Ölü Adam  /  Dead Man

ÖLENLER GERÇEKTEN ÖLDÜLER Mİ?

Önümüzdeki hafta ülkemizde ilk kez sinemalarda izleme imkânını bulacağımız Dead Man (Ölü Adam), Jim Jarmusch sinemasının en özgün filmlerinden biri sayılır. Jarmusch’un sinemasını takip edenler bilirler ki, kendine özgü bir sinema dili olan, kimi zaman Kafkaesk öğeleri taşıyan, karakter diyaloglarını alışıldık öğelerden dışlayan farklı bir sinema insanından bahsediyoruz. Bu denilenlerin en bariz temsili, belki de 1995 yılındaki bu film de karşımıza çıkıyor. O kadar kaotik, sıkışmış, ruhani, kimi yönleri ile anti-western bir yolculuğa iki saatte çıkıyoruz ki, filmin bitiminde, alt metin okuma çaba ve şaşkınlığını atlatamıyoruz.

Filmin açılışındaki Fransız şair Henri Michaux‘un “It is preferable not to travel with a dead man” sözü, tren yolculuğundaki ilk sekansla birlikte okunduğunda kafamızda ilk istifhamla karşılaşıyoruz. Bu tuhaf giyimli ve gizemli yüz ifadeli adam, en az onun kadar tuhaflıklarla dolu tren yolcuları bize bu tekinsizliğin, ölüm halinin habercisi gibidir. Cleveland’lı muhasebeci William Blake (Johnny Depp) ilerleyen süreçlerde anlayacağız ki, nişanlısından ayrılmış, tüm aile bireylerini kaybetmiş, işsiz bir kaybedendir. Blake başka bir kasaba olan Dickinson Metal Works’taki bir madencilik şirketinde işe girmek için elinde mektupla şirketin kapısını çalar. Ancak kasabadaki insanlar korkutucu ve erişilmez oldukları gibi, şirket çalışanları da dert dinlemeyen, muhatabını küçümseyen insanlardır. William Blake, şirket patronu olan John Dickinson (Robert Mitchum) ile olan görüşmesinden de sonuç alamaz. Onun yerine başka bir muhasebeci çoktan bulunmuştur bile.

Tüm bu kasabaya giriş, şirket yönetim anlayışı yukarıda bahsettiğimiz Kafkaesk unsurları ziyadesiyle izleyicisine yaşatır. Kafka‘nın özellikle “Şato” eserindeki gibi, izleyici daha ilk sahnelerde karanlık görüntüler eşliğinde, bürokratik zincirleri yıkamayan “Bay K”nın sıkışmışlığını duyumsar. Bu anlardan sonra film gittikçe bir çok alt okuması mümkün, ana kahraman yönünden talihsiz olaylar dizisi ile devam eder. William Blake beş parasız kasabada gezinirken, bir barda Thel (Mili Avital) adında bir çiçekçi kız ile tanışır. Thel, kağıttan gül yapmayı seven ve hayalleri ile Blake’de bazı duygular uyandıran güzel birisidir. Thel’in eve davetine Blake uyar. Thel ve Blake arasında başlaması mümkün aşk hikayesi aniden eve gelen Thel’in nişanlısı ve aynı zamanda John Dickinson’un oğlu olan Charlie (Gabriel Byrne) tarafından bozulur. Dickinson’un oğlu Thel’i öldürür, Blake ise onu. Blake, Dickinson’lara ait at ile oradan uzaklaşır. Bunu duyan baba Dickinson intikam için tüm imkânlarını seferber eder. Kimler yoktur ki intikam avcıları arasında; acımasız kiralık katiller, polis şefleri, ganimet için her türlü yöntemi mübah görenler…

Bu takip sürecinde William Blake, Nobody (Gary Farmer) namlı kızılderili ile tanışır. Nobody, William Blake’a ismini sorup cevabını aldığında, onun şair, ressam, beyaz adamların katili olduğunu ve aslında ölü olduğunu söyler. Nobody için William Blake bir özgürlük sembolüdür. Zira Nobody’in hikayesine baktığımızda görüyoruz ki, kendisi beyaz adamlarca zorla şehir şehir, tıpkı kafese konulmuş bir hayvan gibi gezdirilmiş, hürriyeti elinden alınmıştır. Sonraki süreçlerde William Blake isimli bir romantik şairin kitaplarını okumaya başlamış, özgürlüğün farkındalığı ile beyaz adamın zulüm aygıtının panzehirini artık Blake’in o hümanist şiirlerinde görmüştür. Bunun içindir ki, Nobody ezbere tüm şair Blake şiirlerini okur.

Filmin tüm takip anlarında Nobody, zor döneminde kendisine şiirleri ile güç veren şair William Blake’e, bu dünyada bir bakıma artık tam bir koruyucu kalkan görevini üstlenir. Çünkü filmde yansıtılan erkeklerle dolu bu beyaz adam dünyası ölümü bile sıradanlaştıran ve önemsizleştiren tehlikeli bir dünyadır. Ve ancak temiz ruhlu romantik William Blake’in ait olduğu yere, kirli dünyanın ötesine, ölümsüzlükler dünyasına taşıması gerekir. Bir kano temin eder, süsler ve tıpkı Yunan mitolojisindeki Hades’e giden kayıkçı Kharon gibi bir işlevle onu gönderir. William Blake giderken bile bu kirli dünyanın acımasız haline tanık olur, ölüm yine çok yakınındadır, bunu izlerken göreceksiniz.

Filmin oyunculuklarına bakıldığında, Johnny Depp‘in çok iyi bir oyunculuk sergilediğini, karakterin flu ve mistik yönlerini yüz hatları ile o dönem genç yaşına rağmen taşıdığını görmekteyiz. Diğer oyunculuklar da çok başarılı. Ancak filmde atlanmaması gerekli en büyük başarılardan birisi de, Jarmusch filmleri ile doku uyumu olan Kanadalı müzisyen Neil Young‘un folk-rock tarzı müzik kullanımı kuşkusuz. Filmin siyah beyaz anlatım tercihi, ölüm, sıkışmışlık duygularının erişimi bağlamında doğru bir kullanım. Ayrıca filmdeki sürekli kısa geçiş kullanımları da filmin çok anlamlı anlatım tekniğine rağmen izlenilmeyi kolaylaştırıyor. Tüm bu halleri ile ilk kez sinemalarda izleyeceğimiz, dilimize “Masumiyet ve Tecrübe Şarkıları” isimli kitabı da çevrilen, eserlerinde çok sayıda dini ve masalsı öğeleri yansıtan, romantizmin doruk ismi, iyi bir edebiyatçı ve gravür sanatçısı William Blake‘i yeniden hatırlamamızı da vesile olacak bu filmi kaçırmayın derim.

Yönetmen : Jim Jarmusch

Göreüntü Yönetmeni : Robby Müller

Müzik : Neil Young

Oyuncular : Johnny Depp, Robert Mitchum, John Hurt, Lance Henriksen, Gary Farmer, Crispin Glover, Michael Wincott, Eugene Byrd

ABD-Almanya-Japonya ortak yapım/ Western-Dram/120 Dk.

Film notum:

2 YORUMLAR

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here