François Ozon yeniyatmalik gülerine dönüyor “été 85 / 85 yazı”

“Acaba sevdiğimiz kişiyi biz mi yaratıyoruz?”

Fransız Sinemasının yaramaz çocuğu François Ozon artık 50’li yaşlarında. “Sitcom” ile adını duyuran, filmleriyle sayısız ödül kazanmış olan 1967 doğumlu yazar yönetmen olgunluk dönemine girerken, kendisinin de yeniyetme olduğu yıllarda geçen bir aşk öyküsüyle hem 80’li yıllara, hem de kendi gençliğine nostaljiyle bakıyor.

Yapılamayan 2020 Cannes Film Festivalinin seçkisinde yer alan “été 85 / 85 yazı”, kahramanlarının kişiliklerinin edebiyat aracılığıyla açığa çıkarılması (“Swimming Pool” & “Dans la Maison”), aile yapısının bozulması (“Sitcom” & “8 Kadın”), yeniyetmeliğin baştan çıkarıcılığı (“Jeune et Jolie”), öğrenci öğretmen ilişkileri (“Dans la Maison”), transvestizm (“Une Nouvelle Amie” & “Une Robe d’été”), ölümün varlığı (“Sous le Sable”, “Le Temps qui Reste”, “Le Refuge” & “Frantz”), aile sırlarının baskısı (“8 Kadın” & “L’amant Double”) gibi, Ozon’un sinemasal evreninin pek çok tematiğini yansıtan bir filmdir.

Ve her ne kadar Ozon, kendi cinsel kimliği sorulduğunda her zaman cevapsız bırakmış olsa da, eşcinsellik olgusu, birçok filminde olduğu gibi “85 yazı”nın da merkezindedir. Öykünün geçtiği 1985 yılının, AİDS öncesinin özgür, toleranslı ve kaygısız bir dönemi olduğunu ve farklı cinsel kimliklerin, tam olarak hoşgörülmese de, artık kabullenildiği bir zaman olduğunu da unutmayalım.

85 yazı”nı kısaca özetlersek, Normandiya sahillerinde yaşayan 16 yaşındaki Alexis (Félix Lefebvre), bir arkadaşının teknesiyle denize açıldığında patlayan fırtına Alexis’in suya düşmesine ve teknenin devrilmesine sebep olur. Yine tekneyle gelen bir başka genç adam David (Benjamin Voisin) onu kurtarır ve tekneyi çeker. Ondan iki yaş büyük olan David, sırılsıklam olan Alexis’i çok yakındaki evine götürür. Evde Alexis, hem yeni tanıştığı David’den hem de onu büyük sempatiyle karşılayarak hiç sıkılmadan soyup banyoya sokan annesinden (Valéria Bruni Tedeschi) sıcak bir ilgi görür. Mütevazi bir ailenin çocuğu, hayalpaerest ve ağırbaşlı Alexis, kısa zamanda, burjuva bir Yahudi ailesinin tek oğlu, sigara ve içki içen, hızlı motosiklet süren, çekici ve baştan çıkarıcı David’in etkileyici cazibesine kapılarak hiç direnmeden bir aşk ilişkisine balıklama dalar…

İngiliz yazar Aidan Chambers’in 1982 tarihli “Dance on my grave” adlı romanını özgürce esinlenerek ve Fransa’ya aktararak uyarlayan Ozon, filmi dijital ekipmanla değil, ilk kısa metrajlarında yapmış olduğu gibi süper 16 ile çeker. Yöntem, sadece döneme uygun olduğu için değil, filmin gafif grenli ve dokulu görselliği, özellikle yakın plan yüzlerle çıplak bedenlere dijitalin veremediği bir sıcaklık ve canlılık katmasıyla da müthiş etkileyicidir.

François Ozon, bu formatın verdiği heyecanla, genç âşıkların hiçbir zaman tamamen çıplak göstermediği bedenlerini, hem sevecenliği hem tenselliği yansıtarak filme alır. Bu mahrem ve edepli bakış açısı, ilişkinin erotik boyutundan çok aşk ve sevgi yönünü ortaya çıkarmasıyla da çok başarılıdır.

Aynen romanda olduğu gibi, filmin jenerik öncesi ilk sekansında, Alexis’i iki polisin arasında sıkışmış olarak gösteren Ozon, Alexis’in dış sesiyle ölümlü bir facia yaşanacağını izleyiciye duyurarak, başta sorunsuz görünen romantik ilişkinin ileride bir trajediye dönüşeceğini peşinen belirtir. Böylece, 6 hafta boyunca masalsı bir aşk öyküsü olarak gelişen olayları Alexis’in dış sesinin eşlik ettiği bir flashback olarak aktarırken, olayların sonrasında yaşananları anlatısına ara ara yedirerek belirli bir gerilimi ayakta tutar.

İki aile, etraf ve hatta yetkililer, iki gencin çok iyi arkadaş olduklarını kabullenerek, aralarındaki yakınlığının gerçek boyutunun farkında değilmiş gibi davranırlar. Ozon’un çetesinden, her zamanki gibi olağanüstü Valéria Bruni Tedeschi, kocasının ölümüyle sarsılmış anneyi canlandırırken, kadının bu ölümün altüst ettiği oğlunun yeniden yaşama tutunmasına vesile olan yeni arkadaşıyla mutlu olmasının asıl sebebini tabii ki hissettiğini ve oğlunun huzuru için sorun yaratmadan kabul ettiğini, açıkça söylemeksizin, müthiş dozunda satır aralarında bir yorumla belli eder.

Alexis’in biraz şaşkın ve sevgi dolu annesi (Isabelle Nanty) ile, mesafeli ama davranışıyla oğlunu her zaman destekleyeceğini belli eden babası (Laurent Fernandez) da, çocuklarının davranışını pek fazla sorgulamamayı yeğlerler.

Ozon’un yukarıda söz etmiş olduğum, takıntılı olarak ele aldığı temalardan ikisi burada iyice öne çıkar. Birincisi birçok filminde ortaya çıkmış olan sevdiği insanı kaybetmesi ve yasını tutmasıdır. Bu, David’i derinden yaralamış olan babasının kaybını, yeni bir aşkla tedavi etme çabasının, Alexis’in ölmüş âşığına vermiş olduğu saçma bir sözü tutma çabasıyla birleştiği çok katmalı bir kayıp ve yas olayıdır. Diğeri de, yazar yönetmenin edebiyata düşkünlüğüdür.

Olayların ardından Alexis, yeteneğine inanarak ona her zaman arka çıkmış olan edebiyat öğretmeni Bay Lefèvre’e yaşadıklarını anlatamadığını söyler. Ozon çetesinin bir diğer büyük oyuncusu Melvil Poupaud’nun büyük başarıyla canlandırdığı Lefèvre, Alexis’e bir çıkış yolu olarak anlatamadıklarını yazmasını önerir. Filmin neredeyse tamamını Alexis’in, Ozon’un “Dans la Maison” filmini anımsatır şekilde bir roman gibi anlatması bu sebeptendir. Ancak Ozon, “85 yazı”nda farklı ve çok önemli bir soruna da değinir.

Tüm masumiyetiyle ruhen ve bedenen kendini verdiği bu ilk aşkının sonsuza dek süreceğine inanmış olan Alexis, 6 hafta sonra David’in ikircikli cinsel kimliği ve gerçekçi davranışıyla aşkı hüsranla bittiğinde büyük bir dram yaşar. Olaylar durulup, yaşadıklarını daha sağlıklı bir bakışla irdelemeye başlayan Alexis, âşık olduğu insanın gerçek David olup olmadığını, David’e mi, David’in kendi kafasında idealleştirmiş olduğu düşsel kişiliğine mi âşık olduğunu sorgulamaya başlar.

Yardımcı rollerdeki oyuncuların başarılı yorumlarından söz etmişken Félix Lefebvre ile Benjamin Voisin’in oluşturduğu müthiş ikiliye de değinmek isterim. Sırasıyla 22 ve 24 yaşındaki bu iki genç oyuncunun ikisi de kendilerinden dört yaş küçük karakterlerini müthiş bir inandırıcılıkla aktarıyorlar. Zaman zaman River Phoenix’in gençliğini anımsatan Félix Lefebvre geleceğin büyük oyuncularından olacağını hissettiren müthiş bir keşif. Yakışıklılığı ve çekiciliğiyle Benjamin Voisin, karmaşık ve sorunlu kişiliğine ustalıklı bir derinlik katıyor.

Sonuç olarak, Alexis’in bu büyüme ve olgunlaşma sürecine büyük başarıyla geçerek bitecekmiş izlenimi veren “85 yazı”nı, yazar yönetmenin en mükemmel filmlerinin düzeyinde olarak bulmuş, yorumumu bol yıldızlı bir övgüyle bitirmeye karar vermiştim.

Ancak Ozon, filmini bana son derecede gereksiz gelen, anlamsız ve tatsız bir sekansla sonlandırmayı yeğler. Müthiş zevk alarak seyrettiğim bu filme reva gördüğü final, hem izlencenin tadını iyice kaçırır, hem de çok sevdiğim bir sinema adamı olan François Ozon’a gıyabında müthiş kızmama sebep olur.

Yine de, Başka Sinema kapsamında 6 Kasım’da vizyona girecek olan filmin, çok sayıda erdemi de var. Tabii ki karar sizin.

Hepinize iyi seyirler dilerim.

Yönetmen / Senaryo : François Ozon

Özgün Yapıt : “Dance on My Grave”, Aidan Chambers

Görüntü Yönetmeni : Hichame Alaouié

Kurgu : Laure Gardette

Müzik : Jean-Benoît Dunckel

Oyuncular : Félix Lefebvre, Benjamin Voisin, Philippine Velge, Valeria Bruni Tedeschi, Melvil Poupaud

Fransa / Dram / 100 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here