Soğuk Savaş

Sıcak bir aşk

“Diğer tarafa gidelim mi, orada manzara daha güzel” der Zula  Wiktor’a ve yolun karşı tarafına geçerler.

Asfalt yolun karşısına geçtikleri yer ölüler diyarıdır…

Sonun başlangıcı da lirik bir halk şarkısıyla başlamıştır zaten.

“İki küçük yürek, dört kara göz

Ağlarlar gece gündüz

Gelemezsiniz bir araya

Annem yasak etti bana

O oğlanı sevmeyi

Ama hayır sarıp sarmalayacağım

Ölene kadar seveceğim onu”

İkinci Dünya Savaşı sonrasıdır, Sovyet yönetimi Nazi işgalinden kurtardığı Doğu Avrupa ülkelerine prestij kazandırmış bu ülkelerde kurulan “halk demokrasi”lerine ideolojik, politik ve askeri öncülük etmiştir. Doğal olarak yönetimin kültür politikaları da ona göre şekillenmeye başlamıştır. Özgün halk kültürünü esas alan politikalar uygulanması hedeflenmiştir. Bu çerçevede yapılan araştırmalarda halk şarkıları ve dansları topluluğu kurmak isteyen İrena ve Wiktor; 1949 yılında Polonya’da yapılan seçmelerde; bu halk şarkısını söyleyen Zula’dan çok etkilenirler onu topluluğa alırlar.Wiktor onu sahnede ilk gördüğü andan itibaren etkilenmiştir, Zula da ondan fazlasıyla etkilenmekte gecikmez.

Bu sarı saçlı, beyaz tenli, mavi gözlü Leh kızının hikayesini araştıran İrina, mazisinin çalkantılarla dolu olduğunu, babasını bıçaklayıp hapis yattığını öğrenir. İrina bu hikayeyi Wiktor’a aktardığında; Wiktor sonradan babasını niçin öldürmek istediğini Zula’ya sorunca aldığı cevap kanı dondurmaya yeter: “ Beni annemle karıştırdı”…Ruhu yaralı bu genç kız kendini şarkılara ve dansa vererek inanılmaz şekilde yükselirken Wiktor’a duyduğu aşk ise onu hayatın dibine vurdurur..

“Bu Tanrı’nın bağışladığı bir aşk mıydı yoksa şeytanın bir işi miydi” bilinmez ama Wiktor ve Zula birbirinden farklı iki insan olmalarına rağmen zıt kutupların birbirlerini çektiği gibi  çekerler birbirlerini. Zula, halkın içinden gelmiş köylü kızıdır, Wiktor orta yaşlı, akademik ve kültürel alanda belli birikimi olan biridir ama asıl zıtlık onların düşünce yapılarında ve ruhlarındadır. Zula’nın düşünceleri kominist ideolojiyi benimserken ruhu özgür ve uçarıdır; Wiktor ise tam tersine düşünceleri liberal, ruhu muhafazakardır. Ancak ruhlarının ortak bir yanı vardır: İkisi de tutkuludur ve bu tutku onları on beş yıl boyunca esir almıştır….

  Gezici müzik ve dans topluluğu ülke dışına turnelere çıkarken;  Avrupa’nın bazı başkentlerinde Varşova, Berlin ve paris’te soğuk savaş yıllarının estirdiği politik anlayışlarının ülkelerin aynaları olan başkentlerindeki yansımalarını birlikte görürüz. Nato’ya karşı kurulan Varşova Paktı soğuk savaşın başlamasına neden olmasıyla beraber Avrupa buz gibi ikiye ayrılır; doğusu ve batısıyla farklı iklim rüzgarları eserken yönetmen Pawel Pawlikowski iki tarafa da soğuk bakar ve bir arayış içine yönelir. Varşova’nın çizmeleri ve Paris’în ince ökçeli iskarpinleri arasında orta halli rahat, şık  ve günlük bir ayakkabı arayışını filmin sonuna kadar sürdürür. Doğu Avrupa Stalin’in ağır gölgesinde kalırken batının yüzü olan Paris’te ise kapitalizmin bireyi bir mal gibi tüketmeye onu nasıl harcamaya elverişli bir ortam hazırladığına şahit oluruz.

Gezici festival Paris gezisine ilk  çıktıklarında Zula ile Wiktor Paris’te iltica etmeye karar vermelerine rağmen; Zula karar değiştirip Kumpanya ile geri döner, Wiktor orada yalnız kalır ve yine caz  müzikle uğraşarak , bohem bir yaşantı sürerek yoluna devam eder. Bu süreç içinde zaman zaman Zula ile Wiktor Paris’te bir araya gelirler; fakat Zula Paris’e uyum sağlayamaz. “Neden gittin” diye ona sorduğunda “işe yaramayacağını hissettim” diye cevap verir. Yine 1954 Yılında Zula Paris’e geldiğinde bir süre birlikte kalırlar. Wiktor Zula’ya “Dwa Serduszka” şarkısının caz versiyonunu söyletir ve bir plağını yapar.

Plak piyasaya çıkarken Wiktor Zula’nın geçmiş hikayesini reklam amaçlı kullanmaya kalkınca Zula çok bozulur. “Ne var” der Wiktor “Edith Piaf da kerhanede çalışmıyor muydu?” Liberalizmin temelindeki bu reklam anlayışı Zula’yı çileden çıkarır ve Wiktor plağı eline alarak “sevgilim bak ilk çocuğumuz” demesine karşı, Zula kızgınca “ama bir piç” der.  Evet bu güzelim halk şarkısı Doğu Avrupa’da Stalin’e uyarlanıp onun dev posteri altında ezilip katılaşırken (ki İrena bu durumdan çok rahatsız olur ve salonu terkedip gider..) Paris’te caz versiyonu ile bir başka kimliğe bürünür. (doğrusu caz versiyonu da hoşuma gitti) ..

   Yönetmen, Zula aracılığı ile Paris’teki sanat anlayışını da eleştirir.Wiktor, şair  dostunun ve birlikte olduğu kadının şiirini şarkı olarak Zula’ya söylettiğinde Zula şarkının sözlerini anlamsız bulur;

“Sarkaç zamanı öldürdü/ kim tutacak zamanı/ aman Tanrım”

Şarkıyı söyledikten sonra deli gibi içer, biraz da kıskançlığın verdiği hislerle kadının yanına gider, sözlerin anlamını şair kadına sorar; kadın ona küçümseyerek bakar; “metafor” der, “aşık olduğunda zamanın önemli olmadığını vurguladım”. “Metaformuş bu düpedüz ahmaklık” diye kendi kendine söylenir Zula..

1949’da başlayan aşk on beş yıllık sürece yayılırken fırtına dinmeden eser, ne bir arada ne de ayrı durabilirler; birbirleri için hem fedakarlık yaparlar hem de birbirlerine ihanet ederler, Wiktor Zula’ya kavuşmak uğruna hapise düşerken; Zula da onu kurtarmak için komitenin önemli adamlarından biriyle evlenir; Ve muhtemelen İkinci Dünya Savaşında   yıkılmış, harap olmuş(kalpleri gibi) kilisede Tanrının huzurunda evlenirler. Meryem’in parçalanmış yüzünde öylece duran gözleri önünde onları huzura kavuşturacak hapları alarak ebediyete doğru yola çıkarlar…

  Doğu Avrupa sineması en sevdiğim sinemadır, etkisini başüstü hissedemezseniz. filmi seyrettikten sonra başlar, filmi seyrettiğiniz günün gecesi yatağınıza uzanırsınız, sahneler bir bir gözlerinizin önüne gelmeye başlar ve bu bir kaç gün sürer…

Yönetmen: Pawel Pawlikowski

Oyuncular: Joanna Kulig, Tomasz Kot

Ülke: Polonya, Fransa, Birleşik Krallık

Yapım: Ewa Puszczynska, Tanya Seghatchian

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here