Öldür Beni Sevgilim            

Özellikle ABD’de ama kimi zamanda Avrupa Kıt’asında örneklerini gördüğümüz romantik komedi filmlerinde yanlış anlamalar, tesadüfler ve mutlu sonla biten hikâye örgüsünde izleyiciye iki saatlik süre içerisinde kendisini iyi hissetme duygusu verilmeye çalışılır. “Sen de başarabilirsin!” mottosuyla kilitlenin tatmin duygusu, çoğu örnekte görüldüğü üzere sinema estetiğinin önüne geçer. Ülkemizde de son dönem çekilen romantik komedi filmlerinin kimi yerel özelliklerle bezeli olarak bu akıma uygun bir çizgi izlediğini söylemek mümkün. Çoğu örnekleri dizi estetiği içerisinde, basit kurgu, mantıksal hatalar, baskın müzik kullanımı ve kimi yönleriyle erotizmin/cinsel içerikli küfürün duygusallıkla harmanlandığı biçimiyle sinemamızda yer bulur.

Senaryosunu Murat Dişli‘nin, yönetmenliğini ise Şenol Sönmez‘in yaptığı basın gösterimi yapılmayan “Öldür Beni Sevgilim” filmi iddiasını BKM‘nin teknik imkânları ile başrollerindeki kitlesi geniş şarkıcı/oyuncular ile taşımakta. Yönetmen Şenol SönmezKiralık Aşk, Bedel, Osmanlı Tokadı” gibi TV dizilerini takip edenler için bilinen bir isim. Ancak “Mutluluk Zamanı, Hayat Öpücüğü” gibi yine romantik komedi sinema örneklerinde de son dönemde adından söz ettirmekte. Filmin konusuna girmeden hemen önce belirtmek gerekir ki, filmde çekim tekniği olarak sıklıkla dizilerde görülen İstanbul’un panoramik görünümü ve Fethiye’nin pitoresk şekilde havadan yansıtılması kimi zaman filmden kopuşlara sebebiyet vermekte. Filmin başlangıcı türün çoğu örneklerinden gördüğümüz klişe bir giriş ile yani tanışma hikayesi ile başlamakta.

Öldür Beni Sevgilim” filminde kahramanlarımız Okan (Murat Boz) ile Demet (Seda Bakan) beş yıllık evli bir çifttir. Mutlu görünen çiftimiz beş yıl sonra basit nedenlerle, evlilik yıl dönümünde tartışmaya başlarlar. AVM’de çalışan Demet için evlilik yıl dönümünde iskender kebabı yemek ya da kendisine Okan tarafından ütü hediye edilmesi ciddi bir sorundur. Tatil de yapamamaktadır ve Okan cimridir. Bu sırada AVM’lerde pek görülmeyecek şekilde milli piyango satıcısı gelir ve 10 TL’si Demet tarafından verilmek üzere piyango bileti satın alınır. Bir süre sonra yine ev içi tartışmalar, aile içi cinsel ilişkinin reddi derken, odadan kovulan Okan’ın bağırması ile büyük ikramiyenin çifte çıktığını anlamaktayız. Çiftimiz şakşuka müziği eşliğinde sevinçten çıldırmış şekilde oynarlar. Film her ne kadar romantik ve kara komedi olarak lanse edilse de, Demet’in arkadaşı rolünde Açelya Topaloğlu ile Okan’ın arkadaşı olan ve daha önce özellikle Tolga Karaçelik‘in yönettiği 2015 yapımı “Sarmaşık” filminde mükemmel oyunculuğu ile göz dolduran Özgür Emre Yıldırım‘ın canlandırdığı kişilerin yönlendirmeleri ve yanlış anlamalar üzerine, film ilerleyen süreçte Amerikan korku filmleri, hatta vampir hikayeleri ve absürd sinema esintileriyle her türün kimi örneklerini alarak eklektik yanını gösterir.

Belirtmek gerekir ki, yan oyuncuların iyi oyunculukları bir yana kendilerini koruyan arkadaşlarına dönük kötücül öneri sunmaları, illegaliteye bulaşmaları ve sürpriz sondaki halleri filmde sürekli bir inandırıcılık sorununu beraberinde getiriyor. Ayrıca son sahnelerde filme dahil olan Yosi Mizrahi ve Dilşad Şimşek‘in canlandırdığı karakterlerin, piyango öncesinde çok da sosyo-ekonomik durumu iyi olmayan Demet ve Okan ile arkadaşlıklarının nereden kaynaklandığı sorusunu akla getirmekle beraber, Fethiye’de ilginç tesadüfleri de yine filmin senaryosundaki zaaflarından sayılabilir. Bununla birlikte restorantta/cafe’de masada oturan, otelde, yamaç paraşütleri sırasında orada bulunan ahalinin dizi konsepti ile uyumlu halleri sanki kadrajdaki kişiler gerçek, diğerleri ise fona dahil olan cansız varlıklar imişcesine izleyici de tuhaf bir yabancılık hissi yaratmakta.

Gelelim filmin asıl kahramanlarına, yani Demet ile Okan’a. Bir defa kahramanların bu isimler ile ekranda görünmeleri diğer popüler isimler olan Demet Akalın ve Okan Kurt‘u akla getirme yönüyle isim tercihinin doğru olup olmadığı tartışılabilir. Ancak tartışılmaz olan nokta, filmin asıl taşıyıcısının Seda Bakan olduğudur. Daha önce “Behzat Ç Bir Ankara Polisiyesi“, “Arif V 216” sinema filmleri ve dizi filmlerle rüştünü ispatlayan Seda Bakan, asıl güçlü performansını bence 2015 yapımı Burak Aksak‘ın yönettiği “Kara Bela” filmindeki göstermişti. Öldür Beni Sevgilim filminde kimi yönleri ile abartılı mimik ve tepkileri bulunsa da, partneri olan Murat Boz‘a göre çok iyi bir oyunculuk sergilediği ortada. Bu iyi oyunculuk aynı zamanda Murat Boz ile bir uyum sorunu handikapını da ortaya çıkartmakta. Murat Boz ise daha önce “Kardeşim Benim 1-2” ve “Hadi İnşallah” ile başladığı romantik komedi türünde ilerlese de, izleyici bir an bile sinemanın büyüsünden kaynaklanan asıl kişiden sıyrılma duygusunu ne yazık ki Murat Boz‘da yaşayamıyor.

Filmin öncesinde reklamlarda karşımıza çıkan Murat Boz, jürideki Murat Boz ve sinemadaki Okan hep aynı bildiğimiz star “Murat Boz“. Bunda bir diğer etken ise filmle aynı isimli klibin filmden önce filmden kimi fragmanlarla birlikte yayınlanması ve bu şarkının sıklıkla filmde de geçmesi olabilir. Oysa Erkin Koray‘ın “Silinmeyen Hatıralar” şarkısının filmde tek başına kullanılması bu mahsurlu hali giderebilirdi. Aynı handikapı bir başka program jürisinde bulunan Seda Bakan‘da ise yaşamıyoruz. Murat Boz‘un başlangıçta Kemal Sunal taklidi ya da Fethiye lokantasında kavga ettiği ve gerçekte de kendisinin spor hocası olan kişi ile Ege şivesi ile dalaşmaları küçük parodi olmanın ötesine taşamıyor ne yazık ki…

Filmin genel problematiği ise şu ki, biz izleyici olarak derinlikli kahramanlar sunulmadığı için karı koca kavgasının asıl nedenini çözemiyoruz. Beş yıl önceki mutluluk hallerinin, evlilik yıl dönümüyle izleyiciye yansıtılan kötü giden evlilik durumunun, milli piyango ikramiyesi ile neden bu yöne evrildiği yeterince sunulamamakta. Demet ve Okan neden birbirlerini öldürmek için olmaz yöntemlere girerler, Demet niçin AVM ‘deki kötü çalışma koşullarından dem vurup, sonra AVM işleticisinin sınıf rolüne girmek ister? bunu da bilmiyoruz. Demet’in karşısında oldukça uysal Okan’ın evlilik sorunundaki konumu/sorumluğu da belirsiz. Ancak filmin asıl sorunlu yanı bence filmin geneline, sonu bir yana bırakılırsa hakim olan kötülük kutsanması. Bu algı film boyunca izleyicinin aklından çıkmamakta. Biri diğerine ilişkin plana sadık kalırken, öteki olan izleyici de acınma duygusunu yaşatıyor ve bu da parodinin önüne geçiyor.

Aynı yastığa baş koyanların, arkadaş telkinleri ile kusursuz cinayet planları yapıp sonradan izleyiciden gülmelerini beklemeleri bence fazla iyimser bir yaklaşım. Neil Postman‘ın “Gösteri Çağı” eserinde de belirttiği gibi, günümüz ideoloji çağı yerine bir kozmetik çağına girmiştir ve her şey eğlenceli bir biçimde içeriksizleştirilerek hafızanın kaybedildiği yöne evrilmektedir. Ne yazık ki, sinemada bundan payını almakta. Ölüm/sevgi düalitesi her zaman sorunlu ele alınmadı kuşkusuz. Örneğin, 2012 yılı En İyi Yabancı Oscar’ını alan Michael Haneke‘nin Amour (Aşk) filmine de bu tema işlenmişti. Ancak bu filmde eşinin önünde tükenme acısına tahammül edemeyen Georges (Jean-Louis Trintignant) eşini boğarak sevgisini farklı türden ama dolayımsız yansıtmıştı. Bu bakımdan temiz yüzlü, sempatik iki oyuncudan da izleyicinin derinlikli ve iyi işlenmiş senaryo ile karakterler aramaları haksız bir beklenti olmasa gerekir. Zira, Yeşilçam’ın kimi zaaflarına karşın hala değerlimiz olmasında “aşkın zehir olsa yine içerim” dizesindeki diğerkâm naifliğinin payı büyüktür ve bu nedenle hala izlenir ve önemsenir.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here