Roma

Hayatın başlangıcı sudur, insan doğmadan önce suyu gelir…

Karo taşlarının üzerine kovayla dökülen pırıl pırıl su akıp yolunu bulurken, sonraları yavaş yavaş köpürmeye ve bulanmaya başlar. Üstelik gider tıkanır ve o bulanık su birikir… Bu metaforlu anlatım, Meksika’nın küçük burjuva mahallesi “Roma”da yaşayan biri kız dört çocuklu, bir büyük anne ve iki hizmetçili orta halli bir ailenin başlangıçta mutlu olan yuvalarının bozulmasına işaret etmiştir aslında… Artık sular durulmayacaktır ailede ve toplumda Çatışmalar bir sarmal gibi etrafı çevirmiştir, bireyden aileye, aileden topluma doğru uzanmıştır.

Pergelin sivri ucunu evin hizmetçisi Cleo’ya koyan ve çizdiği yayda aileyi ve tüm ülkeyi alarak üç yüz altmış derecelik çemberi çizen yönetmen Alfonso Cuarón dairesel düzlemde kaosun alan hesaplamasını da yapmayı ihmal etmemiştir. Üstelik bu matematik hesabına edebiyatı da ekleyerek dairesel alanın içine şiir yazmıştır adeta…

Bu yuvarlak dünya bir mahşer, bir yangın yeridir. Bu cehennemde koşuşturup duran insanlar oradan oraya savrulmaktadır. Kaotik ortam evin içinden başlayıp şehire ve kırlara kadar yayılmıştır. Eşyalarla tıklım tıklım olmuş kocaman evde -zengin bir ev, üstelik iki hizmetçi olmasına rağmen- düzene rastlayamazsınız. Oyuncaklarla doldurulmuş çocuk odaları, kitaplıklara konulmuş gelişigüzel kitaplar, çatıda iplere al alade serilmiş çamaşırlar, karman çorman olmuş bir evden adımınızı atıp köpek pisliği ile dolmuş avluyu geçerek caddeye çıkıyorsunuz. Caddede sözde düzen sağlayıcıları bir grup asker borazanlarını çalarak geçip durmaktadır ki bu düzen sağlayıcıların asıl görevinin düzensizlik yaratmak olduğunu sonradan görüyorsunuz, şehrin caddelerine açıldığınız zaman korna çalan arabalar, bir boşluğa doğru koşuşturan insanlar; hadi biraz özgürlüğe doğru açılalım diyorsunuz; kırlar, dağlar, ovalar… oralar da çamur deryası… Ancak yönetmen şiiri yine de doğaya yazmıştır;

“Dağlar da yaşlıdır ama yemyeşildir…”

“Dağın eteği varmış, altından bakarsak çamaşırını görür müyüz?…”

“Bizim köy gibi, havası da aynı…”

Kaos bitmiyor, bu kıyamet yerinde yangınlar, depremler, dev dalgalar insanın küçüklüğünü hatırlatmadan geçmiyor. 1971 yılının ilk gününde orman yangını çıkmıştır. Yönetmen, her şeyde olduğu gibi yangını da sınıflandırmıştır; büyük alevleri büyükler, küçük alevleri çocuklar söndürmüştür. Kimisi de yangını seyretmekle kalmıştır.. Doğal felaketlerden kurtulmayı başarmışsanız bu kez yapay, yani insanların yarattığı felaketlerle başbaşa kalıyorsunuz. Dünyanın her yerinde olduğu gibi 1968 hareketinden miras kalan eylemler 70’lerde de devam etmektedir. 1971 Meksika öğrenci protestolarını kanlı hükümet silahlandırdığı ve özel eğitim verdirdiği kuvvetler tarafından hunharca bastırır. Bu terör estiren grubun içinde bir kamp alanında dövüş eğitimi alan, Cleo’yu hamile bırakıp ortadan kaybolan sevgilisi Fermin de vardır. Zalimler kötülüklerini bireyden başlayarak topluma yayan kişilerdir aslında…

Ve dünyaya sığamayışımız! Bir yerlere sığmıyoruz, evini ve çocuklarını bırakıp giden doktorun karısı Sofia arabayı garaja sokarken sağa sola çarparak girebilmesi. bunun bir göstergesi olarak ortaya çıkıyor. Aslında oraya buraya çarptığı araba değil ruhudur. Çok sevdiği eşi onu terketmiştir; annesi, iki hizmetçisi ve dört çocuğuyla başbaşa kalmıştır. Çarpmaktan dolayı arabada oluşan çizikler, ezikler, boyanın dökülmesinde Sofia’nın ruhunun yaralarını görürüz. Evdeki dağınıklık da ruhunun dağınıklığı değil midir zaten; ancak çocuklar varsa kadınlara güçlü olmaktan başka seçenek düşmez. Büyük annenin kızına “çocuklar için güçlü olmalısın” söylemi de boşa söylenmiş bir söz değildir. Ne kadar yaralanırsa yaralansın kadınlar ayağa kalkmasını iyi bilirler ve arabalarını küçültüp dar alanlara çarpmadan sapasağlam girerler…

Yönetmen Alfonso Cuarón sınıflandırmayı insan tiplemesinde de yapmıştır. Dev gibi iri yarı olan büyük anne; duruşu ve soğukluğu ile aristokrasiyi, orta boylu olan kızı ve eşi burjuvaziyi, kısa boylarıyla evin iki hizmetçisi de işçi sınıfını temsil etmektedir…

Yönetmen seyircinin beklentilerine ters cevaplar vermeyi de ihmal etmemiştir. protestolar esnasında öğrencilere ateş açan Fermin’i gören Cleo’nun doğum sancısı bekleyemez, toplumun sancıları bireyde kendini gösterir ve o kargaşada hastaneye bir şekilde yetiştirilen hamile Cleo’nun önce arabada doğum yapacağını zannediyorsunuz, hayır hastanenin doğumhanesine yetişiyor, orada diğer kadınlar gibi sancı çekiyor ve ölü bir bebek doğuruyor, doktorlar bebeğe kalp masajı yaptıkları zaman bebeğin hayata döneceğini ve ağlama çığlığını duyacağınızı düşünüyorsunuz ama burada da bizi yanıltıyor. Üç kez kalp masajı yapılmasına rağmen bebek dirilmiyor.

Aslında bebeğin ölü doğacağını yönetmen bize önceden haber vermiştir, bunlar Cleo’nun başına gelmeden evin küçük çocuğuyla oynarken ölü taklidi yapan çocuğa ders vermek için o da ölü taklidi yapar, çocuk onun gerçekten öldüğünü düşünce gözlerini açar ve çocuk niçin bir ölü gibi durduğunu söyleyince “ölü olmayı sevdim ben” der. Hamile kaldıktan sonra sevgilisi terkedince bebeğin zaten ölü doğmasını istemiştir… Diğer taraftan o güçlü deniz dalgaları evin kızını ve oğlunu sürüklediğinde Cleo yüzme bilmediği için onları kurtarmaya gittiğinde o devsel dalgaların dakikalarca süren gösteri şöleninde kızın kesinlikle boğulacağını sanıyorsunuz, yanılıyorsunuz kızı kurtarıyor ve sahile çıkarıyor. Cuaron Ters- yüz ediyor; yaşayacağını düşündüğünüz bebek ölüyor, öleceğini düşündüğünüz evin kızı ise yaşıyor…

Ve yetmişli yıllar… Alfonso Cuarón çocukluğuna ve yetmişli yıllara bir selam çakıyor. Meksika’da ve gelişmekte olan bir çok ülkede aynı görüntüler karşınıza çıkıyor; çamaşır elde yıkanıyor, sinema salonlarında (bir çok kapalı alanda olduğu gibi) fosur fosur sigara içiliyor, yetmişli yılların dünyaya yayılmış şarkılarından Mary Hopkins’ten “Those were the days” dinliyorsunuz, öyle ki Cleo’nun üzerindeki yün kazağın ve hırkanın örneğini bile aynı, ( bizzat ben aynı örnekten gençliğimde örmüştüm) haberler daha ziyade radyodan dinleniyor… Çocukluğunu yetmişlerde geçirenler de yönetmene duygudaşlık ediyor….

Sonuçta hizmetçisiyle, köpeğiyle, çocuklarıyla ve evin kadınlarıyla birbirine sarılmanın önemine vurgu yapılıyor; ancak bu şekilde yaralar iyileşecektir. Yönetmen ayağa kalkıp yeniden hayata yürüyen bu iki kadının; Cleo ve Sofia’nın önünde eğiliyor; zaten bu filmi çocukluğunda bakıcılığını yapmış Libo’ya adamıştır….

Ne var ki bunca kalabalığa ve kargaşaya rağmen; “Yalnızız, ne derlerse desinler hep yalnızız!…

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here