Bayram Şekeri

Ben Ağlarım, Sen de Ağla…

Son dönemlerde sinema filmlerinin değerlendirilmesindeki ölçütlerden birisi dizi sektörü ile karşılaştırılması olarak görülüyor. Beğenilmeyen ya da başarısız bulunan yapımlar “dizi estetiğine benzer ya da dizi çekimleri ve senaryolarından esinlenme ile yapılmıştır” denilerek onlara dudak bükülmekte. Ancak özellikle streaming kanallarının rekabeti ile dizilerin oldukça iyi örneklerini görmeye başladık. Örneğin, gündemdeki dizilerden “Kulüp”; çekim teknikleri, tarihi atmosferin yaratılması ve netameli konulara değinen senaryosu itibariyle çok ses getirdi ve genel olarak da beğenildi. Dolayısıyla artık dizi karşılaştırılması sinema bakımından yetersiz kalmakta.

Bunun son örneği bu hafta vizyona giren “Bayram Şekeri” filmi olarak görülüyor. Açıkçası emek ürünü sinema yapımlarının hiçbirine peşin hükümle izlemeye gitmem. Yönetmenliğini “Hep Yek”, “Akıllara Seza”, “Cin-si Bozuk” gibi daha çok eğlenceye dayalı yapımlarla adını söz ettiren Bilal Kalyoncu’nun yaptığı film, ne yazık ki gerek senaryosu, oyunculukları, vermek istediği mesajları; gerekse de çekim teknikleri hatta ses kalitesi ve de makyajları itibariyle tam bir felaket örneği.

Konusundan başlayalım: Pınar (Öykü Gürman) filmin ilk sahnesinden de anlaşıldığı üzere aile sorumluluğunu yerine yetirmeyen, kocası Yusuf’a (İnan Ulaş Turan) kızar ve bebeği Mete’yi alıp Berlin’e gider. Evet, sadece bu kadar. Üstelik kocası onları görür. Sinemamızın klişelerinden olduğu üzere arabanın arkasından öylece bakakalır. Ardından on yıl sonraya gideriz ve Mete’nin (Arben Akış) Alman okulunda arkadaşları ile kavgası nedeni ile atılması sahnesi ile uyum sorunu yaşayan bir aile tablosuna şahit oluruz. Tam bu esnada Pınar rahatsızlanır, Türk-Alman Hastanesinde ona beyin tümörü teşhisi konulur. Bu tedavi gerektirdiğinden ve de çocuğuyla ilgilenemeyeceğinden, her ne kadar mektuplarına cevap vermediğini bilse de babasına çocuğu bırakmak üzere Mersin’e gider.

Her şey sanki olağanmış gibi biz hemen bu arada Yusuf’un baba ocağını tanımaya başlarız. Biraz şenlikli bir ailedir bu ocak. Yusuf’un kız kardeşleri, eniştesi ve sert yapılı babası (Deniz Oral) ile birlikte bu aileyi de tanıdıktan sonra kendi rahatsızlığını dile getirmeyen Pınar, çocuğunu Yusuf’a bırakır ve gider. Evet, bu kadar basit… Aralarında kısa bir park konuşması dışında bir şey konuşulmaz. On yıl ne yaptılar, Pınar niye geldi, yok, ıhh… Biz ne olup bittiğini bilmekteyiz belki ama inandırıcılık o kadar zayıf ki. Üstelik Yusuf hiç de kötü biri değildir. İşlerinde başarısız olan Yusuf, aslında oldukça duygusal, sürekli gözyaşları döken, kendisinin terk edilmesi hiç de mümkün görülmeyen biridir. Ki, bu terk edilişin, basit nedenlerle onun gibi duyarlı olduğunu sezinlediğimiz Pınar tarafından yapıldığına bizi inandırma çabası da beyhude gayret olarak kalır. Sonra Pınar kaybolur. Ta ki filmin sonuna kadar görülmez. Bu arada Yusuf oğlunun kendisinin babası olduğunu bilmediği için bunun sancılarını yaşamaktadır. Sonra bir sürü konu bir bir filme bonus olarak ilave edilir.

Yusuf’un babası ile yaşadıklarından, eniştesinin ablasıyla muzip tartışmalarına, organik şeker imalinden bin bir yan hikâyeye açılım sağlanır. Ama sanırım en aklımızla dalga geçilen kısım politik bir alt metinle mukaddesatçı-millici mesajları verme gayretleri olarak görmek mümkün. Kur’an kursundan, bayrağın önemine, oruç ibadetinin faziletlerine kadar ortalama seyircinin gönlünü hoş etmek adına kutsal kavramlar devreye sokulur.

İlk sahnelerdeki o Cumhuriyet Edebiyatına da kısmen yansıyan kötü Batı/iyi Doğu dilemmasına benzer şekilde aslında bizim ne yüce gönüllü millet olduğumuz gerek aile yaşantısı ile gerekse de kutsal terminolojilerle araya serpiştirilir. Yetmez, bol bol gözyaşı gerekir. Ve filmde herkes, gayet sulu gözlüdür. Abartmıyorum, izlerseniz göreceksiniz filmin yarısı gözyaşı, tamamı ise duygusal müzikten mürekkep…

Aklımda yıllar sonra bile kalacak olanlar yalnızca bunlar. Ve de Yusuf’un eniştesi ile ticari açılımlarının inandırıcılığı, evlerinin aslında Çukurova coğrafyasının varsıllığının kanıtı olan devasa bir köşk olmasına rağmen ailenin sanki paraya muhtaçmış gibi sunulması, hastanede Yusuf ile Pınar’ın karşılaşmasına değin o kadar örnek var ki inandırıcılık bahsinde. Ve de bir şekilde bazı flu alanların Yusuf’un babasına açıklattırılması, o gaddar babanın bir anda yufka yürekli insana dönüşmesi. Hepsi bize gözyaşlarıyla sunulur ve bizden de salonda sanırım onlarla ağlama seansına katılım beklenir… Açık bir davettir bu…

Ne Bayram Havası Var, Ne de Şeker Tadı…

Ya oyunculuklar… Pınar’ı canlandıran Öykü Gürman’ı ikiz kardeşi Berk ile flamenco tarzında söylediği “Evlerinin Önü Boyalı Direk” şarkısı ile tanıdık. 2010 yılında kardeşi ile yollarını ayırdıktan sonra şarkıcılığa devam etti. Solo çalışmaları görüldü. Bir ara Yavuz Bingöl ile evliliği ve ayrılığıyla çok konuşuldu. Güzel sanatçının dizi çalışmaları da oldu. Özellikle “Sen Anlat Karadeniz” ile “Urfalıyam Ezelden“ dizilerinde de gördük kendilerini. Bu filmde Pınar rolüyle henüz başlardaki o gelen haciz evraklarına verdiği tepkilerden, hastalık halindeki kısımlarına kadar oldukça kötü bir oyunculuk verdiğini görüyoruz. Hastalık karşısındaki tepkisi, çocuğu ile yaşadığı tartışmalar, o sürekli ağlamalar, senaryodaki aksamalar ile birlikte ruh hali izleyene geçirilmiyor.

Ayrıca çocukları Mete rolündeki Arben Akış da bazen gözlerinin sanki yapım ekibinden komut bekleyen yapısı itibariyle annesi ile olduğu bölümlerde özellikle, bize o duygusal hissi veremiyor. Yusuf rolündeki İnan Ulaş Turan ile babasına hayat veren deneyimli oyuncu Deniz Oral’ın diğer oyunculuklara göre daha iyi olduğunu söyleyebiliriz…

Bayram Şekeri”; duygusal yapısı, Mersin şehrine olan tutkuyla ilerlemesi, müzikleri itibariyle bir kısım Seferihisar güzellemeli Çağan Irmak filmlerinin yapısına benzetilebilecek ise de, Irmak filmleri belirli bir senaryo bütünlüğü taşıyor ve izleyeni gerçek manada kalbinden yakalayabiliyor. Oysa senaryo ekibinde yönetmen Bilal Kalyoncu ile birlikte Koray Yeltekin’in de olduğu “Bayram Şekeri”, özellikle senaryodaki dağınıklık, mesaj verme kaygıları, istismara kadar giden duygu bolluğu ile açık söylemek gerekirse kötü bir yapım olmuş.

Steven Spielberg imzalı Batı Yakasının Hikâyesi, Petrov Grip Oldu ve Satranç gibi yapımların vizyona girdiği haftanın zayıf filmlerinden birisi “Bayram Şekeri”… Ve ne yazık ki o kadar emeğe karşın bu yapım tıpkı Yusuf ile eniştesinin başarısız organik şekerleri gibi ağzımızda acı bir tat bırakıyor ve yüzümüzü ekşitiyor…

Yönetmen : Bilal Kalyoncu 

Senaryo : Bilal Kalyoncu, Koray Yeltekin

Görüntü Yönetmeni : Hakkı Kaplan

Kurgu : Salim Algül

Müzik : Fırat Deniz Haznedaroğlu

Oyuncular : Öykü Gürman, İnan Ulaş Torun, Deniz Oral, Arben Akış, Serkan Şengül, Kaan Yılmaz, Aslı Bankoğlu, Polen Ocakoğlu

Türkiye / Dram / 118 Dk.

Film notum:
İLEBayram Şekeri
KAYNAKBayram Şekeri
Önceki yazıBatı Yakası’nın Hikayesi
Sonraki yazıThe Unforgivable

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz