ZAMANI EN İYİ ALBÜMLER ANLATIR

Doğduğumuz andan başlayıp; bebekliğimizi, çocukluğumuzu, ergenliğimizi, gençliğimizi, yetişkinliğmizi ve yaşlılığımızı arasına koyduğumuz albümün sayfaları, sıcak ekmek arası anılar gibidir. Gerçeği yüzümüze en yalın haliyle söyleyen albümlerin yerini alan bugünün   dijital ortamları ise soğuk dondurucu görevi yapmaktadır. Parça parça ruhumuzu yitirdiğimizi geçmişin aynasına baktığımız zaman daha iyi görüyoruz. 

Bir benzeri bizde de bulunan; zemini siyah olan, altı-dokuzluk ve on-on beşlik fotoğraf boyutlarına göre kesilmiş aralıklara yerleştirilen siyah beyaz fotoğraflarla zaman yolculuğuna çıktığımızda bir evin önünde duruyoruz.

Cumhuriyet Gazetesinde tarih 7 Kasım (çarşamba) 1951’dir. Atlantik paktına girmek üzere olan bir ülkenin panoramasında komünist partisi tahkikatı, Sovyet notasına verilecek cevaplar, Celal Bayar’ın seyahati, Nazım Hikmet şiirlerinin sorgulanması ve  dış meseleler görülmektedir. Bir başka iletişim aracı olan radyoların güzelliği ve sıcaklığı haber içeriğindeki tatsız söylemleri ısıtmaya yetmiyor. Sefer taslarındaki taşınan yemek ise menüdeki en sıcak fotoğraftır…

Senaryosunu Yılmaz Erdoğan’ın yazdığı, yönetmenliğini Andaç Haznedaroğlu’nun yaptığı “Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?” filmi böyle bir albümün sayfalarından çıkararak  ateş böceği gibi zamanı (tıpkı fotoğraflardaki gibi) anlık olarak aydınlatıyor. 1950- 2000 yılları  arasındaki yarım asırlık zamanın önsözünü bize  sunuyor. Her ne kadar ellili ve altmışlı  yılları  büyüklerden dinlediklerimizle ve okuduklarımızla tanısak da yetmişli yılları iyi bilen biri olarak tanıdık, bildik sahnelerle karşılaşmak beni duygulandırdı…

Geniş bir aile, eşlerin kardeşleri; amca, hala, dayı  o dönemde birçok ailede olduğu gibi bir arada yaşamaktadırlar. Ailenin içinde devrimcisi, sofusu, Halk partilisi mevcuttur.  Bu ortam içerisinde bir bebek doğar. Gülseren (Ecem Erkek) Sıradışı bir çocuk olan Gülseren zihinden yaptığı çarpma işlemleriyle, aklına geleni olduğu gibi söylemesiyle, ince esprileriyle  ve ateş böcekleri ile yaptığı konuşmalarla; kısaca  uçuk-kaçık hali ile ilerleyen zamanda “yedisinde ne ise yetmişinde odur” atasözünü doğrulatırken, bu zamana da üç darbe sığmıştır…

TİYATRODAN SİNEMAYA UYARLAMA

Yılmaz Erdoğan’ın askerdeyken yazdığı ve 1999 yılında tiyatro oyunu olarak sahnelediği eser oldukça ses getirmiş, Gülseren karakterine can veren başroldeki Demet Akbağ’ın ve diğer usta oyuncuların performansları hayli konuşulmuştu ama o dönemde Ankara’da yaşadığımdan tiyatrosunu izleyememiştim. Filmi izlerken bu tiyatro tadını aldığımı söylemeliyim. Özellikle konağın ahşap duvarına yazılan sloganlar eşliğinde yapılan konuşmalarda hem tiyatro tadı hem zamanın tadı  vardı ve sanırım en sevdiğim sahneler oldu. Son yılların  iyi oyuncularından biri olarak gördüğüm evin hanımı İclal karakterine can veren Devrim Yakut’u tiyatro dekoru gibi görünen  pencere önündeki  konuşmalarına bayıldım. Gülseren’in ince zekasına yakışan espriler de çok hoştu. Yıldız  yumruk sembolüyle  “Tek Yol Devrim” “Kahrolsun Faşizm” gibi duvara yazılan sloganlardan reklam parası olarak ; Kurtuluş’tan 50, Halkın Kurtuluşu’ndan 100 tl alacağı belirtmesi, mahallenin çocuğu olan Veli’nin (Bora Akkaş) duvarı artık kamulaştırdığını söylemesi üzerine Gülseren’in Albert Camus’nün eseri Yabancı romanına gönderme yapması hoş esprilerdi.   Ayrıca o sahnede  Berkin Elvan’a da bir gönderme vardı.  İclal Hanım  Veli’yi ekmek almaya gönderir ve Veli ekmek almaya gittiği sırada vurulur…

Hikaye Gülseren karakterini ön plana çıkarır gibi yapsa da aslında öne çıkan  onun etrafında şekillenen zamanın ruhu ve zamanın isimsiz kahramanlarıdır. Örneğin yıllarını hapishanede geçiren dayı Hazım’ın (Uzhan Çakır)  hapishane çıkışları tekrar tekrar gözaltına alınması dönemin ritüelidir. Kitapların yakılması, gömülmesi de öyle…

Gülseren’i canlandıran Ecem Erkek zaman zaman yapaylığa kaçsa da fena değildi. Tabii Demet Akbağ’dan sonra bu role soyunmak öyle kolay olmasa gerek. Eskisi ile karşılaştırma yapmak için bulabildiğim birkaç fragmanı izledim. Aslına uygun olarak uyarlama yapıldığını söyleyebilirim. Demet Akbağ ve Yılmaz Erdoğan’ın birlikte performanslarının unutulmayacak oyunculuklar arasında olduğunu söylememe gerek yok. Yılmaz Erdoğan’ın bu versiyonda da kısa bir rolü var ama oyunculuk adına fazlasıyla yetmiş. İzzet karakterini canlandıran evin en aklı başında bireyi olan hala Merve Dizdar ve diğer yardımcı roldeki oyuncular daha iyiydi diyebilirim. 

DÖNEM ROMANTİZMİ

Ticari başarısızlığına rağmen çok iyi bir baba olan Nazif Bey (Engin Alkan) ile kızı Gülseren ilişkisi üzerine kurulan filmi zaman zaman basitliğe kaçsa da genel olarak beğendiğimi ifade etmeliyim. Toplumun farklı kesimlerine; sonradan görme köylü zenginlerine, soydan gelen zenginlere, memur kesimine Gülseren’in elinden bırakmadığı el feneriyle ışık tutmayı da ihmal etmiyor.  Dönemin kıyafetleri, eşyaları, omuzlara örtülen şallar ve saç şekilleri ile iyi yansıtılmış.(Gülseren’in giydiği  bir elbisenin modeli çocukluğumda benim de üzerimdeydi.)  Ayrıca Yılmaz Erdoğan’ın  esprilerinin edebi, şiirsel olması mizahına fazladan bir  kalite katıyor. İç acıların toplamını merak etmek, Yalnızlığı yakından bakmak  ve neye benzediğini görmek ince zeka gerektiren esprilerdir…

Yazımın başında da belirttiğim gibi ülkenin son elli yılına kuş bakışı yapan film 80 darbesi sonunda yurt dışına uçan kuşları da unutmamış, sürgünlerin, “kanatları yaralı kuşlar” olduğunu bizlere hatırlatmıştır. “Kuzeyde kar/ bütün ülke acıklı bir firar” dizesinden sonra “Bir sürgün ülkesinin hapishanelerini bile özler”  sözleriyle yurt dışına kaçanların yaralarına parmak basmıştır.  

Film bir bakıma bellek tazelemesi olmuştur. 

Doğal ışık kaynağı olan ateş böceklerine  ise her zaman ihtiyacımız var…

Yönetmen : Andaç Haznedaroğlu

Senaryo : Yılmaz Erdoğan

Oyuncular : Yılmaz Erdoğan, Ecem Erkek, Engin Alkan, Devrim Yakut, Merve Dizdar, Ushan Çakır, Bora Akkaş, Bülent Çolak, Atakan Çelik

Türkiye / Komedi-Dram / 113 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here