40. İstanbul Film Festivali Mayıs Seçkisi 2

“La nuit des rois / Kralların Gecesi”

“MACA Hapishanesi, kendi kuralları ve kanunları olan ayrı bir dünyadır. En büyük kanun hapishane ağası “dangôro”nun mahpuslar üzerindeki kayıtsız şartsız egemenliğidir. Dangôro hastalanır ve artık yönetemez hâle gelirse kendi canını almak zorundadır.”

Prömiyerini Venedik Film Festivali’nin Orizzonte bölümünde yapmış olan, Fildişi Sahili’nin Oscar adayı, “La nuit des rois / Kralların Gecesi” (2020), 2020 Toronto Yüksek Sesler Ödülü ile 2021 Rotterdam Genç Jüri Ödülü dahil 11 uluslararası ödül kazanmış, 2021’de Afrika-Amerikalı Eleştirmenler Birliği (ABD) tarafından En İyi Yabancı Film seçilmiş.

Filmi yazıp yöneten Philippe Lacôte, Fildişi Sahili’nin başkenti Abidjan’da doğup büyümüş, Konulu kısa filmler ve birinci tekil şahıs tarafından anlatılan belgesellerin ardından çektiği, bu iki biçemi harmanlayan ilk uzun metrajı “Run” 2014’de Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde gösterilmiş, İkinci uzun metrajı “Kralların Gecesi”, hapishanede geçen, ancak “hapishane filmi” kalıplarını aşarak hem gerçekçi hem fantastik bir öykü anlatan müthiş etkileyici bir şiirsel çalışma.

Kralların Gecesi” Abidjan yakınlarındaki, dünyanın mahkûmlar tarafından yönetilen tek hapishanesi MACA’da (Maison d’arrêt et de correction d’Abidjan) tek bir gecede geçer. Binlerce mahpusun serbestçe dolandığı hapishanenin hastalanan ve kontrolü kaybetmek üzere olan dangôro’su KaraSakal (Steve Tientcheu), artık sona ermek üzere olan iktidarının süresini biraz uzatmak amacıyla, bir süredir unutulmuş olan “Roman” geleneğini yeniden canlandırmaya karar verir ve hapishaneye o gün getirilmiş olan genç bir yankesiciyi (Bakary Koné) “Roman” olarak görevlendirir.

Roman, ayın kızıl renk alacağı bu Kanlı Ay gecesi, diğer mahkûmlara bir hikâye anlatmak zorundadır. Her ne kadar durum kendisine açıklanmamış olsa da bu hem zor hem de çok tehlikeli bir görevdir, hikâyesini sabah olmadan bitirirse büyük olasılıkla öldürülecektir. Yarı meczup bir mahkûmun (Denis Lavant) uyardığı genç adam, efsanevi sokak çocuğu “Kral Zama” hakkında anlatmaya başladığı hikâyeyi, tutkuyla, sabaha kadar, hiç durmadan ve sonlandırmadan olabildiğince uzatmak zorundadır…

Çocukluğunda her hafta dolmuşa binerek hapisteki siyasal suçlu annesini görmeye gittiği MACA, Philippe Lacôte’un çok erken yaşta büyüsüne kapılmış olduğu bir ortammış. Bir söyleşisinde hapishanede hücreler, bekleme ve ziyaret mekânları olmadığından ziyaretçilerin arasında serbestçe dolanan mahkûmları gözlemlediğini ve kurallarını tam olarak çözemese de, kendini kadim bir krallığın sarayında, prenslerin ve dalkavukların arasında hissettiğini belirtmiş olan Lacôte, öyküsünü hapishaneyi güç ve şiddet ilişkileri, dostlukları ve düşmanlıklarıyla bir toplum olarak ele aldığı tek bir Kanlı Ay gecesinde çekmiş.

Hikâye anlatan birinin hikâyesini anlatan “Kralların Gecesi” Afrika’da anlatıldığı için, tabii ki sözlü gelenek öne çıkmaktadır. Afrika’nın gaz lambası ışığında hikâyelerini anlatan “griot”u, aynen bizim “meddah”ımız ya da “dengbej”imiz gibi, hem öykücü, hem şair, hem de bir parça tarihçidir.

Kralların Gecesi” sadece Roman’ın anlattığı hikâyeye değil, hikâyenin nasıl anlatıldığına ve onu dinleyenlerin tepkilerine de odaklanır. Önceleri Roman’ın öyküsünü sadece dinleyen mahkûmlar giderek Roman’la diyaloğa girişirler; konuşmaları ve bedenleriyle, gülerek, şarkı söyleyerek, dans ederek öykünün bir parçası olmaya başlarlar. Öyle ki sonlara doğru tüm hapishane Roman’la birlikte öykünün anlatıcısına dönüşür ve “Kral Zama”nın hikâyesi, hem dinleyenleri, hem de filmi izleyenleri Kanlı Ay’ın sıcak “sepia” tonlarına boyadığı hapishaneden çıkararak fantastik ve büyülü bir dış dünyaya, şiirsel ve görkemli bir görsel-işitsel şölene götürür.

Film, hip hop ve Tanrı Kent referansları, ve güncel siyasal olaylara göndermeleriyle günümüz Afrika’sıyla bağlarını da korur. Zaten masalsı öyküsünü izlediğimiz Kral Zama da gerçekte yaşamış bir kişidir. Filmin güncel ve gerçekçi boyutunun son derecede inandırıcı olmasının bir sebebi de, Philippe Lacôte’un Roman ve Zama’nın katıldıkları “Mikroplar” tarzı bir çeteye girerek çete bünyesinde bir “staj” yapmış olmasıdır. Bu süreçte yaralanmış olan Lacôte ancak Kanada’daki post prodüksiyon döneminde tam olarak sağlığına kavuşur.

Yönetmen olarak Lacôte’un en büyük başarısı, gerçekten fantastiğe, reelden düşsel müthiş inandırıcı ve akıcı geçişlerindedir. Dörtte bir eski mahkûm olan figüranların kitle hareketlerinin yönetilmesi, en küçük rolden başrollere tüm oyuncuların kusursuz takım oyunculuğu ve oyunculukları da çok başarılıdır.

Sonuç olarak, birbirinden epey farklı ve uyuşmaz görünen biçemleri ustalıkla harmanlayan, çok iyi anlatılmış çok iyi oynanmış mükemmel bir film. 40. İKSV Film Festivali’nin en güzel sürprizlerinden biri. 12 Mayıs 21.01’e kadar gösterimde olacak. Sakın kaçırmayın derim.

Yönetmen / Senaryo : Philippe Lacôte

Görüntü Yönetmeni : Tobie Marier-Robitaille

Kurgu : Aube Foglia

Müzik : Olivier Alary

Oyuncular : Abdoul Karim Konaté, Bakary Koné, Denis Lavant, Isaka Sawadogo, Jean Cyrille Digbeu, Laetitia Ky, Macel Anzian, Rasmane Ouedraogo, Steve Tientcheu, Zunon François Lopez

Fransa-Fildişi Sahili-Kanada-Senegal / Fantezi-Dram / 93 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here