Behzat Ç. 4. Sezon

Kanı Zehirleyen Bir Ataerkillik

Hak, hukuk, adalet… Dizi bu sözlerle başlıyor, sezonu da onların ağırlığıyla tamamlamaya çalışıyor. Fakat geriye yalnızca çözülememiş cinayetler, birbirine karışan hikâyeler ve eski günlerin hatırası kalıyor. Sevdiğimiz bir dizinin değiştiğini kabul etmek zor. Ama bazen bir hikâyenin artık eskisi gibi olmadığını anlamak için onu bırakmak gerekmez; onu eskisi kadar heyecanla izleyemediğimizi fark etmek yeter.

Yeni sezonun sorunu yalnızca senaryonun birbirinden kopuk hikâyeleri değil. Sinematografik açıdan da vasatlığın üzerine çıkamayan bir sezon izliyoruz.

OrtaKoltuk Puanı:

 

Hak, hukuk, adalet… Yıllar önce Türkiye’nin gündemini takip etme biçimiyle bizi ekran başına kilitleyen, Ankara’nın karanlığını kendine has bir dille anlatan Behzat Ç. geri döndü. Rabia Naz Vatan’ın şüpheli ölümüyle yeniden hafızamızı yoklayan dizi, erkek şiddetinden bürokratik ilişkilere uzanan hikâyeleriyle bildiğimiz dünyayı kuruyor. Ama eski heyecanı, eski gücü ve eski hikâye anlatma becerisini bulmak artık o kadar kolay değil.

Bir zamanlar her bölümünü merakla beklediğimiz, Türkiye’de olup bitenleri hikâyesine katma cesaretiyle heyecanlandığımız bir diziydi Behzat Ç. Ankara’nın sokakları, Cinayet Büro’nun yorgun adamları, bitmeyen cinayetler, kirli ilişkiler, devletin karanlık dehlizleri… Hepsi tanıdık. Hatta o kadar tanıdık ki insan bazen diziyi değil, memleketin değişmeyen hikâyesini izlediğini düşünüyor. Alnımızda birkaç yeni kırışıklıkla, aynı karanlığın içinde yeniden dolaşıyoruz.

Çekiç ve Gül : Bir Behzat Ç. Hikâyesi sekiz bölümlük yeni sezonuyla karşımızda. Önceki sezon Behzat’ın kızı Şule’nin ölümüyle sona ermişti. Yeni sezonda kayıpları, öfkesi, geçmişi ve peşini bırakmayan cinayetlerle baş başa bir Behzat var. Kendi hayatını bir türlü toparlayamayan, başkalarının hayatındaki düğümleri çözmeye çalışırken kendi düğümlerine daha fazla dolanan bir adam. Onunla birlikte, her birinin içinde ayrı bir hikâye, ayrı bir travma biriktirmiş bir ekip.

İlk bölümde beni en çok heyecanlandıran, dizinin yıllardır sevdiğimiz o gündem takip etme refleksini yeniden göstermesiydi. Rabia Naz Vatan’ın şüpheli ölümü ve babası Şaban Vatan’ın yıllardır sürdürdüğü adalet arayışı, dizinin hikâyesine giriyor. Bir çocuğun ölümünün ardından cevap arayan bir baba, soruşturmanın işleyişi, kurumların sorumluluğu ve hakikate ulaşmanın önündeki engeller… Bunlar, Behzat Ç.’nin yıllardır anlatmayı bildiği Türkiye’nin parçaları.

Ne var ki Rabia Naz dosyasını hatırlatmakla yetinen bir hikâyenin bıraktığı boşluk da büyük. Gazetecilerin yargılandığı, babanın gözaltına alındığı, soruların yıllar boyunca cevapsız kaldığı bir süreçten söz ediyoruz. Ülke bir süreliğine sarsılıyor, gündem değişiyor, başka meseleler öne çıkıyor. Geride ise bir çocuğun ölümü ve dinmeyen bir adalet arayışı kalıyor. Dizi bu hikâyeyi yeniden önümüze koyuyor ama şüpheyi ortadan kaldıracak, izleyiciyi başka bir yerden düşündürecek bir anlatı kurmuyor. Bölüm bittiğinde elimizde yine cevapsız sorularla, parçalanmış bir hayatın ağırlığıyla kalıyoruz.

Mezarlıkta Behzat Komiser’in hak, hukuk ve adalet üzerine konuştuğu sahne bu yüzden sezonun en önemli anlarından biri. Çünkü Türkiye’de bu üç kelimeyi bir arada söylemekle onların karşılığını bulmak arasındaki mesafe giderek açılıyor. Kanunların varlığı, adaletin gerçekleştiği anlamına gelmiyor. Bazen soruşturmanın kendisi soruya dönüşüyor; bazen gerçeği arayan kişi, cevap vermesi gereken mekanizmanın karşısında kalıyor. Behzat Ç.’nin bu meseleye yeniden dokunması kıymetli. Fakat dokunduğu meselenin ağırlığıyla kurduğu hikâyenin derinliği her zaman birbirine denk düşmüyor.

Savcı Esra’nın geri dönüşüyle Behzat’ın kanunlar üzerine konuştuğu sahnede de geçmişle bugün arasında bir bağ kuruluyor. Bu ikilinin ilişkisini yıllardır izliyoruz. Birbirlerine yaklaşmalarını, uzaklaşmalarını, kayıplarını ve öfkelerini biliyoruz. Esra, Behzat’ın hayatında yalnızca bir aşk hikâyesinin parçası değil; hukukla vicdanın, görevle kişisel hesaplaşmanın karşı karşıya geldiği bir karakter. Fakat bu sezon evlat acısı, kayıplar ve cinayetler arasında ikilinin hikâyesi de geri plana çekiliyor. Aşkın yerini büyük bir yas alıyor. Bu tercih anlaşılır olsa da karakterlerin geçmişinden gelen duygusal yük, yeni sezonda yeterince işlenmeden hikâyenin içinde asılı kalıyor. Asıl mesele ise yıllardır sevdiğimiz Behzat’ın kendisiyle ilgili.

Behzat’ın ağzı bozukluğunu, asabiyetini, ekibiyle ilişkilerini, karısı ve sevgilisiyle yaşadığı sorunları karakterinin ayrılmaz parçaları olarak kabul ettik. Onun sahiciliğini biraz da bunlarda bulduk. Kırılmıştı, öfkeliydi, hayatla baş edemiyordu. Biz de bütün bunları çoğu zaman birer kusurdan çok, onu Behzat yapan özellikler olarak izledik. Fakat yıllar içinde bu öfkenin ne kadarının karakter derinliği, ne kadarının erkekliğe tanınmış bir ayrıcalık olduğunu sormak gerekiyor.

Çünkü Behzat’ın dünyası, bütün toplumsal duyarlılığına rağmen, son derece eril bir dünya. Bolca küfür, sertlik, erkekler arasındaki dayanışma, kadınlarla kurulan sorunlu ilişkiler ve öfkenin neredeyse doğal bir iletişim biçimine dönüşmesi… Bunlar dizinin dilini oluşturuyor. Bir kanun adamı olan Behzat’ın kendi hayatında kanunla, sınırlarla ve başkalarının haklarıyla kurduğu ilişkiyi ne kadar sorguluyoruz? Onun öfkesi, çevresindekileri incitmesi ve ilişkilerindeki hoyratlığı neden bu kadar kolay kabul görüyor?

Bu sorular, dizinin kadın cinayetlerine ve erkek şiddetine duyarsız olduğunu söylemek için değil, tam tersine, bu meseleleri gündemine alan bir yapımın kendi anlatı diliyle kurduğu çelişkiyi görmek için önemli.

Cinayet Büro’ya gelen dosyalar yalnızca kadın cinayetlerinden oluşmuyor. Fakat kadınların öldürüldüğü, tecavüze uğradığı ya da erkek şiddetinin hedefi olduğu hikâyelerde de aynı erkek dünyasının içinden bakıyoruz. Kadınların başına gelenler, çoğu zaman erkek karakterlerin öfkesini, vicdanını, adalet duygusunu harekete geçiren olaylar olarak anlatılıyor. Kadınların hikâyeleri açılıyor ama merkezde yine erkekler duruyor.

Sezonun son bölümünde Behzat’ın sözünü ettiği kadın cinayeti de bu açıdan dikkat çekici. Tecavüz, bürokrasi ve suçun üzerinin örtülmesi, cinayetin kendisi kadar önemli bir yere yerleşiyor. Failin kim olduğu kadar, onu koruyan ilişkiler, soruşturmanın nasıl yönlendirildiği ve gerçeğin hangi mekanizmalar içinde görünmez kılındığı da meseleye dahil oluyor. Bir kez daha suçun yalnızca bireysel bir kötülükten ibaret olmadığını görüyoruz. Ancak bu ağır meseleler, final bölümünde birbirine karışan hikâyeler ve aceleyle tamamlanmaya çalışılan olaylar arasında yeterince derinleşemiyor.

Tam da burada dizinin eski gücüyle bugünkü hali arasındaki fark belirginleşiyor. Bir zamanlar gündemle kurduğu ilişki, hikâyenin doğal bir parçasıydı. Gerçek hayattan alınan meseleler karakterlerin dünyasına sızıyor, olay örgüsünü besliyor ve izleyiciyi düşünmeye zorluyordu. Şimdi ise kimi zaman güçlü bir meselenin açtığı kapıdan içeri giriyor, fakat o kapının ardındaki hikâyeyi tamamlayamıyoruz. Gündeme dokunmak var, o gündemi iyi bir senaryonun içinde işlemek var. İkisi aynı şey değil.

Memduh Başkan’ın hikâyesi de bu dağınıklığın bir başka örneği. Güneydoğu’da görev yapmış bir askerden Ankara’nın yeraltı dünyasında söz sahibi bir mafya figürüne, oradan siyasetçiye uzanan karakterin temsil ettiği kirli ilişkilerin ve siyasi ironinin farkındayız. Fakat karakterin giderek karikatürleşmesi, bu ironiyi güçlendirmek yerine etkisizleştiriyor. Memduh Başkan ile Behzat arasındaki ilişkinin bir zamanlar taşıdığı gerilim de artık aynı karşılığı bulmuyor. Geçmişte hikâyeyi ileriye taşıyan bu ilişki, bugün daha çok eski bir hesaplaşmanın tekrarı gibi duruyor.

Yeni sezonun sorunu yalnızca senaryonun birbirinden kopuk hikâyeleri değil. Sinematografik açıdan da vasatlığın üzerine çıkamayan bir sezon izliyoruz. Behzat Ç.’nin yıllar içinde oluşturduğu atmosfer hâlâ tanıdık ama tanıdık olmak, kendi estetik sınırlarını aşmak anlamına gelmiyor. Oyuncuların bir kısmı da karakterleriyle özdeşleşmiş alışkanlıkların dışına çıkamıyor. Jestler, mimikler, ses tonları, öfkenin ifade ediliş biçimi… Her şey bildiğimiz yerde duruyor. Bir zamanlar karakterleri sahici kılan bu oyunculuk tercihleri, bugün zaman zaman kendini tekrarlayan performanslara dönüşüyor. Reji, dizinin eski dünyasını korumayı başarıyor ama o dünyaya yeni bir soluk getiremiyor.

Final bölümü ise bütün bu sorunları bir araya getiren bir toparlama bölümü gibi. Bir yanda kadın cinayeti, tecavüz ve bürokratik ilişkiler; diğer yanda karakterlerin kişisel hesaplaşmaları, Memduh Başkan’ın giderek karmaşıklaşan hikâyesi ve sezon boyunca açılmış başka meseleler… Her şeyin bir yere bağlanması gerekiyor ama senaryo, hikâyeleri birbirine eklemekle onları tamamlamak arasındaki farkı kaçırıyor. Olaylar birbirini izliyor, karakterler bir yerden başka bir yere savruluyor; fakat bu hareketlilik anlatıyı derinleştirmiyor. Sezon boyunca biriken soruların önemli bir kısmı, güçlü bir final duygusu yaratmak yerine dağınıklığın içinde kalıyor.

Yine de bütün bunları söylerken Behzat Ç.’nin yıllar önce neden bu kadar sevildiğini unutmuyorum. Ankara’yı yalnızca bir şehir olarak değil, Türkiye’nin siyasi ve toplumsal çelişkilerinin mekânı olarak anlatmasını; cinayetlerin ardında daha büyük meseleler aramasını; kirli ilişkilerle adalet duygusu arasındaki mücadeleyi hikâyelerinin merkezine yerleştirmesini önemsiyorum. Fakat geçmişte işe yarayan formülün bugün de aynı etkiyi yaratacağını düşünmek, dizinin kendi mirasına haksızlık etmek olur.

Behzat Ç. artık eskisi gibi olmayacak. Çünkü yalnızca zaman değişmedi; biz de değiştik. Bir zamanlar hayranlıkla izlediğimiz öfkeyi, bugün daha fazla sorguluyoruz. Eski sezonlarda bizi heyecanlandıran gündem takibinin, yeni sezonda tek başına yeterli olmadığını görüyoruz. Karakterleri tanıyor olmak, onların hikâyelerini yeniden anlatmaya yetmiyor. Aynı küfürler, aynı öfke, aynı karanlık Ankara ve aynı erkeklik hali bir noktadan sonra sahicilik değil, alışkanlık üretiyor.

Belki de en çok buna üzülüyorum. Çünkü Behzat Ç. bizim için hiçbir zaman yalnızca bir polisiye dizi olmadı. Bir dönemin ruhuydu; memleketin adaletsizliklerine, kirli ilişkilerine ve kaybeden insanlarına bakmanın bir yoluydu. Bugün ise o eski ruhun izlerini ararken, dizinin kendi tekrarlarına sıkıştığını görüyoruz.

Hak, hukuk, adalet… Dizi bu sözlerle başlıyor, sezonu da onların ağırlığıyla tamamlamaya çalışıyor. Fakat geriye yalnızca çözülememiş cinayetler, birbirine karışan hikâyeler ve eski günlerin hatırası kalıyor. Sevdiğimiz bir dizinin değiştiğini kabul etmek zor. Ama bazen bir hikâyenin artık eskisi gibi olmadığını anlamak için onu bırakmak gerekmez; onu eskisi kadar heyecanla izleyemediğimizi fark etmek yeter.

Yönetmen : Devrim Yalçın

Senaryo : Ercan Mehmet Erdem

Oyuncular : Erdal Beşikçioğlu, Canan Ergüder, İnanç Konukçu, Berkan Şal, Berke Üzrek, Güven Kıraç, Derin Beşikçioğlu, Ege Aydan, Suat Sungur, Selen Öztürk, Eray Eserol, Önder Selen, Kaan Selvi, Emrah Elçiboğa

Türkiye / Suç-Polisiye-Aksiyon-Gerilim / 8 Bölüm

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz