Çalınan Hayatlar…

Tarihin sarkacını geriye çekip 1994 yılına döndüğümüzde Güney Afrika’nın Johannesburg kentinde apartheid ırkçılığın henüz tamamen sönümlenmediği bir dönemde, onun kadar iğrenç bir durum daha yansır basına. Bu Afrika kentinde çocuk kaçırılması ve istismarı üzerine uluslararası bağlantıları olan bir suç örgütü elemanı olan Gert de Jager bir kısım itiraflarda bulunur. Ve kısa bir süre sonra da ölü bulunur.

Film, işte kırk dört yaşındaki örgüt üyesi Jager‘in tutuklandıktan sonraki apartheid rejimini de suçlayan bu sorgu görüntüleri ile açılıyor. Jager, kaçırdıkları yerli çocuk sayısının altı kız olmadığını, bu rakamın çok daha fazla olduğunu söyler ve tıpkı Nazi soykırımcısı Adolf Eichmann‘ın savunmasındaki gibi aslında talimatlara göre hareket ettiğini ilave eder. Üstelik işin içinde 1948 ila 1994 yılları arasında devlet yönetiminde bulunan Ulusal Parti’den bir bakanın da olduğu oldukça girift bürokrasi, siyaset ve dış bağlantılı genel bir korkunç çerçeveye işaret eder.

İşte Netflix yapımı olan, yönetmenliğini Donovan Marsh‘ın üstlendiği “Bütün Kızlar Adına” filmi 2020’li yıllara uzanarak işinde çok dürüst ve sınır tanımayan Durban departmanı “İnsan Kaçakçılığı Birimi”nde polis memuru olan Jodie Snyman‘ın çeşitli ipuçlarından hareketle bu çocuk istismarcısı örgütü yıllar sonra deşifre etmeye yönelik çalışmasına odaklanıyor. Adım adım tıpkı itiraflarda belirtildiği gibi kızların saklandıkları yerleri ortaya çıkartan seri cinayetler işlenmektedir. Ve görülmektedir ki maktuller bir şekilde geçmişte pedofili ile suçlanan kişilerdir. Örneğin ilk olarak Carel Duvenhage kaçırılarak öldürülmüştür. Ve kaçırılan kızlardan Trrrynlee Shaw Carter’in kısaltmaları göğüs kısmına kazınmıştır.

Buradan hareketle, seri katilin işlediği cinayetlerdeki izlerden konteynır içinde yurtdışına kaçırılmayı bekleyen mağdurlar ile kızların kaçırılması eyleminin tepe noktasındaki asıl sorumlularından olan Salım Khan ve Pharwaz Khan’a ulaşılır. Ancak Jodie, tüm bunları yaparken kendi kurumundaki insanlarla da çatışmak durumunda kalır. Hatta işini dahi kaybeder. Peki, kim bu ipuçlarını bırakarak örgüt içinde bulunan kişileri seri bir şekilde öldürmektedir? Seri katil, suç örgütü elemanları ve Jodie eksenindeki hikâye nasıl sonuçlanacaktır? Sorunun yanıtı filmin finaline yakın kısımlarında…

Ulvi Amacın Altında Bir Yapım…

Filmin bitiş jeneriğinden de anlaşıldığı üzere başta da belirttiğim gibi Güney Afrika’nın günümüzde dahi tek sorunu siyahi insanlara yönelik ırkçılık değil. Yaygın bir şekilde çocuklar kaçırılmakta ve insanlığın en alçaltıcı muamelelerine tabi tutulmaktalar. Üstelik bu sadece Afrika kıtası için geçerli değil. Yapılan araştırmalarda her sene korkunç bir rakam olarak 500.000 ila 700.000 arası kadının kaçırıldığını ve bunların yarısından fazlasının da çocuk olduğunu görmekteyiz. Ve yine ne yazık ki, bunların yalnızca %1’i kadarı kurtarılabilmekte.

Dilimize “Bütün Kızlar Adına” olarak adı çevrilen film, işte tüm bu mağdurlara, ailelerine ve onlar için mücadele eden kuruluşlara yapımın adandığını belirterek bitiyor. Bu kuşkusuz ki çok değerli. Ancak filmin bu ulvi amacından hareketle başlı başına yapımın çok nitelikli olduğunu söyleyemeyiz. Öncelikle başlangıçtaki itiraflar ile filmin sanki alt metni güçlü ve sorunun asıl o komplike kaynağına ineceğini varsayıyorsunuz. Fakat film ilerledikçe inandırıcılığını yitirerek tam bir intikam hikâyesine dönüşüyor. Üstelik yapımın niteliğine uygun tempoyu, gerilimi ve gizemi de daim kılamıyor.

Filmin ortalarına doğru heyecanın artık tamamen bittiğini ve filmin finalinde de bir sürpriz beklentinin kalmadığını görüyoruz. Ana kahraman Jodie’nin tüm engellere karşın nerede ise tek başına tüm bir örgütü ortaya çıkartması da filmin en başındaki gerçek olaylardan esinlendiğine dair ibareye şüpheyle yaklaşmamıza neden oluyor. Üstelik şebekenin uluslararası boyutuna ilişkin finalde de gerçeklik yitiminin en zirvesine ulaşıyoruz. Bunun yanı sıra ilave edelim, filmin son sekansında sanki filmin devamının geleceğine dair açık kapı bırakılıyor…

Filmde Jodie karakterini canlandıran Erica Wessels‘in oyunculuğunun bende iz bıraktığını söyleyemem. Özellikle temponun yüksek olduğu anlarda rolünün altında kaldığını görüyoruz. Buradan hareketle de filmde dürüst ve gözü kapalı olmanın kurum içindeki diğer arkadaşları ile olan çatışmasını da bana ekrandan yansıttığını söylemem çok zor. Sadece kaçırılan kızlardan birini canlandıran ve birçok ödülü bulunan Ntombızonke Bapaı rolündeki Güney Afrikalı oyuncu Hlubi Mboya‘nın hatırda kalacak bir performans gösterdiğini belirtebiliriz.

Sonuç olarak, önemli bir sorunu ele alsa da, “Bütün Kızlar Adına” gibi iddialı bir isim ile dilimize çevrilerek bu hafta Netflix’de gösterime giren filmin, tatmin edici bir yapım olduğunu söyleyemem. Yine de başka bir alternatif olmadığını düşünenler için tercih sebebi olabilir…

Yönetmen : Donovan Marsh

Senaryo : Marcell Greeff, Emile Leuvennink, Wayne Fitzjohn

Görüntü Yönetmeni : Trevor Calverley

Kurgu : Lucian Barnard

Müzik : Brendan Jury

Oyuncular : Hlubi Mboya, Erica Wessels, Deon Lotz, Masasa Mbangeni, Lizz Meiring, Israel Matseke-Zulu, Brendon Daniels, Matt Stern, Mothusi Magano, Mampho Brescia

Güney Afrika / Suç-Gizem-Gerilim-Dram / 107 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here