ERDOĞAN MİTRANİ Yorumu

Dört şüpheli varsa tabii ki suçlu aralarındaki tek Yahudidir..

Roman Polanski’nin Venedik’te Büyük Jüri Ödülü Gümüş Aslan’la birlikte FİPRESCİ,En İyi Yabancı Dilde Film ve İtalyan Yeşil Haçı Ödüllerini alan “J’Accuse / Subay ve Casus” filmi, Fransız Oscar’ları olarak kabul edilen César’larda da, En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Giysi Tasarımı ve En İyi Yönetmen ödüllerini kazandığında çok sayıda protestoyla karşılaşmış, Celine Sciamma ile sevgilisi Adèle Haenel, 1977’de 13 yaşında bir kıza tecavüz iddiasıyla hâlen ABD’de kaçak muamelesi gören bir pedofilin ödüllendirilmesini protesto ederek salonu terk etmişler, Fransız üst yönetim kademesindeki bazı yetkililer de, olağanüstü bile olsa sanat eserinin yaratıcısının hatasını bağışlatmayacağı ve yeteneğin dokunulmazlık sağlamayacağı iddiasıyla filmi izlemeyeceklerini beyan etmişlerdi.

Bu eleştiriler, bizim ayda bir toplanıp sinema üzerine konuştuğumuz sinemasever arkadaş gurubumuzda da dile getirilmiş, bazılarımız sanatçının kişiliği ne olursa olsun, yaratılan eserin değerini değiştirmeyeceğin savunurken, bazıları da, Polanski’nin suçunun pedofili olduğunu, ve bunun göz ardı edilemeyeceğini söylenmişti.

Polanski ise, hapis dahil cezasını çekmiş olduğunu olayın tam olarak bilinmeden tartışıldığını kendisini en az yarım yüzyıl hapsetmek amacıyla çaba gösteren ABD’li hâkimin ona “J’Accuse”de yaşananların benzerini yaşattığını belirtiyordu. Şahsen bu etik sorunu kişisel kararlarınıza / karalarımıza bırakarak, sinemasal açıdan eserin yaratıcısına ve yaratısına yoğunlaşmak istiyorum.

Önce, Polonya, İngiltere, Fransa ve ABD’de çektiği filmlerle gerçekten uluslararası bir sinemacı olan yazar, yönetmen, oyuncu Roman Polanski’den söz etmek isterim. 1933’de Polonya göçmeni bir Yahudi ailenin çocuğu olarak Paris’te doğan Polanski’nin yaşam öyküsü, filmlerinden kat kat daha ilginç. Aile 1936’da Polonya’ya geri döner, 1939’da Alman işgalinde önce Krakov Gettosuna gönderilirler, sonrasında babası Mauthausen-Gusen, annesi de öldürüleceği Auschwitz toplama kamplarına yollanır. Henüz 7 yaşındayken babasının yakalanışına tanık olan Roman, gettodan kaçarak Polonya kırsalında sağ kalmayı başarır. Ahırlarda ve ormanlık arazide saklanır, buldukları ya da çaldıklarıyla beslenir, karşılaştığı insanlara, akrabalarını ziyarete gelmiş Katolik bir çocuk olduğunu söyler. Kimi zaman ölesiye dayak da yer, henüz 12 yaşında bile değilken bazı Nazi askerlere, kurşuna dizecekleri kurbanları tutarak yardım etmek zorunda kalır.

Savaş sonrasında buluştuğu ve bir süre yanında yaşadığı babası evlendiğinde ondan ayrılarak Lodz Film Okulunda sinema eğitimine başlar. Okuldayken çektiği kısa filmlerde, kara mizah duygusu ve tuhaf insan ilişkilerine merakı belirgindir. Savaş sonrası yapımları arasında savaşı konu edinmeyen az sayıda filmden biri olan ilk uzun metrajı “Sudaki Bıçak” (1962), tarihte ilk kez Polonya’ya En İyi Yabancı Film Oscar adaylığı getirir. Ülkesinde önemli sinemacı olarak kabul edilmeye başlasa da, kariyerine Fransa’da devam etmeye karar verir. İngiltere’de çektiği “Repulsion / Tiksinti” (1965) ve “Cul-de-Sac / Çıkmaz Yol” (1966) ile, aynı sırayla Berlinale’de Gümüş ve Altın Ayı alır. 1967’de yönettiği, 1930’ların Amerikan “slapstick” komedilerine selam çakarken vampir mitolojisinin tüm klişelerini de alt üst eden korku güldürüsü “The Fearless Vampire Killers / Korkusuz Vampir Katilleri” nin oyuncu seçmelerinde tanıştığı ve baş rolü verdiği Sharon Tate ile 1968’de evlenen Polanski ABD’ye yerleşerek 1968’de psikolojik gerilim filmi ”Rosemary’s Baby / Rosemary’nin Bebeği”ni çeker. 1969 yazında, yeni filminin çalışmaları için Londra’dayken, sekiz buçuk aylık hâmile eşi ve dört misafiri Los Angeles’deki evlerinde Manson Tarikatı tarafından vahşice katledilir.

Avrupa’ya dönen Polanski, tüm karakterlerin Manson müritleri gibi düşüncesiz, şehvet ve şiddet tarafından güdüldüğü, cinayetlerin neredeyse kendi evinde yaşananları aksettirdiği, yağmurlu ve sisli bir atmosferde gelişen, olağanüstü karamsar bir “Macbeth” (1971) çeker. 1974’de ABD’ye dönerek çektiği başyapıtı “Chinatown” (1974), gelecek vaadeden bir Hollywood kariyerinin başlangıcı gibi görünür ama, 13 yaşındaki bir kıza tecavüzden suçlu bulunduğunda hapse girmemek için ABD’yi alelacele terk eder.

Şehir yaşamında apartmanlarda yaşanan dehşet üzerine “Repulsion” ve “Rosemary’s Baby” ile gelişen “Apartman Üçlemesi”ni Fransa’da “Le Locataire / Kiracı”yla (1967) tamamlar. Çok sayıda Oscar ve Cesarla ödüllendirilen “Tess” (1979) filminin ardından ilk filmlerinin düzeyine ulaşamamış birkaç çalışma gelir. 1994 çektiği “Death and the Maiden / Ölüm ve Genç Kız”, gerek eleştirel gerek ticari açıdan çok başarılı olur. Katıksız bir başyapıt olan “The Pianist / Piyanist” (2002), Oscarlarda En İyi Yönetmen, Cannes’da Altın Palmiye, BAFTA ve César dahil bütün önemli ödülleri aldığında Oscarını almak için ABD’ye gidemez. Tek mekânda etkileyici sinema yapabilen az sayıda ustadan biri olan Polanski, aralarında tiyatronun sinemada karşılığını başarıyla bulduğu “Carnage / Katliam” (2011) ve “La Vénus à la fourrure / Kürklü Venüs” (2013) olan birkaç ilginç çalışmanın ardından, kariyerinin en önemli işlerinden “J’Accuse” (2019) filmini 86 yaşındayken çeker.

Polanski, filminde XIX yüzyıl sonlarında, Fransız ordusu ve hükümetiyle halkın büyük bölümünü oluşturan ırkçı muhafazakâr kesiminde antisemit ayırımcılığın su yüzüne çıktığı ünlü Dreyfus davasına odaklanır.

Önce tarihsel olayı anımsayalım. 1894 yılında, orduda gizli servis görevlisi Yüzbaşı Alfred Dreyfus aynı kurumda çalışan ve başarılarını çekemeyen Hubert Joseph Henry’nin ihbarıyla başlayan soruşturmanın sonucunda, Fransa’nın askeri sırlarını Almanya’ya satmakla suçlanarak vatana ihanet suçundan askeri mahkemece suçlu bulunur ve ömür boyu hapse mahkûm edilir. Mahkemesi boyunca masum olduğunu ısrarla tekrarlamış olan Dreyfus, Fransız Guyana’sındaki korkunç Şeytan Adası’na gönderilmeden önce ordudan tard edilerek nişanları ve apoletleri sökülürken bile “Ben masumum… Yaşasın Fransa! “ diye haykırır. Aslında, Almanların Paris’teki askeri ataşesine gönderilmiş olan, Fransızların gizli askeri planlarının özetinin yazılı olduğu mektuptaki el yazısı onunkine benzediği için şüphelenilen Dreyfus aleyhinde hiçbir geçerli kanıt yoktur. Ancak, Fransa’daki Yahudilere karşı güvensizlik ve düşmanlık ortamında, varlıklı Yahudi ailesinin çocuğu Dreyfus, askeri okula girmeyi başarmış ve gösterdiği üstün başarı bu göreve tayinini sağlamıştır. Dört olası şüpheli arasında olsa olsa “bu pisliktir” suçlu olan…

Dreyfus davası, onun askeri okuldaki eski hocası Albay Georges Picquart, Fransız gizli polis teşkilatının başına getirilene kadar unutulur. Picquart, bir başka şüpheli olan Genel Kurmaydan Binbaşı Ferdinand Esterhazy’yi araştırırken onun el yazısı birkaç mektubunu bulur ve bu el yazının Dreyfüs’ü suçlayan el yazısı belgendekinin tıpatıp aynısı olduğunu fark eder. Dürüst bir insan olan Picquart’ın, Dreyfus’ü kurtararak Esterhazy’yi mahkûm ettirmek için girişimleri, Fransız Askeri ve Hukuk Tarihlerinin en utanç verici olaylarını başlatır. Ülke çapında yankılanmış olan “Hain Yahudi” davasının neredeyse düzmece bir hata olduğu hem Ordu mensupları, hem Mahkeme tarafından örtbas edilmeye çalışılır, Picquart çeşitli baskılarla susturulmaya çalışılır, Yüce Divan’da yargılanan Esterhazy beraat eder.

Bu sırada, oğullarının suçsuzluğundan kesinlikle emin olan Alfred’in ailesinin yanı sıra, aralarında entellektüeller, ünlü yazarlar, gazeteciler, senatörler, hatta subayların da bulunduğu bir kesimde de bazı kuşkular belirmeye başlar. Ünlü Fransız yazarı Emile Zola, L’Aurore gazetesinde manşetten yayınlanan “J’Accuse! / Suçluyorum!” başlıklı Cumhurbaşkanı’na açık mektubunda, Genelkurmay Başkanını ve diğer yüksek rütbeli subayları görevlerini kötüye kullanmakla ve kamuoyunu yanıltmakla suçlar. Ordudan gelen baskıların da etkisiyle Zola aleyhinde orduya hakaretten dava açılır ve dava Zola’nın mahkûmiyetiyle sonuçlanır. 1898 Haziranında yapılan hükümet değişikliğinden sonra Savaş Bakanlığına getirilen General Cavaignac, Mecliste yaptığı bir konuşmada Alfred Dreyfus hakkında hazırlanan gizli dosyadaki belgelerin bazılarını açıkça okur. Picquart, bu belgelerin sahteliğini ispatlamaya hazır olduğunu bildirir. Bu belgeleri acemice hazırlamış olan Binbaşı H. J. Henry, suçlu olduğunu itiraf ettiği bir mektup bırakarak intihar eder, Esterhazy Londra’ ya kaçar.

Bu çabalar sonucu, Yargıtay aylarca süren tartışmalardan sonra Dreyfus hakkında verilmiş olan kararı bozar ve Dreyfus, Fransa’ya geri getirilerek askeri mahkemede yeniden yargılanır. Bir ay süren duruşmalar sonunda bazı hafifletici sebeplerin varlığı kabul edilir ama yine suçlu bulunur! Cumhurbaşkanı tarafından affedilerek serbest bırakılır. Yedi yıl sonra 1904’de Yargıtay Genel Kurulu, Savaş Bakanı General André’nin isteği üzerine davayı yeniden ele aldı. 1906’da verilen kararla Dreyfus beraat eder. On iki yıl önce sökülen nişanları aynı yerde yapılan törenle yeniden takılır, ayrıca Légion d’Honneur nişanı verilir. Fransa’nın en büyük madalyasının Yahudi sahibi Dreyfus, 12 yıl haksız yere yatmasına rağmen, Birinci Dünya Savaşı’nda yine ülkesi, Fransa için savaşır. Emekliye ayrıldıktan sonra 1935 yılında Paris’te yaşama veda eder.

Polanski, daha önce defalarca filme alınmış olan öyküyü, çok farklı bir açıdan ele alıyor. Emile Zola’nın 126 dakikalık filmin 96. dakikasında göründüğü “J’Accuse” olayları Georges Picquart’ın gözünden aktarıyor. Jean Dujardin’in harika yorumuyla Picquart, ordunun çoğunluğu gibi antisemit ve bu yüzden de hiç haz etmediği Dreyfus’ün “aşağılanma” törenini üstlerine aktarırken “Ordunun öldürücü bir hastalıktan arınması” gibi geçtiğini söyleyen bir subaydır. Ancak bu grotesk önyargısına karşın Picquart, doğruluğa inanan onurlu ve namuslu bir adam, gerçeği keşfettiğinde peşinden koşarak hayatını birçok şekilde mahvedebileceğinin farkında bile olsa, geri adım atmayacak dürüst bir insandır. Hassas bir görevin başındaki bir devlet memuru olarak güç ile gerçek arasında kaldığında, gerçeğe doğru atmaya çalıştığı her adımda devlet gücünün engellemesiyle mücadele etmek zorunda kalacaktır.

Olay Dreyfus’ün suçluluğu veya suçsuzluğu olmaktan çıkmış, bir tür arınma olarak kamuoyunun beklentisine uygun sunulmuş bu mahkûmiyetin tartışılmazlığına dönüşmüştür. İkiyüzlülük maskesinin arkasına gizlenen güç hırsının selametini korumak için, aşılmaz bir duvara dönüşen yalan silsilesinin doğruluk adına yıkılmasına kesinlikle izin verilmeyecektir. Artık son derece rahatsız edici bir ayrıntıya dönüşmüş olan “gerçek” ise göz ardı edilmek bir yana, acilen yok edilmelidir. Filmin en büyük gücü de kendini koruma içgüdüsünün neredeyse bir suç örgütüne dönüştürdüğü yönetimlerin karşısında gerçek için savaşmanın bedelini öne çıkarmasındadır. Polanski iki saat boyunca doğruluk peşinde koşanların başına gelenlere odaklanırken, Dreyfus’un kurtuluşunu filmin son dakikalarında iki cümlelik bir yazıya sığdırmayı yeğler.

Filme olağanüstü parlak bir diş mekân sahnesiyle giren Polanski, ardından öyküsünü “Apartman Üçlemesi”ndekinden bile tedirgin edici kapalı mekânlarda, üst düzey ordu yöneticilerinin ve gizli servisin birbirine benzeyen odalarıyla koridorları, ya da adaletin tecelli etmeyeceğini bildiğimiz mahkeme salonları gibi her türlü hakikatin gizlenebildiği karanlık mekânlarda anlatır.

J’Accuse”ün giriş sekansında da belirtildiği gibi, tamamen gerçek olayları aktardığı öyküsünde Polanski, bir yandan Picquart’ın gerçekleri keşfetmesini en sağlamından bir Hitchcock gerilimi gibi soluk soluğa sürdürürken, diğer yandan da kişisel ve kurumsal antisemitizmin farklılıkları ve benzerlikleri üzerinde derinlemesine bir incelemeye girişir. L’aurore nüshalarının yakılmasının bir şenlik ateşine dönüştürülmesi, manipülatif üst düzey ordu mensuplarının kışkırttığı muhafazakârların saldırganlığının öne çıkması gibi kitlesel grup sahneleriyle film, salt antisemitizmi aşan, sadece Fransızlarda değil, pek çok toplumun bilinçaltında yatan ayırımcılığın ve ırkçılığın sert bir eleştirisine dönüşür.

“J’Accuse”ün oyuncu yönetimi de olağanüstüdür. Dujardin’in karşısında müthiş yalın yorumuyla Louis Garrel, Picquart’ın evli sevgilisini canlandıran yönetmenin 30 yıllık hayat arkadaşı Emmanuelle Seigner ile çok inandırıcı bir Henry olan Grégory Gadebois takımı başarıyla tamamlarlar. Fransız sinemasının birçok ünlü oyuncusu, el yazısı uzmanında Mathieu Amalric, Picquart’ın avukat arkadaşı olarak Vincent Pérez ve Zola’nın avukatı Maître Labori olarak Melvil Poupaud epizodik rollerde görünürler.

Ama asıl kusursuz takım oyunculuğu, ordu hiyerarşisinin üst düzeyini canlandıran çoğu Comédie Française kökenli oyuncularınkidir. “Paths of Glory / Zafer Yolları”nın Generali Broulard ile dönemsel olarak akraba olan bu askerlerin yanında kendi hatasını örtbas etmek ve yerini korumak için üç askeri öldürmeyi yeğleyen Broulard kanımca çok masum kalır. Çünkü bunlar, statükoyu korumak ve çarpık yönetim anlayışını sürdürmek için masum insanları göz göre göre harcamaktan çekinmeyen ve bu yaptıklarından vicdan azabı duymak bir yana, ulu bir vatansever amaç uğruna haklılıklarına inanan insanlardır.

Sonuç olarak, Yahudi Düşmanlığından yola çıkarak her türlü ırkçılık ve ayrımcılığa çıkan bu çalışma olasıdır ki Polanski’nin filmografisinin en iyisi.

Film notum : *****

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here