Aquaman

Aquaman denizden çıkmasa iyi olurdu!

Detective Comics’den uyarlanan süper kahramanlar, bizce son birkaç yılda en büyük rakibi Marvel Comics süper kahramanlarının biraz gerisinde kalıyor… Kuşkusuz her birini tercih edenler olabilir ancak özellikle son Avengers: İnfinity War kazandığı ticari ve eleştirel başarıyla bu iki ekolün rekabetini daha da kızıştırdı! Bu son ‘Avengers’ başarılı da olsa, biz, iki taraftan çıkan süper kahramanların solo maceralarına biraz daha olumlu bakıyoruz.

Daha önce ‘Justice League’ (2017) filminde beyaz perdede gördüğümüz Aquaman’nin bu ilk solo macerası da bizce belli ölçülerde başarılı bir yapım… Bunun nedenleri arasında yönetmen koltuğunda James Wan gibi becerikli bir ismin oturmasını, oyuncu seçiminin doğru olmasını ve Aquaman’nin asıl dünyasının (Yani Atlantis’in) başarılı bir şekilde resmedilmesi sayabiliriz. Ancak bu filmde ne zamanki Aquaman deniz dünyasının dışına yani karaya çıkıyor hem hikaye sıradanlaşıyor, hem de karakterler basmakalıp bir hale geliyor…

 

Arthur Curry yani nam-ı diğer Aquaman, normal bir insanla, Atlantis’in kraliçesi Atlanna’nın aşkından doğmuş melez bir yarı insan, yarı yarı süper kahramandır. Kendisi, dünyada ve babasının yanında yaşamayı tercih etse de, gerektiğinde denizlerde de süper güçleri sayesinde adaleti sağlamaktadır. Ancak aslında Atlantis krallığının varislerinden biridir ve onun yerine tahta, kardeşi Norm oturmuştur. Norm, diğer deniz krallarıyla birleşip, karadaki insanlara karşı büyük bir savaş başlatmak istemektedir. Aquaman, Atlantis’ten gelen Mira’nın yardım istemesiyle hem bu savaşı engellemek hem de hakkı olan tahtı geri almak için harekete geçer…

Atlantis’teki politik entrikalar….

Aquaman filminin ilk başarısı, başkahramanın ait olduğu dünyayı yani Atlantis’i tanıtmakla fazla vakit harcamadan hemen oradaki siyasi(!) ortama geçmesinden kaynaklanıyor. Bir peri masalını anımsatan, bir balıkçı adam ile Atlantis’in kraliçesi karşılaşması ve aşkından sonra, film hemen bizi aksiyonun ortasına koyuyor. Önce Aquaman’nin deniz korsanlarını engellediği bir sekansı izliyoruz ardından ise olayın merkezi olan Atlantis’teki savaş hazırlığına ve deniz kralları arasındaki pazarlıklara tanık
oluyoruz.

Bu giriş sekansında ve devamında dikkatimizi çeken nokta yönetmenin hızlı ama rahatsız etmeyen bir tempoda filminin açılışını yapması oluyor. Gerçekten uzun süre filmde hiçbir gereksiz konuşma, aşırı uzatılmış sahneler görmüyoruz. Olaylar ne kadar fantastik olursa olsun inandırıcı duruyor, gülünç olmuyor. Filmdeki tempo tam biraz iniş yaşadığında beklenmedik ve sert müdahaleler ilgiyi ayakta tutuyor. Aquaman’nin de hikayeye dahil olması da mantıklı bir çerçeveye oturuyor. Yani filmin kahramanı sadece fırsatını bulunca maceraya dalmaya meraklı bir edayla değil daha çok sevdiklerini ve onların dünyasını savunma amacıyla eyleme geçiyor. Bu savunma önce durdurma eylemine ardından karşı saldırı haline evriliyor…

Karaya ayak basınca…

Ne zaman ki Aquaman ve Mira, gerçek kral olduğunu ispat edebilecek bir asanın peşine düşüyor o zaman işler biraz karışıyor. O zamana kadar kıvrak ve becerikli bir yönetimle akan film birden çocukça bir hava alıyor ve sanki yabancı bir bölgede ayakta kalmakta zorlanıyor. Belki aksiyon düzeyi düşmüyor ama gerek Sahara çölünde geçen sekans gerekse de Sicilya adasında geçen takip sekansı, kötü İndiana Jones taklidi sekanslar gibi duruyor. Hele Sicilya’da geçen sahnelerde karakterler nerdeyse tatile
çıkmış gibi duruyorlar.

Ancak yönetmen pes etmiyor ve belli aralıklarla güzel resmettiği dünyaya yani Atlantis İmparatorluğuna dönüyor. Sanki başkarakter gibi yönetmen de denizin altında daha rahat ediyor… Filmin övdüğümüz temposuyla hakkında bir eleştirimiz olabilir: sakin geçen bir sekansın şiddetli bir baskın, bir silahlı saldırı veya bir bomba ile bölünmesi ve filme heyecan katmasına hiçbir itirazımız olamaz ancak sanki yönetmen bu yola biraz fazla başvuruyor… Bu taktik ilk iki sefer beklenen etkiyi yaratsa da, bu kopuşlar fazla tekrar edince biraz yönetmenin tempo vermek için sarıldığı bir can simidi gibi duruyor. Bizce bu sahneler filme daha az ve daha dengeli serpiştirilmiş olsaydı sonuç daha olumlu olurdu….

Filmin oyuncu seçimi de gerçekten başarılı gibi duruyor. Öncelikle filmin başkahramanı Aquaman’i canlandıran Jason Momoa hem vücut diliyle, hem karizmasıyla ve hem de fiziğiyle bu rol için doğmuş gibi duruyor. Bu olumlu sinyalleri, ilk göründüğü ‘Justice League’ filminde almıştık ancak bu sefer solo macerasında da filmin lokomotifi olmayı başarıyor. Bu başkarakterin yanında emektar oyuncu Dolph Lundgren ve ( her nasılsa) güzelliğini hala koruyan Nicole Kidman’ı izlemek ise her zaman keyif verici Aquaman kendi türünde ortalamanın üzerinde, becerikli bir yönetmenin elinden çıkmış olduğu belli, vaat ettiği şeyleri layığıyla yerine getiren bir yapım…

Bizce kahraman bolluğu yaşayan diğer Marvel ve Detectives Comics (sonuncusu dışında!) uyarlamaları arasında sivrilmeyi başarıyor. Ancak tekrarlamadan geçemeyeceğiz: ‘Bizce Aquaman denizden hiç çıkmasaydı, sonuç daha iyi olurdu!’…

 

Yönetmen : James Wan
Oyuncular : Jason Momoa, Amber Heard, Willem Dafoe, Partick Wilson, Nicole Kidman, Dolph Lundgren, Yahya Abdul-Mateen II, Temuera
Morrison…
Ülke : ABD

Film notum:

 

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here