinde uzun uzun tepinmeyi gerektirmeyecek kadar rahat aktarılıyor seyirciye. Koca bir ömrü 100 dakikaya sığdıran ve çok daha fazlasını anlatan bu film, tüm diğer eleştirilerimin de mükemmel bir örneği gibi. Dönemin ağır çalışma koşullarını, yaşam tarzlarını, aşkı ve öte yandan geçim derdinin ilişkide yarattığı gizli gerilimi, özlemi, yası, hatta ormanın nemli soğuğunu bile çok küçük detaylarla ama çok yoğun hissettiriyor. Filmin senaryosu kesinlikle harika. Diyaloglardaki tartışmalar ve incelik muhteşem. Joel Edgerton‘un harika oyunculuğunun adaylıklarda es geçilmesi de Oscar Isaac‘inki kadar şaşırtıcı. Kesinlikle Oscar’da adı bağırılan filmlerin gölgesinde bırakılıp es geçilmemesi gereken bu filmeyse puanım yine 4.5.

Aynı dönemde, benzer ekonomik koşulların üzerine ırksal şiddetin eklendiği Sinners‘a geçelim. Sinners’ın en güçlü tarafı, siyahların tarihsel olarak maruz kaldığı ırksal ve ekonomik sömürünün ve şiddetin, siyah kültürün doğuşu, dönüşümü ve nihayetinde ticarileştirilmesi üzerindeki etkisini bir vampir hikâyesine dönüştürme fikri olduğunu düşünüyorum. Film, bluesun ortaya çıktığı tarihsel bağlama yaptığı göndermeler ve dönemin toplumsal yapısına dair sunduğu ayrıntılar açısından gayet başarılı. Ancak, senaryo ortakçılık düzeni, yoksulluk ve Jim Crow koşullarının zorluğunu anlatmakta başarılıysa da bu koşullar görsel olarak yeterince yansıtılamadığından karakterin motivasyonlarını anlamak da zorlaşıyor. Film, muhtemelen son yılların en muhteşem sekanslarından birine sahip: Sammie’nin juke jointte blues söylemesiyle başlayan ve elektro gitar eşliğinde bir tarihsel film şeridine dönüşen son derece başarılı sekans… Bu sekansla en tepeye çıkan film bir anda yuvarlanarak aşağı inmeye başlıyor. Metaforlar güçlü olmakla birlikte, film bu noktadan sonra neredeyse tamamen alt metinler üzerinden ilerlemeye başlıyor ve üstteki hikâyede yeterince güçlü dramatik çatışmalar kurulamadığı için vampir anlatısı kendi içinde bir gerilim üretmekte zorlanıyor. Film ilerledikçe gerilim, tekrarlanan sahneler üzerinden verilmeye çalışılıyor. Belki de bunun bir sonucu olarak hemen ardından bir açıklayıcılık takıntısı ekleniyor filme. Özellikle ilk vampir saldırısından itibaren senaryo, kurduğu metaforları ve sahnede zaten anlaşılabilir olan aksiyonları diyaloglarla tek tek açıklamaya başlıyor; örneğin çatışma sırasında bile bir karakter diğerine “Zihnimizi okuyorlar” diyerek adete altyazı geçiyor. Benzer şekilde vampir mitolojisinin nasıl işlediği de sürekli diyaloglarla anlatılıyor; ancak bu açıklayıcılık takıntısı, belirsizliği ve seyircinin sezgisini devreden çıkararak gerilimin yaratılmasını bir kez daha baltalıyor. Tüm bunlara rağmen anlatmak için seçtiği hikaye ve mükemmel müzikleriyle Sinners da benim 3 puan vereceğim ve bu sene izlediğim ortalama üstü filmlerden biri.

Benzer şekilde doğaüstü bir hikaye içerisinde sistem eleştirisi yapan ve fakat son anda faturayı “insanın kötü huyu”na kesen Bugonia‘dan bahsedelim son olarak. Lanthimos filmlerinin çok da hayranı olmayan, filmlerinin çoğunda yer alan kötü klişe yığınından da pek hoşlanmayan biri olarak, uzun zaman sonra ilk kez Lobster dışında bir filmini çok beğenmeye bu kadar yaklaştım sanırım. Üstelik klişe kullanımının işte bu filmde gerçekten çok başarılı yapıldığını düşünerek. Senaryonun arka arkaya yaptığı ters köşelerin, filmin bir anda kazandığı tempoyla aynı hızda artması müthiş bir detay. Hikayenin başlı başına çok güzel olduğu bu filmde, tüm oyunculuklar da şahane. Bu noktada Jesse Plemons‘un bu sene izlediğim en iyi erkek oyuncu performansını sergilediğini belirtmeliyim. Genel yorumların aksine ben filmin gerçeküstü bir yöne gidişinden son derece keyif aldım. Ve bu geçişin ipinden boşanırcasına, sanki film bir anda bobininden kopmuş gibi bir ritimle yapılmasından da. Jesse Plemons‘un kanlı kostümüyle fonda bangır bangır senfoni orkestrası çalarken sokaklarda bisiklet pedallaması uzun süre gözümün önünden gitmeyecek bir görüntü. Sinners‘ta başarılamadığını düşündüğüm gerilim yönetmenliğiyse burada çokça başarılmış vaziyette. Açıkçası filmle ilgili hoşlanmadığım tek şey; son iki dakika içerisinde aniden didaktik bir biçimde filmin bağlandığı “insanın özü kötü; insanlık beceremedi öyleyse yok olsun” fikri. Uzaylıların konseyini görmemiz veya insanlığı yok etmeye karar vermelerinin hikayedeki varlığıyla bir derdim yok. Bu bölümdeki diyalogların filmin estetiğiyle örtüşmeyecek bir vasatlıkta yazılmış olması ve filmin belirli bölümleri içerisinde ekonomik sistem üzerinden yapılan eleştirilerin bir anda kötülük yerden bitiyormuşcasına bir sığlıkta ele alınması hoşlanmadığım şey. Bu sebeple Bugonia’ya da 3,5 puan vererek film yorumlarımı sonlandırıyorum.

Özetle, Marty Supreme, Train Dreams, Frankenstein, Hamnet gibi son yıllarda yapılmış en iyi filmler arasında sayılabilecek filmlerin yanı sıra, iddiasız görünen adayların dahi gayet iyi filmler olduğu bir Oscar sezonu bu sene. Üzücü olan kısmıysa tüm bu güzel filmler arasında kötü olduğunu düşündüğüm tek film olarak parlayan One Battle After Another‘ın Oscarları bol ödülle kapatması ihtimali. Bu açıdan, en yakın rakibi olarak konuşulan Sinners, kendisinden çok daha iyi filmler olduğunu düşünmeme rağmen ödüllerin çoğuna sahip olursa sevinebilirim bile. Öte yandan, bir başka her koşulda üzücü geçecek kategori de En İyi Erkek Oyuncu kategorisi; zira Akademi, bu dalda en iyi film adaylarındaki en vasat oyunculuk performanslarını özel olarak seçmiş gibi. Bu sene izlediğim en iyi performanslardan biri Tonatiuh‘un Kiss of the Spider Woman‘daki performansı olmakla birlikte, Oscar bu filmi zaten görmemeyi seçtiği için Tonatiuh‘un aday yapılmamasını nispeten anlayabiliyorum. Ancak en iyi film adaylarında yer alan filmlerde Oscar Isaac, Jesse Plemons ve Joel Edgerton harika işler çıkarırken, Michael B. Jordan‘ın ortalama performansı, DiCapri‘nun kendi seviyesine göre de aşağıda kalan oyunculuğu ve Chalamet‘nin kötü denilemeyecek olmasa da rolün hakkını yeterince verememiş performansının aday edilmesi tam bir Oscar’a yakışır adaletsizlik tablosu. Umarım seyircinin adaleti de Oscarların adaleti kadar olmaz ve bunca güzel film ve dahası seyircinin listelerinde hakettiği yeri alır.
*Misafir Yazar : İDİL ÖZKURŞUN



