Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim
Nazik Olmaya Zorlanan Bir Çöküş
“If I Legs I’d Kick You” psikolojik çöküş, anne olmanın getirdiği olumsuz baskı, toplumsal beklentiler gibi aslında pek çok kadının yaşadığı temalara odaklanıyor. Anneliğin görünmez şiddeti, yapılan manipülasyonlar ve sessiz baskıyı tüm şeffaflığıyla anlatan, bazen izleyicinin sinir uçları ile oynayan psikolojik; ama aynı zamanda kara mizahla donatılmış yılın çok konuşulan filmlerinden biri, mutlaka izleyiniz.
Sessizliğin Şiddeti
Yönetmenliğini ve senaristliğini Mary Bronstein’in yaptığı “If I Legs I’d Kick You“, travmalar üzerinden ilerliyor. Filmin başrolünde çok yetenekli Rose Byrne yer alıyor. Ona eşlik eden isimlerse şöyle sıralanıyor : Conan O’Brien, Christian Slater, ASAP Rocky, Delaney Quinn, Ivy Wolk, Danielle Macdonald, Mary Bronstein. Film neredeyse iki saatlik ekran süresine rağmen hiç sıkmıyor. Rose Byrne döktürüyor. Altın Küre’de, Komedi / Müzikal kategorisinde kazandığı En İyi Kadın Oyuncu ödülünü sonuna kadar hak ediyor. Filmin anlattıklarıyla paralellik kurarsak, yarıştığı kategori ne kadar doğrudur, emin değilim. Yine de bu rolüyle Rose Byrne’ün önemli bir ödülü kucaklamasına seviniyorum. Filmin türü psikolojik / dram olarak nitelendiriliyor. Küçük bir dip not olarak; yönetmen koltuğundaki Mary Bronstein, filmde doktor rolünde yer alıyor.
Linda (Rose Byrne) psikologluk yapan; ama aynı zamanda psikolojik çöküş yaşayan bir karakter olarak seyirciyi ikileme sürüklüyor. Linda’nın kızının tuhaf bir hastalığa sahip olmasının, hayatlarını olumsuz bir yola sürüklemesi ve Linda’nın yaşadığı depresyonun her geçen gün onu daha fazla aşağıya çekişi anlatılıyor. Linda’nın yaşadıkları sahneler ilerledikçe psikolojik bir gerilim hissi yaratıyor. Onun yaşadığı ve hissettirdiği her duygu izleyici üstünde de bir baskı yaratıyor. Rose Byrne’ün bu duyguları, perdeden seyirciye böyle nefis bir şekilde hissettirmesi onu yılın en önemli performanslarından birine dönüştürüyor. Linda’nın en büyük çaresizliği kızının hastalığı gibi görünse de, aslında içine düştüğü yalnızlığın onun hayatına etkilerinin daha büyük olduğunu anlamak güç değil. Kocasının sıklıkla yanlarında olmaması, yaptığı mesleğin neşeli bir iş olmaması, kızının hastalığı, her şeyle tek başına yüzleşmek zorunda kalması, melankolisinin artmasına neden oluyor.
Kadın Öfkesinin Temsili
Film; psikolojik çöküş, anne olmanın getirdiği olumsuz baskı, toplumsal beklentiler gibi aslında pek çok kadının yaşadığı temalara odaklanıyor. Anneliğin görünmez şiddeti, yapılan manipülasyonlar ve sessiz baskıyı tüm şeffaflığıyla anlatan, bazen izleyicinin sinir uçlarına oynayan psikolojik; ama aynı zamanda kara mizahla donatılmış yılın çok konuşulan filmlerinden biri oluyor. Filmin karanlık tonu ve Linda’nın zihni gibi karanlıklaşan atmosferi sayesinde depresif bir alan yaratıyor. Linda’nın zihnine bir kez girince asla çıkamıyoruz. Onun zihninin dehlizlerinde biz de onunla birlikte zorluklarla mücadele ediyoruz. Linda’nın yaşadıkları geçici bir kriz değil, güçlü durmak adına ya da korkularını itiraf etmemek için sürekli ertelenmiş bir çöküşün dışa yansımaları olarak okunuyor.
“If I Had Legs I’d Kick You“, ismini duyduğumuz anda bile içimizde bir huzursuzluk hissi uyandırıyor. Fiziksel bir noksanlıktan ziyade, duygusal ve varoluşsal bir sıkışmayı anlatan film metaforik bir çağrışım da yapıyor. Filmin ana metaforu bacaklar olarak öne çıkıyor. Bacaklar filmde, yalnızca bedensel bir hareketi ifade etmiyor. Fiilen güçlü olmayı, kaçabilmeyi, karşı koyabilme ve sınırları belirlemeyi anlatıyor. Bacaklarım olsaydı seni tekmelerdim cümlesi, fiziksel zarar verme arzusundan daha çok eylemsizliğin öfkesi olarak niteleniyor. Linda’nın hayatına yön veren şartlara, ilişkilerine ve arzularına karşı koyamaması; onu bu duruma getiren nedenlere tekme atamamasıyla metaforik bir ilişkilendirme sağlıyor. Filmin tüm atmosferine ve renk tonuna yansıyan yorgun ve dağınık görünüm, Linda’nın iç dünyasındaki çürümüş benliğin dışavurumu olarak seyirciye yansıyor. Anne, eş ve her şeyi idare eden kişi konumunda olmanın yükü beden üstünde baskı oluşturuyor. Bu da Linda’nın hayatının her anına sirayet eden, içinden çıkılmaz bir melankoliye düşmesine neden oluyor.
Bedenin çöküşü, mekânlar, çocuk faktörü, öfke gibi etmenler filmdeki en temel semboller olarak aklımıza kazınıyor. Bedendeki ağrılar ve bitkinlik halleri, bastırılmış kimliğin ve duyguların sembolü olarak dikkat çekiyor. Dile getirilmeyen öfke ve söylenmeyen hayal kırıklıkları bedeni yorgun bir kimliğe büründürüyor. Linda’nın bakışında, sesinde, dokunuşunda bu sessiz çığlığı görmek seyircinin kendi yaşantısını sorgulamasına neden oluyor. Linda’nın hasta kızının filmde ses olarak var olması da filmin alametifarikası gibi görünüyor.
Ev, Beden ve Kaçışsızlık
Filmde, ev güvenli bir alanı temsil etmiyor. Tam tersi hapishane gibi konumlanıyor. Filmde klostrofobik bir mekân kullanımı olması ve kapalı mekânlar Linda’nın zihinsel hapsoluşunu ve çıkışsızlığını sembolize ediyor. Çocuk faktörü filmde, sevgi nesnesi olması dışında Linda karakterinin benlik duygusunu erteleyen, belki yok eden, kutsallıktan uzak olarak düşünülen bir duyguyu hatırlatıyor. Film, annelik eylemini idealize etmiyor. Aksine tüketici bir his olarak biçimleniyor. Filmdeki öfke krizleri bastırılmış hisler olarak kalıyor. Bu bastırma hissi, kadına yaradılışından beri yüklenen kodlardan olan ‘uyumluluk’ fikrini sembolize ediyor. Filmde annelik anti bir taraftan anlatıldığı gibi şefkatli bir tarafı da temsil ediyor. Anneliğin kutsal olmadığını, ruhsal çöküş ve bağlılık fikirleriyle destekliyor. Anneliğin kutsallığından ziyade, kimliğin silikleşmesine odaklanıyor. Kadın hem anne hem birey olma çabasındayken, içine düştüğü şartlar rol çatışmasına sebep oluyor ve üstüne yüklenen bu rollerin altında eziliyor. Kadının öfkeli oluşu kontrolsüzlük olarak görülüyor; ancak film bu öfkeyi meşrulaştırıyor. Öfke kadını var ediyor. Bacakların yokluğu, modern köleleşmenin kadın cinsi üstündeki duygusal felç halini ifade ediyor. Bu duygusal felç hali de filmin ana temasına ruh üflüyor.
Rose Byrne’ün muhteşem performansı, Oscar beşlisi arasına girmesiyle taçlanıyor. Ödülü kazanacağını zannetmiyorum, ama Jesse Buckley / Hamnet performansıyla yarışmasaydı, büyük ihtimalle o heykeli kaldıran Rose Byrne olabilirdi. Travmatik ve tetikleyici olması açısından da seyirciyle bağ kurması epey kolay olan bir film olduğunu söyleyebilirim. Mutlaka görünüz.
Yönetmen / Senaryo : Mary Bronstein
Görüntü Yönetmeni : Christopher Messina
Kurgu : Lucian Johnston
Müzik : Melissa Chapman, Annie Pearlman
Oynayanlar : Rose Byrne, Helen Hong, Josh Pais, Danielle Macdonald, Ivy Wolk, Daniel Zolghadri, Asap Rocky, Ella Beatty, Conan O’Brien, Christian Slater, Manu Narayan
ABD / Dram-Komedi / 112 Dk.











