Fiyord / Fjord

ALTIN PALMİYE RUMEN FİLMİNİN

Cristian Mungiu “Çifte Altın Palmiyeli Yönetmenler Kulübü”nün yeni üyesi

Film, Rumen-Norveçli 5 çocuklu bir göçmen ailenin ücra bir Norveç kasabasında yaşadığı kabusa odaklanıyor. Hümanist bir yönetmen olan Mungiu, radikalleşme, siyasi manipülasyon ve yabancı düşmanlığı üzerine adeta bir insanlık dersi veriyor.

OrtaKoltuk Puanı:

 

79. Cannes Film Festivali’nin Altın Palmiye Ödüllü filmi “Fiyord / Fjord”, çatışan dünya görüşlerini, uyumu, hoşgörüyü ve özgürlükle yakınlığın sınırlarını ele alıyor. Toplumu cerrah neşteriyle incelemeye devam eden Cristian Mungiu, bu kez yönünü Norveç’e çeviriyor : orada son derece dindar ve muhafazakar bir çift olan Ghiorghiu ailesinin gelişini gözlemliyor ve laik komşuları Halberg’lerle kısa sürede empati kuruyor. “Fiyord”, uzak bir Norveç köyüne taşınan Rumen-Norveçli bir ailenin çocuklarına yönelik rahatsız edici davranışlar sergilediği şüphesiyle kasaba halkının acımasız merceği altına alınması ve doğan kaos, tam da Mungiu’nun gerçekçi ve toplumsal baskıyı deşen sinemasına uygun bir zemin. Filmde bu aile hakkında açılan soruşturma sonrasında yerel yargı sistemi mercek altına alınıyor. Norveçli Lisbet (Renate Reinsve) ve Rumen kocası Mihai (Sebastian Stan) bir fiyord kenarındaki bir küçük ve izole köyünde kendilerine bir hayat kurmaya çalışırlar. Çok farklı yetiştirme tarzlarına rağmen, çocukları komşuları Halberg’lerin çocuklarıyla yakın ilişki kurarlar.

Ancak zamanla Gheorghiu’lar çocuklarına kötü davrandıkları şüphesiyle yerel toplumun ve otoritenin hedefi haline gelir. Bu şüphe, ailenin hayatını altüst eder ve olaylar giderek hukuki ve toplumsal bir krize dönüşür. Mungiu son derece katı bir dini püritarizm atmosferi içinde geçen bu 7. filminde “Rumen Yeni Dalga sinemasının öncüsü” sıfatını hak ettiğini kanıtlıyor. Bizlere sert ve gözlemci sinemasının yeni bir örneğini sunuyor. Radikalleşme, siyasi manipülasyon, yabancı düşmanlığı ve sahte iyi niyetler… Bunların tümü başarılı bir bütünleşme, uyum sağlama yanılsamasını paramparça etmeye katkıda bulunuyor. Yabancı nefreti ve korkusu (zenofobi) mağduru bir göçmen ailenin yaşadığı travmayı film, gerilimli bir tansiyon eşliğinde izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Mungiu, kültürel ve siyasi farklılıkların sıkıntısını yaşayan kahramanlarına ve Norveç’in çocuk haklarına olan bağını savunan karşıtlarına, eşit sayıda söz vererek taraf tutmamaya özen gösteriyor. İzleyiciyi de peşin hüküm tehlikesi üzerine düşünmeye davet emekten geri kalmıyor.

YOĞUN PSİKOLOJİK GERİLİM DRAMASI

Mihai ve Lisbet ve 5 çocukları, Mihai’nin anne-babasının ölümünden sonra, dindar Pentekostal inançlarını paylaşan Norveçli Lisbet’in ailesine yakın olmak amacıyla civar bir köye yerleşirler. “Bir karalama aşamasında ne yapılır ?” sorusuna cevap arayan film, sadece bir “suç şüphesi” hikayesi değil, Doğu Avrupa ve İskandinav toplumu ile farklı kültürlerin çatışmasını merkezine alıyor. Filmde ebeveynlik arayışları arasındaki farklar, toplumun yargılayıcı bakışı ve dışlama, devleti hukuk ve aile ilişkisi de inceleniyor. Film 2 ailenin ilişkisi üzerinden, küçük bir toplulukta güvenin nasıl hızla şüpheye dönüşebileceğini gösteriyor. Gerçekçi ve soğukkanlı sinema diliyle tanınan Mungiu, ahlaki ikilimler, toplumsal eleştiri gibi kavramları bilinen yavaş ama gerilimli bir tempo ile işliyor. Bu minimal ama yoğun psikolojik gerilim taşıyan drama, yönetmenin yine Cannes’da yarışan filmi “R.M.N.” (2022) ile tematik olarak bağlantılı olduğunu söylemek mümkün.

Otoriteyle özgürlüğün çatışmasını izlediğimiz filmde göçmen ailenin son derecede gelişmiş, zengin, laik, demokratik Norveç toplumuna uyum sağlamada zorluk yaşadığını izliyoruz. Son derece karmaşık bir çocuk koruma sistemi ve farklı kültürel geçmişlere sahip ebeveynler arasında geçen bu film, şiddetten ziyade toplum, yakınlık ve farklılıklar üzerine bir yansımayı konu alıyor. Film, adına yakışır şekilde bir Norveç fiyordunun görkemli manzaralarıyla açılıyor. Buraya yeni yerleşen göçmen aileye başta herkes misafirperver davranırken, sahte bir sevecenlikle yaklaştıklarını seziyoruz. Kızları Elia’nın okulda morluklarla görünmesi, ailenin katı dini yetiştirme tarzı hakkında şüphe uyandırır. 2 öğretim görevlisinin ihbarıyla anne-babayı sorgulayan polis ve yargı sistemi mensupları göçmenlere karşı adil davranmazlar. Ailenin tuttuğu kadın avukat dahi peşin hükümlü ve suçlayıcı tavrıyla kısa sürede davadan çekilir.

Gheorghiu’ların 5 çocuğu da aileden uzaklaştırılır, bazıları 80 km. uzaklıktaki bir koruyucu aileye verilir. Anne sütüyle beslenen bir bebek dahi “Çocuk Koruma Programı” gerekçesiyle aileden koparılarak bir koruyucu aileye verilir. Rumen aileyi ihbar eden 2 öğretim görevlisiyle mahkemenin savcısı, Gheorghiu’ların dindarlığını bile aleyhlerine bir koz olarak kullanırlar. Savcı İncil’deki “Dayak Cennetten Çıkmadır” cümlesine, “siz de çocuklarınızı dövme hakkını dini referanslardan mı alıyorsunuz ?” diyerek iddianamesinde savunur. Herşey ailenin aleyhine gelişirken, Romanya konsolosluk görevlileri olayı Strazburg’daki İnsan Hakları Mahkemesine taşıyacaklarını söylerler. Benzer davalardan hep hapis kararı çıktığı için Lisbet-Mihai mahkeme sürecini bu travma içinde yaşarlar. İyi ilişki içinde oldukları Halberg’lerden avukat Frida onları savunma görevini üstlenir. Ailenin son derece zor şartlar altında geçen duruşmalardan sonra, mahkeme çocukların aileye dönmeleri için bir şart koşar: “koruyucu aileler onları evlerinde ziyaret ederek iyi olup olmadıklarını denetleyeceklerdir”. Gururlu Gheorghiu’bunu reddederler, avukat Frida’nın becerisiyle kararı lehte çıkartır. Ancak davacılar kolay pes etmezler. Film bir seri sürpriz barındıran uzun bir final bölümüyle noktalanır.

Film İskandinav ülkelerinde sıkça raslanan intihar olaylarını da çok etkileyici bir sekansla gündeme getiriyor. Filmde, tek tarafsız ve vicdan sahibi Norveçliler olarak yer alan Halberg ailesinin büyükannesi kendini göle atarak intihar etmiştir. Bu dramın acısını yaşayan,yaşama sevincini yitiren kocası Ake hayata küsmüştür. Yalnız bırakıldığı bir gün kendini fiyorda atarak karısın yazgısını paylaşmak ister. Kızı Frida onu sudan çıkarır. Cristian Mungiu Cannes’daki basın toplantısında : “Günümüz toplumları parçalanmış ve radikalleşmiş durumda. Bu film her türlü köktenciliğe karşı bir duruş sergiliyor. Hoşgörü, kapsayıcılık ve empati mesajı veriyor. Bunlar hepimizin sevdiği güzel terimler, ama onları kullanmalıyız” dedi. “Fiyord” uluslararası eleştirmenleri ikiye böldü. Variaty eleştirmeni Guy Lodge filmin modern dünyanın çatışmalarını ve karşılıklı yanlış anlamalarını güçlü bir şekilde yansıttığını yazarken, SceenDaily’den Lee Marshall yapımın çok sayıda ilgi çekici fikir barındırdığını, ancak etkileyici bir finale ulaşamadığını savundu.

BİR KARALAMA OPERASYONU

Oyuncu kadrosuna gelince, film iki uluslararası şöhretin başrolleri paylaşmasından da güç alıyor. “Manevi Değer / Sentimental Value” ile bizi büyüleyen, Oscar’a aday gösterilen, Cannes Film Festivali’nden “Julie” ile En İyi Kadın Oyuncu Ödülü sahibi Renate Reinsve sessiz ama etkileyici performansıyla kalitesini gösteriyor. Gözlükleriyle başta tanımakta zorlandığımız Norveçli aktris, İskandinav sinemasının en başarılı kadın oyuncusu olduğunu bir kez daha doğruluyor. Reinsve, Rumen aktör Sebastian Stan ile karı-koca Gheorghiu’da uyumlu ve mükemmel bir ikili oluşturuyorlar. “Trump’ın Hikayesi / The Apprendice”de Donald Trump’ın gençliğini canlandıran Sebastian Stan (44) “A Different Man” ile Berlin Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Altın Ayı Ödülü’nü kazanmıştı. Reinsve- Stan ikilisi bu filmde evvelce bir araya gelmişti . Mungiu yeni filminde vatandaşlarından oluşan bir teknik kadroyla çalışıyor. Görüntü yönetmeni Tudor Vladimir Panduru ile evvelce “Mezuniyet / Bacalaureat”, “R.M.N.” filmlerinde işbirliği etmişti. Favori kurgucusu Mircea OlteanuTepelerin Ardında / Dupa Dealuri”, “R.M.N.” ve “Mezunuiyet”ten sonra “Fiyord”da birlikteliğini sürdürüyor.

Cristian Mungiu verdiği bir söyleşide filmini yapma sebebini anlatırken hümanist duruşuyla adeta bir insanlık dersi veriyor : “Birbirimizle muhakkak iletişim kurmak zorunda olduğumuz günümüzde, bölünmüş ve radikal hale gelmiş toplumumuz hakkında bir film yapmayı amaçladım. Aksi takdirde bizim gibi düşünmeyen herkesi öldürmek durumunda kalacağız. Kabahati hep başkalarında bulmak yerine, bizim de aynı tür hataları yapıp yapmadığımızı sorgulamak durumundayız. Filmim çevremizdekileri tanımak, empati kurmakla ilgili. Karşımızdakilerin düşünce kalıpları farklı, değer yargıları değişik olabilir; hiç önemli değil. Bu çeşitliliğe saygı duymalıyız. Hoşgördüğümüz çeşitlilikler arasından seçim yapma hakkına sahip miyiz ? Benim geldiğim ülkede yöneticilerin yalnız kendi gerçeklerini topluma dayatan bir rejim vardı. Benim hayatta yapmak istediklerimi benden daha iyi bilenler tarafından yönetilmek istemiyorum. Filmim aynı zamanda kişisel özgürlük ve mahremiyet arasında var olan bu çok ince çizgiden de bahsediyor. Asıl mesele, nihayetinde anne-babanın çocuklarını dövüp dövmediğini bilmek değil. Bir ailenin mahremiyeti içinde gerekten ne olup bittiğini bilmek imkansızdır. Filmim, finalinde bir annenin çocuklarına vurup vurmadığına karar vermemiz gereken bir polisiye filmi değil.

Yazımın sonunda Rumen Yeni Dalga Akımının öncüsü Cristian Mungiu’nun kariyerini kısaca hatırlatmak istiyorum. 1968’de Laşi’de doğan yönetmen, senaryo yazarı, yapımcı sanatçı, sinemadan önce gazetecilik ve öğretim üyeliği yaptı. İlk filmi “Occident” (2002) Cannes’da Yönetmenlerin 15 Günü’nde gösterildi. 5 yıl sonra yaptığı “4 Yıl, 3 Hafta, 2 GünÇavuşevsku rejiminin Rumen toplumunda bıraktığı silinmez izlerin yansımaları üzerineydi. Bu başyapıt Cannes’da Mungiu’ya ilk Altın Palmiye ve FİPRESCİ Ödüllerini getirdi. 2 yıl sonra skeçli film “Altın Çağ Hikayeleri / Contes De L’age D’or”dan sonra “Tepenin Ardında / Dupa Dealuri” (2012) Mungiu’yu Cannes’da En İyi Senaryo yazarı, 2 oyuncusunu En İyi Kadın Oyuncu yaptı. “Çocuklarımıza nasıl bir dünya inşa etmeliyiz ?” sorusuna cevap arayan “Mezuniyet / Bacalaureat” (2016) Cannes’daki başarılarına En İyi Yönetmen Ödülü’nü ekledi. Haneke gibi filmleriyle izleyiciyi rahatsız etmekten hoşlandığı “R.M.N.”de (2022) tekinsizliği bir Transilvanya kasabası üzerinden hissettirdi. “Fiyord / Fjord”u Norveçte çekti.

Yönetmen / Senaryo : Cristian Mungiu

Görüntü Yönetmeni : Tudor Vladimir Panduru

Kurgu : Mircea Olteanu

Müzik : Kaspar Kaae

Oyuncular : Renate Reinsve, Sebastian Stan, Alin Panc, Lisa Loven Kongsli, Lisa Loven Kongsli, Ellen Dorrit Petersen, Lisa Carlehed, Erik Hivju, Adrian Titieni, Jessica Liedberg

Romanya-Fransa-Norveç-Danimarka-Finlandiya-İsveç / Dram / 145 Dk.

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz