Oscar adayı sıradışı bir belgesel..

“Yarısını al, yarısını bırak!”

Tamara Kotevska ile Ljubo Stefanov yaklaşık 15 dakikalık kısa bir belgesel film çekmek için Makedeonya’nın neredeyse terk edilmiş, suyu elektriği olmayan ücra bir dağ köyüne gittiklerinde, yatağa bağımlı 85 yaşındaki annesi Nazife ile tek odalı bir evde yaşayan. Avrupa’nın son kadın arıcısı Hatice Muratova ile karşılaşırlar.

Geçimini arıcılıkla sağlayan bu kadının yaşamı onları öylesine etkiler ki, Hatice’nin öyküsünü uzun metrajlı bir film olarak çekmeye karar verirler. Üç yıl süren çekimlerin sonucunda ortaya çıkan 87 dakikalık belgesel, dünya çapında ilgi görür, başta 2019 Sundance Film Festivali Dünya Sineması Belgesel kategorisinde Jüri Büyük Ödülü, Değişime Etki Jüri Özel Ödülü ve En İyi Görüntü Yönetimi Jüri Özel Ödülü olmak üzere 31 uluslararası ödül kazanır.

Bu ödüllere ilâveten “Honeyland / Bal Ülkesi”, En İyi Yabancı Film ve En İyi Uzun Metrajlı Belgesel adaylıklarıyla, Milcho Manchevski’nin yazıp yönetmiş olduğu “Yağmurdan Önce”den çeyrek yüzyıl sonra Makedonya’ya yeniden Oscar adaylığı getirir.

Filmin anlattığı öykünün fonunda Makedonya’nın çok toplumlu, çok dilli yapısı da ortaya çıkar. Hatice, Makedonya’da yaşayan bir Yörük Türkü. Doğal olarak annesiyle ve kendi gibi Türk komşularıyla Türkçe konuşur ki, şiveleri farklı olsa da, altyazının desteğiyle izleyici çoğu söylediklerini anlar. Hatice, ballarını satmak için gittiği Üsküp’teki Pazar yerinde çoklukla Makedonca, komşusuysa kendisinden mal almaya gelen alıcısıyla Sırp Hırvatçası konuşur. Hatice’nin yaşamı ve çalışması, doğanın ritmiyle bire bir uyumludur.

Her gün, sarp kayalıklarda ya da ağaç kovuklarında yaban arılarının peteklerini ve ballarını toplar, arı kolonilerinin bir kısmını kendi kovanlarına taşır. Ama, konuştuğu, kimi zaman şarkılar söylediği arıların paylarını hiç mi hiç unutmaz. Kesinlikle bozmadığı bir prensiptir bu: her şeyin yarısını alıp diğer yarısını arılara bırakır. Katkısız ve doğal olduğu için kavanozunu 10 ilâ 16 Avroya sattığı balın miktarını arttırıp ekolojik dengeyi bozarak fazla kazanç sağlamak, Hatice’nin aklının köşesinden bile geçmez.

Büyük olasılıkla ailenin son bekâr kızı olan Hatice, hiç evlenmemiş, artık bir gözü görmeyen neredeyse yatalak annesiyle ilgilenmiş. Arada bir sahip olamadığı bir aileden, kocasızlıktan, çocuksuzluktan dem vurarak bir gün annesi ölürse yalnız kalacağından söz eder ama bu konuda annesini hiç suçlamaz. Tam tersine ona büyük sevgi gösterir, bebekler gibi yemeğini yedirir, yıkar, şarkılar söyler, Üsküp pazarında ballarını sattığında kendine saç boyası alırken annesine muz ve bir yelpaze alır. Bu sevgi karşılıksız da değil; ana kızın arasındaki yakınlık ve sevgi bağı öylesine güçlü ki, Nazife yaşama veda ettiğinde izleyici çok sevdiği, çok alıştığı bir yakınını kaybetmişçesine gerçekten üzülür.

Günün birinde Hatice’nin evini yakınlarına kamyonla çekilen bir karavan yanaşır ve içinden Hüseyin, karısı Lutfiye ve de her yıl bir tane yaptıkları için bebekten yeniyetmeye çok sayıda çocuktan oluşan göçebe bir aile çıkar. Kısa süre sonra ailenin gürültüsüne, koca bir inek sürüsünün böğürtüsü de karışır.

Önceleri, bu patırtının kendi sessiz yalnızlığıyla karşıtlığı Hatice’nin hoşuna gider. Yeni komşularıyla iyi ilişkiler oluşturmaya çalışır, çocuklarına yakınlık gösterir, hatta ek gelir için arıcılığa niyetlenen Hüseyin’e bilgi ve destek verir. Bilgilendirmenin olmazsa olmazını da unutmaz: “Yarısını alacaksın, diğer yarısını arılara bırakacaksın, aksi takdirde benim arılarıma saldırırlar

Hatice, tüm yaşamını doğa ile barışık olma temeline oturtmuşken, Hüseyin, tam tersine mücadelesini doğa ile savaşarak vermektedir. Bu sebeple, büyük bir maddi kazanç elde etmek için, ne pahasına olursa olsun Hatice’nin kuralını hiçe sayarak hem kadının yıllar boyunca uğraşarak oluşturduğu ekosistemi alt üst eder hem de sonuçta her iki tarafı zarara uğratır

Stejanov ve Kotevska, sağlam bir belgeselci bakış açısıyla, öyküyü anlatırken kesinlikle taraf tutmamaya özen gösteriyorlar. Tabii ki Hatice ile Hüseyin’in anlaşmazlığı, kendi kendini idame ettirebilen doğal yaşam tarzı ile, vahşi serbest pazar kapitalizminin doğanın kökünü kurutmaktan çekinmeyen davranışının küçük çapta bir alegorisi olarak algılanabilir. Bu izleyiciyi Hatice’yi iyiler, Hüseyin ve ailesini de kötüler olarak algılamaya yöneltebilir. Yönetmen ikilisi bu algıyı kırmak için, Hüseyin’in ailesine sevecenlikle yaklaşır, özellikle çocukların zorlu yaşam şartlarını dokunaklı şekilde yansıtır ve Hüseyin’i açgözlü bir kötü adamdan çok, ekonomik baskının bir kurbanı olarak gösterir.

Öykünün günümüzde yaşanmakta olduğunu, altını kırmızı kalemle çizmeden, sadece bir jet uçağının gökte bıraktığı izle ima etmeleri de çok başarılı.

İki yönetmen, iki görüntü yönetmeni, bir ses mühendisi ve bir kurgucudan oluşan çok küçük bir film ekibiyle üç yıl birlikte oldukları için, en büyüğünden en gencine herkes, kameranın var olduğunu tamamen unutarak, yaşamlarını ekiple (dolayısıyla da biz izleyicilerle) müthiş bir doğallıkla paylaşırlar. Ekibin kesinlikle hiçbir olaya müdahale etmeksizin sadece gözlemci olarak var oluşu o kadar kanıksanmış ki, Hatice ile Hüseyin’in tartışmaları, çocukların kendi aralarında dövüşmeleri ya da tüm filmde Hatice’den / doğadan taraf olan tek karakterin, Hüseyin’in 10-12 yaşlarındaki oğlunun, ana avrat küfrederek çekip gitmesi benzersiz bir gerçeklikle filme aktarılmış.

Filme Sundance’de ödül getiren görüntü yönetmenleri Fejmi Daut ve Samir Ljuma, vahşi arıların dünyasına el kamerasıyla korkusuzca dalarak müthiş bir iş çıkarmışlar. Bal artıklarını yalarken, uçamayan bir arıyı hareket ettirmeye ya da sudan çıkmaya çalışırken filme aldıkları arıların mikroskobik dünyasını bire bir yansıtıyorlar. Bunları da, aynen Hatice gibi sadece doğanın kendilerine verdiklerini akıllıca kullanarak yapıyorlar. Filmin aydınlatması sırf güneşin, ayın ve birkaç mumun ışığından temin edildiği için yalnızca kamera harekeleriyle ışığı en uygun ve en verimli şeklide kullanmışlar. Böylece açılış sahnesinin ya da ana kızın lafladığı mum ışığındaki bölümlerin o nefis bal rengi tonunu, ışığa karşı çekimlerin o şiirsel gölge çekimlerini elde etmişler.

İzleyiciyi ilk karesinden itibaren içine alan, artık neredeyse yok olmakta olan bir yaşam tarzını heyecan verici görüntülerle anlatan, insan – doğa ilişkileri üzerine muhteşem bir meditasyon.

Sakın kaçırmayın derim.

Yönetmen / Senaryo : Tamara Kotevska, Ljubomir Stefanov

Görüntü Yönetmeni : Fejmi Daut, Samir Ljuma

Müzik : Foltin

Oyuncular : Hatidze Muratova, Nazife Muratova, Hussein Sam, Ljutvie Sam

Makedonya / Belgesel / 90 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here