Adaletsiz    /    Dragged Across Concrete

Adaletin aklı var mıdır? Şayet yoksa o zaman aydınlanmacı Denis Diderot‘a atfedilen “adaletin aklını kaybettiği yerde felsefenin susacağı“na dair sözü ne anlam taşır? Felsefe, dar anlamda aklı kullanmaksa, o zaman her adaletsizlik aynı zamanda aklın yitimine de işaret eder. Zaten Fransız aydınlanma düşüncesi, aklın ve devamında da felsefenin yüceltilmesi değilse, neydi? Simgesel olarak Kant, o zaman ve her daim tek başına aklın ve bir başka yönüyle de ahlâkın temsilidir. Teorik tartışmalar bir yana bırakılırsa, adalet ve ahlâk birbirinden ayrılmaz, biri olmaksızın diğeri olmaz, hatta bazen birbirlerinin yerine dahi kullanılabilecek iki ulvi kavramdırlar.

Yönetmenliğini ve senaristliğini S.Craig Zahler‘in yaptığı ve ülkemizde “Adaletsiz” ismiyle gösterime girecek filmde de aslında adaletsizlik, sosyal adalet, ahlâk, aklını kaybetme gibi derinlikli konulara, başarısı bir yana bırakılırsa, selam veren yönler yok değil. Film zaten finaliyle de bağlantı kurulacağı üzere iki farklı ve geçim derdindeki dramatik yönlü aile görüntüsü ile başlıyor. Birisi yeni cezaevinden çıkan siyahi Henry (Torry Kittles), diğeri ise Bulwark polis departmanında çalışan Brett Rıdgeman (Mel Gibson). Her ikisi de zor günler geçirmektedir. Henry’in bakıma muhtaç annesi ve kardeşi vardır, üstelik anne hayat kadınlığına da başlamış ve bu durum Henry tarafından anlaşılmıştır. Brett, diğer polis arkadaşı Anthony (Vınce Vaughn) ile gerçekleştirdikleri bir operasyonda Meksika uyruklu zanlı ile mavi çanta taşıyıcısı bir kadına uyguladıkları şiddet görüntülerinin basına servis edilmesi sonrasında, şefleri olan Calvert (Don Johnson) tarafından işten uzaklaştırılırlar. Üstelik aynı gün Brett’in kızı Sara (Jordyn Ashley Olson) beşinci kez mahalle gençleri (ne hikmetse siyahiler) tarafından üstüne gazoz atılmak suretiyle saldırıya uğramıştır.

Eşi Melanie (Laurıe Holden) ise daha önce polis olarak çalıştığı dönemde saldırıya uğramıştır, bu nedenle yürüme engeli vardır. Dahası ilaçlarını almakta da zorlanmaktadır. Brett’in işten uzaklaştırılması, bu trajik örgü ile birlikte seyirciye sunulur. Bu kadar dramatik olmasa da Anthony için de hayat zorluklarla doludur. Daha önce birkaç kez açığa alınan Brett için tek seçenek kalmıştır: rolleri değiştirmek ve kolay yoldan parayı kazanmak. Bunu uzun bir diskur ile arkadaşına da ikna için anlatır. Benzer tema aslında sinema için uzak bir kavram değil. Yani önceden kovalayanın; çeşitli saiklerle, örneğin intikâm, para hırsı, ülkeyi kurtarma gibi nedenlerle sonradan kovalanan konuma gelme halleri. Mesela, 2001 yapımı, Denzel Washington’un başrolünde oynadığı, başarılı “Training Day (İlk Gün)” filmi. Yine Sylvester Stallone ile Kurt Russel‘in başarı ile başrollerini paylaştıkları, kült haline gelen 1989 gösterim tarihli “Tango&Cash” filmi gibi. Adaletsiz filminde Brett’in arkadaşı Anthony’i ikna çabaları derken, banka soygunu hikayesi ile devam eden ve sonunda kısmen paranın saadet getireceği şeklinde okunacak bir yorumla devam eden bir örgü görüyoruz.

Film, tür olarak aksiyon türü olarak lanse edilse de, oldukça statik/durgun bir anlatıma sahip. 160 dakika boyunca filmi belirli bir beklenti ve sonu düşünmeden izlemek belirli bir sabrı gerektiriyor. Hele bir de filmin başlangıç ve sonu dışında, film de neredeyse müzik kullanılmaması da, seyri daha da zor hale getiriyor. Buna diyaloglardaki yetersizlikleri, sürprizsiz finali de eklemek mümkün. Mel Gibson hiç kuşkusuz son dönem kimi sistem dışı filmleri ve çıkışları ile dikkate değer bir oyuncu. “The Patriot, Braveheart, Conspiracy Theory, Apokalipto” filmleri unutulmazlar arasında. Üstelik 1995 yapımı, oyuncu ve yönetmen olarak katkıda bulunduğu “Braveheart” filmi, en iyi yönetmen ve en iyi film dalında akademi ödüllerini alarak sinema tarihinin unutulmazları arasında yer almıştı.

Adaletsiz‘de ise, filmin anlatım dilindeki donukluk, oyunculara da maalesef yansımış. Gerek Mel Gibson‘ın, gerekse Vınce Vaugh‘ın iyi bir oyunculuk sergiledikleri iddia edilemez. Mel Gibson gibi kimi filmlerinde baskın olarak görülen muhalif damar taşıyan bir oyuncu için, filmin çoğunda kullanılan zenci karşıtı kimi okumalara müsait filmde oynamak sinemasına bir katkı sunar mı? tartışılır. Daha önce 2004 yapım tarihli ve yönettiği “Tutku / İsa Mesih’in Çilesi” filmi kimi antisemitik öğeleri taşıdığı iddiası ile eleştirilerin odağı olmuştu. Bu filmde de siyahilik/zencilik ırk vurgusu filmin doğallığı dışında bir kötülük başat figürü gibi film’de yer yer karşımıza çıkıyor.

 

Film, senaryodaki anlatım dili, oyuncu yönetimi gibi şekli zaafları bir yana, olay örgüsünde de maddi öğeleri ile izleyiciye çok şey vaat etmiyor. Bir otobüs durağındaki kararsız görüntüsü ile filmin çok sonralarında görülen Summer’in (Jennifer Carpenter) yeni doğan bebek, annelik izni, anlayışsız eş ile devam eden, doğum sonrasında işe gitme tereddütü ve banka soygunu ile belirli bir yörüngede film de yer alması, filme dramatik unsur katma adına yapıldığı çok belliyse de, bu katkıyı vermediği gibi, bu durum filmin akışını da bozmakta. Bu da bir bakıma filme yapay bir eklemleme/yamalama görüntüsü gayreti olarak izleyiciye yansıyor.

Adaletsiz filminin, polisiye/aksiyon sever izleyiciyi, benzer temalı filmler ile karşılaştırınca, hele sonu da gözetildiğinde pek de tatmin etmeyeceğini söylemek mümkün. İki ayrı bölüm olarak görülücek filmin ikinci kısmında yoğunlaşan aksiyon görüntüleri etkileyicilik ve heyecandan oldukça uzakta. Filmin Türkçe ismindeki kullanıma uygun bir kaygısı da yok. Suça karışma dürtüsünün, sistem dışılık gibi bir iddiası olmadığı gibi, daha önce de sıklıkla işten uzaklaştırılan iki polisin altı haftalık bir işten el çektirilmeleri sonrasında, uzun süredir yaşadıkları bazı sıkıntıları bu şekilde giderme yönelimleri de yine çok inandırıcı değil. Ayrıca basına yansıyan ve uzaklaştırılmalarına neden olan görüntülerin, iki farklı mekanda gerçekleşmesi nedeni ile basına nasıl, ne şekilde servis edildiği de meçhul. Şiddet öğesinin TV’de görünmesi ile bir market soygununun da eş zamanlı gerçekleşmesi, bu kadar tesadüf artık olmaz dedirtecek ölçüde.

Sonuç olarak, oyuncuları arasında Mel Gibson olunca, sistem karşıtı olarak beklenti yaratan, ne var ki hiçte böyle bir amacı olmayan, şiddetin kaynağı, suç, adalet kavramlarını derinlikli işlemeyen, 90 dakikada bile rahatlıkla sıradan ölçülerde anlatılacak parlak olmayan bir hikayeyi, sanki yavaşlatıcı kullanarak 160 dakikaya yayan bir filmle karşı karşıyayız, bir bakıma filmin uzunluğunun, onun vasat altı haline engel olmayacağını kanıtlar gibi.

Film notum:

 

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here