ERDOĞAN MİTRANİ Yorumu

Dört şüpheli varsa tabii ki suçlu aralarındaki tek Yahudidir..

Roman Polanski’nin Venedik’te Büyük Jüri Ödülü Gümüş Aslan’la birlikte FİPRESCİ,En İyi Yabancı Dilde Film ve İtalyan Yeşil Haçı Ödüllerini alan “J’Accuse / Suçluyorum” filmi, Fransız Oscar’ları olarak kabul edilen César’larda da, En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Giysi Tasarımı ve En İyi Yönetmen ödüllerini kazandığında çok sayıda protestoyla karşılaşmış, Celine Sciamma ile sevgilisi Adèle Haenel, 1977’de 13 yaşında bir kıza tecavüz iddiasıyla hâlen ABD’de kaçak muamelesi gören bir pedofilin ödüllendirilmesini protesto ederek salonu terk etmişler, Fransız üst yönetim kademesindeki bazı yetkililer de, olağanüstü bile olsa sanat eserinin yaratıcısının hatasını bağışlatmayacağı ve yeteneğin dokunulmazlık sağlamayacağı iddiasıyla filmi izlemeyeceklerini beyan etmişlerdi.

Bu eleştiriler, bizim ayda bir toplanıp sinema üzerine konuştuğumuz sinemasever arkadaş gurubumuzda da dile getirilmiş, bazılarımız sanatçının kişiliği ne olursa olsun, yaratılan eserin değerini değiştirmeyeceğin savunurken, bazıları da, Polanski’nin suçunun pedofili olduğunu, ve bunun göz ardı edilemeyeceğini söylenmişti.

Polanski ise, hapis dahil cezasını çekmiş olduğunu olayın tam olarak bilinmeden tartışıldığını kendisini en az yarım yüzyıl hapsetmek amacıyla çaba gösteren ABD’li hâkimin ona “J’Accuse”de yaşananların benzerini yaşattığını belirtiyordu. Şahsen bu etik sorunu kişisel kararlarınıza / karalarımıza bırakarak, sinemasal açıdan eserin yaratıcısına ve yaratısına yoğunlaşmak istiyorum.

Önce, Polonya, İngiltere, Fransa ve ABD’de çektiği filmlerle gerçekten uluslararası bir sinemacı olan yazar, yönetmen, oyuncu Roman Polanski’den söz etmek isterim. 1933’de Polonya göçmeni bir Yahudi ailenin çocuğu olarak Paris’te doğan Polanski’nin yaşam öyküsü, filmlerinden kat kat daha ilginç. Aile 1936’da Polonya’ya geri döner, 1939’da Alman işgalinde önce Krakov Gettosuna gönderilirler, sonrasında babası Mauthausen-Gusen, annesi de öldürüleceği Auschwitz toplama kamplarına yollanır. Henüz 7 yaşındayken babasının yakalanışına tanık olan Roman, gettodan kaçarak Polonya kırsalında sağ kalmayı başarır. Ahırlarda ve ormanlık arazide saklanır, buldukları ya da çaldıklarıyla beslenir, karşılaştığı insanlara, akrabalarını ziyarete gelmiş Katolik bir çocuk olduğunu söyler. Kimi zaman ölesiye dayak da yer, henüz 12 yaşında bile değilken bazı Nazi askerlere, kurşuna dizecekleri kurbanları tutarak yardım etmek zorunda kalır.

Savaş sonrasında buluştuğu ve bir süre yanında yaşadığı babası evlendiğinde ondan ayrılarak Lodz Film Okulunda sinema eğitimine başlar. Okuldayken çektiği kısa filmlerde, kara mizah duygusu ve tuhaf insan ilişkilerine merakı belirgindir. Savaş sonrası yapımları arasında savaşı konu edinmeyen az sayıda filmden biri olan ilk uzun metrajı “Sudaki Bıçak” (1962), tarihte ilk kez Polonya’ya En İyi Yabancı Film Oscar adaylığı getirir. Ülkesinde önemli sinemacı olarak kabul edilmeye başlasa da, kariyerine Fransa’da devam etmeye karar verir. İngiltere’de çektiği “Repulsion / Tiksinti” (1965) ve “Cul-de-Sac / Çıkmaz Yol” (1966) ile, aynı sırayla Berlinale’de Gümüş ve Altın Ayı alır. 1967’de yönettiği, 1930’ların Amerikan “slapstick” komedilerine selam çakarken vampir mitolojisinin tüm klişelerini de alt üst eden korku güldürüsü “The Fearless Vampire Killers / Korkusuz Vampir Katilleri” nin oyuncu seçmelerinde tanıştığı ve baş rolü verdiği Sharon Tate ile 1968’de evlenen Polanski ABD’ye yerleşerek 1968’de psikolojik gerilim filmi ”Rosemary’s Baby / Rosemary’nin Bebeği”ni çeker. 1969 yazında, yeni filminin çalışmaları için Londra’dayken, sekiz buçuk aylık hâmile eşi ve dört misafiri Los Angeles’deki evlerinde Manson Tarikatı tarafından vahşice katledilir.

Avrupa’ya dönen Polanski, tüm karakterlerin Manson müritleri gibi düşüncesiz, şehvet ve şiddet tarafından güdüldüğü, cinayetlerin neredeyse kendi evinde yaşananları aksettirdiği, yağmurlu ve sisli bir atmosferde gelişen, olağanüstü karamsar bir “Macbeth” (1971) çeker. 1974’de ABD’ye dönerek çektiği başyapıtı “Chinatown” (1974), gelecek vaadeden bir Hollywood kariyerinin başlangıcı gibi görünür ama, 13 yaşındaki bir kıza tecavüzden suçlu bulunduğunda hapse girmemek için ABD’yi alelacele terk eder.

Şehir yaşamında apartmanlarda yaşanan dehşet üzerine “Repulsion” ve “Rosemary’s Baby” ile gelişen “Apartman Üçlemesi”ni Fransa’da “Le Locataire / Kiracı”yla (1967) tamamlar. Çok sayıda Oscar ve Cesarla ödüllendirilen “Tess” (1979) filminin ardından ilk filmlerinin düzeyine ulaşamamış birkaç çalışma gelir. 1994 çektiği “Death and the Maiden / Ölüm ve Genç Kız”, gerek eleştirel gerek ticari açıdan çok başarılı olur. Katıksız bir başyapıt olan “The Pianist / Piyanist” (2002), Oscarlarda En İyi Yönetmen, Cannes’da Altın Palmiye, BAFTA ve César dahil bütün önemli ödülleri aldığında Oscarını almak için ABD’ye gidemez. Tek mekânda etkileyici sinema yapabilen az sayıda ustadan biri olan Polanski, aralarında tiyatronun sinemada karşılığını başarıyla bulduğu “Carnage / Katliam” (2011) ve “La Vénus à la fourrure / Kürklü Venüs” (2013) olan birkaç ilginç çalışmanın ardından, kariyerinin en önemli işlerinden “J’Accuse” (2019) filmini 86 yaşındayken çeker.

Polanski, filminde XIX yüzyıl sonlarında, Fransız ordusu ve hükümetiyle halkın büyük bölümünü oluşturan ırkçı muhafazakâr kesiminde antisemit ayırımcılığın su yüzüne çıktığı ünlü Dreyfus davasına odaklanır.

Önce tarihsel olayı anımsayalım. 1894 yılında, orduda gizli servis görevlisi Yüzbaşı Alfred Dreyfus aynı kurumda çalışan ve başarılarını çekemeyen Hubert Joseph Henry’nin ihbarıyla başlayan soruşturmanın sonucunda, Fransa’nın askeri sırlarını Almanya’ya satmakla suçlanarak vatana ihanet suçundan askeri mahkemece suçlu bulunur ve ömür boyu hapse mahkûm edilir. Mahkemesi boyunca masum olduğunu ısrarla tekrarlamış olan Dreyfus, Fransız Guyana’sındaki korkunç Şeytan Adası’na gönderilmeden önce ordudan tard edilerek nişanları ve apoletleri sökülürken bile “Ben masumum… Yaşasın Fransa! “ diye haykırır. Aslında, Almanların Paris’teki askeri ataşesine gönderilmiş olan, Fransızların gizli askeri planlarının özetinin yazılı olduğu mektuptaki el yazısı onunkine benzediği için şüphelenilen Dreyfus aleyhinde hiçbir geçerli kanıt yoktur. Ancak, Fransa’daki Yahudilere karşı güvensizlik ve düşmanlık ortamında, varlıklı Yahudi ailesinin çocuğu Dreyfus, askeri okula girmeyi başarmış ve gösterdiği üstün başarı bu göreve tayinini sağlamıştır. Dört olası şüpheli arasında olsa olsa “bu pisliktir” suçlu olan…

Dreyfus davası, onun askeri okuldaki eski hocası Albay Georges Picquart, Fransız gizli polis teşkilatının başına getirilene kadar unutulur. Picquart, bir başka şüpheli olan Genel Kurmaydan Binbaşı Ferdinand Esterhazy’yi araştırırken onun el yazısı birkaç mektubunu bulur ve bu el yazının Dreyfüs’ü suçlayan el yazısı belgendekinin tıpatıp aynısı olduğunu fark eder. Dürüst bir insan olan Picquart’ın, Dreyfus’ü kurtararak Esterhazy’yi mahkûm ettirmek için girişimleri, Fransız Askeri ve Hukuk Tarihlerinin en utanç verici olaylarını başlatır. Ülke çapında yankılanmış olan “Hain Yahudi” davasının neredeyse düzmece bir hata olduğu hem Ordu mensupları, hem Mahkeme tarafından örtbas edilmeye çalışılır, Picquart çeşitli baskılarla susturulmaya çalışılır, Yüce Divan’da yargılanan Esterhazy beraat eder.

Bu sırada, oğullarının suçsuzluğundan kesinlikle emin olan Alfred’in ailesinin yanı sıra, aralarında entellektüeller, ünlü yazarlar, gazeteciler, senatörler, hatta subayların da bulunduğu bir kesimde de bazı kuşkular belirmeye başlar. Ünlü Fransız yazarı Emile Zola, L’Aurore gazetesinde manşetten yayınlanan “J’Accuse! / Suçluyorum!” başlıklı Cumhurbaşkanı’na açık mektubunda, Genelkurmay Başkanını ve diğer yüksek rütbeli subayları görevlerini kötüye kullanmakla ve kamuoyunu yanıltmakla suçlar. Ordudan gelen baskıların da etkisiyle Zola aleyhinde orduya hakaretten dava açılır ve dava Zola’nın mahkûmiyetiyle sonuçlanır. 1898 Haziranında yapılan hükümet değişikliğinden sonra Savaş Bakanlığına getirilen General Cavaignac, Mecliste yaptığı bir konuşmada Alfred Dreyfus hakkında hazırlanan gizli dosyadaki belgelerin bazılarını açıkça okur. Picquart, bu belgelerin sahteliğini ispatlamaya hazır olduğunu bildirir. Bu belgeleri acemice hazırlamış olan Binbaşı H. J. Henry, suçlu olduğunu itiraf ettiği bir mektup bırakarak intihar eder, Esterhazy Londra’ ya kaçar.

Bu çabalar sonucu, Yargıtay aylarca süren tartışmalardan sonra Dreyfus hakkında verilmiş olan kararı bozar ve Dreyfus, Fransa’ya geri getirilerek askeri mahkemede yeniden yargılanır. Bir ay süren duruşmalar sonunda bazı hafifletici sebeplerin varlığı kabul edilir ama yine suçlu bulunur! Cumhurbaşkanı tarafından affedilerek serbest bırakılır. Yedi yıl sonra 1904’de Yargıtay Genel Kurulu, Savaş Bakanı General André’nin isteği üzerine davayı yeniden ele aldı. 1906’da verilen kararla Dreyfus beraat eder. On iki yıl önce sökülen nişanları aynı yerde yapılan törenle yeniden takılır, ayrıca Légion d’Honneur nişanı verilir. Fransa’nın en büyük madalyasının Yahudi sahibi Dreyfus, 12 yıl haksız yere yatmasına rağmen, Birinci Dünya Savaşı’nda yine ülkesi, Fransa için savaşır. Emekliye ayrıldıktan sonra 1935 yılında Paris’te yaşama veda eder.

Polanski, daha önce defalarca filme alınmış olan öyküyü, çok farklı bir açıdan ele alıyor. Emile Zola’nın 126 dakikalık filmin 96. dakikasında göründüğü “J’Accuse” olayları Georges Picquart’ın gözünden aktarıyor. Jean Dujardin’in harika yorumuyla Picquart, ordunun çoğunluğu gibi antisemit ve bu yüzden de hiç haz etmediği Dreyfus’ün “aşağılanma” törenini üstlerine aktarırken “Ordunun öldürücü bir hastalıktan arınması” gibi geçtiğini söyleyen bir subaydır. Ancak bu grotesk önyargısına karşın Picquart, doğruluğa inanan onurlu ve namuslu bir adam, gerçeği keşfettiğinde peşinden koşarak hayatını birçok şekilde mahvedebileceğinin farkında bile olsa, geri adım atmayacak dürüst bir insandır. Hassas bir görevin başındaki bir devlet memuru olarak güç ile gerçek arasında kaldığında, gerçeğe doğru atmaya çalıştığı her adımda devlet gücünün engellemesiyle mücadele etmek zorunda kalacaktır.

Olay Dreyfus’ün suçluluğu veya suçsuzluğu olmaktan çıkmış, bir tür arınma olarak kamuoyunun beklentisine uygun sunulmuş bu mahkûmiyetin tartışılmazlığına dönüşmüştür. İkiyüzlülük maskesinin arkasına gizlenen güç hırsının selametini korumak için, aşılmaz bir duvara dönüşen yalan silsilesinin doğruluk adına yıkılmasına kesinlikle izin verilmeyecektir. Artık son derece rahatsız edici bir ayrıntıya dönüşmüş olan “gerçek” ise göz ardı edilmek bir yana, acilen yok edilmelidir. Filmin en büyük gücü de kendini koruma içgüdüsünün neredeyse bir suç örgütüne dönüştürdüğü yönetimlerin karşısında gerçek için savaşmanın bedelini öne çıkarmasındadır. Polanski iki saat boyunca doğruluk peşinde koşanların başına gelenlere odaklanırken, Dreyfus’un kurtuluşunu filmin son dakikalarında iki cümlelik bir yazıya sığdırmayı yeğler.

Filme olağanüstü parlak bir diş mekân sahnesiyle giren Polanski, ardından öyküsünü “Apartman Üçlemesi”ndekinden bile tedirgin edici kapalı mekânlarda, üst düzey ordu yöneticilerinin ve gizli servisin birbirine benzeyen odalarıyla koridorları, ya da adaletin tecelli etmeyeceğini bildiğimiz mahkeme salonları gibi her türlü hakikatin gizlenebildiği karanlık mekânlarda anlatır.

J’Accuse”ün giriş sekansında da belirtildiği gibi, tamamen gerçek olayları aktardığı öyküsünde Polanski, bir yandan Picquart’ın gerçekleri keşfetmesini en sağlamından bir Hitchcock gerilimi gibi soluk soluğa sürdürürken, diğer yandan da kişisel ve kurumsal antisemitizmin farklılıkları ve benzerlikleri üzerinde derinlemesine bir incelemeye girişir. L’aurore nüshalarının yakılmasının bir şenlik ateşine dönüştürülmesi, manipülatif üst düzey ordu mensuplarının kışkırttığı muhafazakârların saldırganlığının öne çıkması gibi kitlesel grup sahneleriyle film, salt antisemitizmi aşan, sadece Fransızlarda değil, pek çok toplumun bilinçaltında yatan ayırımcılığın ve ırkçılığın sert bir eleştirisine dönüşür.

“J’Accuse”ün oyuncu yönetimi de olağanüstüdür. Dujardin’in karşısında müthiş yalın yorumuyla Louis Garrel, Picquart’ın evli sevgilisini canlandıran yönetmenin 30 yıllık hayat arkadaşı Emmanuelle Seigner ile çok inandırıcı bir Henry olan Grégory Gadebois takımı başarıyla tamamlarlar. Fransız sinemasının birçok ünlü oyuncusu, el yazısı uzmanında Mathieu Amalric, Picquart’ın avukat arkadaşı olarak Vincent Pérez ve Zola’nın avukatı Maître Labori olarak Melvil Poupaud epizodik rollerde görünürler.

Ama asıl kusursuz takım oyunculuğu, ordu hiyerarşisinin üst düzeyini canlandıran çoğu Comédie Française kökenli oyuncularınkidir. “Paths of Glory / Zafer Yolları”nın Generali Broulard ile dönemsel olarak akraba olan bu askerlerin yanında kendi hatasını örtbas etmek ve yerini korumak için üç askeri öldürmeyi yeğleyen Broulard kanımca çok masum kalır. Çünkü bunlar, statükoyu korumak ve çarpık yönetim anlayışını sürdürmek için masum insanları göz göre göre harcamaktan çekinmeyen ve bu yaptıklarından vicdan azabı duymak bir yana, ulu bir vatansever amaç uğruna haklılıklarına inanan insanlardır.

Sonuç olarak, Yahudi Düşmanlığından yola çıkarak her türlü ırkçılık ve ayrımcılığa çıkan bu çalışma olasıdır ki Polanski’nin filmografisinin en iyisi.

Film notum : *****

Nurbanu Kablan Yorumu

SUÇLUYORUM” (Emile Zola)                                             

“Adalet uğruna gerçeğin açıkça savunulması!

Bundan daha kahramanca bir savaş olamaz.”

                                                                               (Émile Zola)

Dreyfus Davası” Fransa’nın hâlâ kanayan yarasıdır  ve bu yarayı aradan 115 yıl geçmesine rağmen sarmakla meşguldür. Açıkça bunun şahidi oldum, bundan 14 yıl önce 2006-2007 Eğitim Öğretim Yılında tayinimin  Dreyfus’un doğduğu kent olan Mulhouse’a yapılması sonucunda kentin nasıl günah çıkarttığına bizzat gözlerimle şahit oldum. Aslında kent, Yahudi de olsa kendi evladına sahip çıkıyordu. Şu tesadüfe bakın ki, Dreyfus’un doğumunun değil, ölümünün de değil davanın  yüzüncü yılında bütün yıl boyunca anma etkinlikleri yapılıyordu. Ve Émile Zola’nın o meşhur broşürü! “SUÇLUYORUM”, kağıtlara basılmış elden ele dolaşıyordu. Ben de alıp saklamıştım!  

J’ACCUSE” yani “SUÇLUYORUM” Roman Polanski’nin kamerasından yeniden sahnede yerini aldı. Emile Zola’nın o vurucu manifesto niteliğindeki başlığıyla! Kelimelerin ne kadar vurucu ve etkili olduğunu bu bu siyasi mektup yeniden anlamamıza vesile oldu. 

Fransız Genelkurmayında yüzbaşı olarak görev yapan Alfred Dreyfus (Louis  Garrel), Yahudi asıllı, zengin ve soylu bir aileden gelen oldukça dürüst ve çalışkan, görevini layıkıyla yapan bir askerdir. Ne ki genelkurmaya gelen  gelen yazılı kağıt parçaları Yüzbaşı Dreyfus’un hayatını da parçalara ayıracaktır. Paris’te çöp sepetinde yırtılmış mektup karargahta yapıştırılarak bir araya getirildiğinde; Alman ataşesine yazılan mektupta Fransa’ya ait bilgilerin verilmesi vaad edilmektedir ve yazanın baş harfinin “D” olması; aynı zamanda yazının Dreyfus’un yazısına benzemesi nedeniyle çok detaylı araştırmaya girilmeden yüzbaşı Alfred suçlanır. Aslında bu suçlamanın kolay olmasının tek sebebi vardır, Dreyfus Yahudidir!

   Şeytan Adası’na gönderilir.

Soruşturmayı yürüten Albay Georges  Picquart (Jean dujardin) liyakat sahibi bir askerdir. Alman Elçiliğinde hizmetli olarak çalışan Fransız Gizli Servis üyesi kadın; bir Alman Subay’ının Easterhazy adındaki bir Fransız binbaşısına yazılan bir mektubun müsveddesini ele geçirir, müsveddeyi inceleyen Albay Piccquart yaptığı uzun araştırmalar sonucu yazının Binbaşı Easterhazy’e ait olduğunu farkeder ve kanıtlama yolundaki mücadelesine görevden atılma, sürgün olma gibi vakaları sığdırır ama mücadeleden vazgeçmez; basını işin içine katmaya karar verir ve bu olayda en az Dreyfus kadar kahraman olan ÉMİLE ZOLA’ya rastlar….


Evet şimdi biraz filmin balkonuna (yani dışına) çıkıp Emile Zola’nın o görkemli mücadelesine ve her biri tarihe geçen o sözlerine bakalım…


“Şayet bir yanılgı varsa, yapılacak en güzel şey onu düzeltmektir. Ve asıl yanılgı, inatlaşarak yanılmış olmayı kesin kanıtlar karşısında bile kabul etmemekle başlar.” Aslında başka bir zorluk yoktur. Bir hata yapılmış olabileceğini, sonra da bunu kabul etmenin sıkıntısı karşısında tereddüte düşüldüğünü bilmeye karar verilirse,” işler yoluna girecektir. Bilenler beni anlayacaklardır.

Zola, natüralizmin  öncüsüdür ve insan doğasını onun kadar betimleyen bir yazar daha yoktur. Başta “Germinal” olmak üzere (1990 yıllarında filmi de çekildi, çok başarılı bir uyarlamaydı, üniversite yıllarımdı ve “Germinal” filmi benim yazdığım  ilk film eleştirimdi, edebiyat tarihi hocama inceletmiştim.)

”Nana”, “Meyhane”  “Therese Raquen” ( Pek kimse bilmez bu romanı, müthiştir, fakültede yıllarca üzerinde konuştuğumuz bir romandır), “bir Aşk Sayfası” gibi romanların sahibidir. Evet bir de “İtiraflar” ı var ki çevisini sınıf arkadaşım Marmara Üniversitesinde profösör olan Selim Yılmaz yaptı. Bu kitabı da en kısa zamanda edinip okuyacağım. Zira Zola’yı bir deha olarak görüyorum ve onun her eserinin mutlaka okunması gerektiğine inanıyorum…

Tabii bir yazar çağının en büyük tanığı olmakla kalmayıp ona müdahale etmeyi de başarıyorsa o zaman işte gerçek bir aydındır. Emile Zola toplumu ikiye ayıran bu davanın baş rolünü üstlenerek davanın seyrini değiştirdi ve bütün bedellerini de ödedi…. 

“Suçsuzun Yahudi, Katolik ya da Müslüman olması benim için hiçbir şeyi değiştirmez. Yıkıma uğrayan bir insanın yardımına koşuyordum.”

Emile Zola bu davayla birlikte vatan haini ilan edildi, kitapları yakıldı… Toplumun ikiye ayrılması ise şu şekilde olmuştur.  ırkçılar sokaklara çıkıp “ Yahudilere Ölüm” diye bağırarak Dreyfus’un suçlu olduğunu ateşle savunuyorlar, diğer kesim ise Dreyfus’u destekleyerek baskı ve zulümlere maruz kalıyordu. Hatta sağcılık ve solculuk kavramının da bu davada ortaya çıktığı öne sürülür. Dreyfus’ü destekleyenler mahkemenin sol tarafına, onun aleyhinde olanlar ise mahkemenin sağ tarafında yerlerini almışlardır…

Emile Zola’nın  bu azgınlara cevabı gecikmeyecektir gene;

“Toplumun kötülükçüleri, gerçeğin gün ışığına çıkacağını düşündükçe kudurmuşlardır.  Azgın öfke içinde neler yaptıklarını gördük”

Şimdi bu eleştiriyi yazarken düşünüyorum da; dünyanın maestroları yine sahnedeymiş. İkinci Dünya Savaş’ının  tohumları o zamandan atılmış demek. Yahudi düşmanlığının sebepleri neydi bunu da araştırmak ve bulmak lazım.. Dreyfus davası, Avrupa coğrafyasında o dönemde tohumları atılmış olan ve birkaç on yıl sonra tüm dünyanın üzerine çökecek olan faşist karanlığın provası olma işlevini görmektedir bir yanıyla. insanların  kardeşliğini bozacak ve mümkünse savaş ile de bağını kuracak somut bir olaya ihtiyaç vardır…

Tabii her zaman olduğu gibi tarihe ters pabuç giydirmeye çalışanlara karşılık ayakkabıyı kapının önüne döndürüp koyanlar vardı; Zola gibi:

Ağır suç işlemiş lekeli kişilerin suçsuz oldukları açıklanırken, bir yandan yaşamı boyunca lekesiz kalmış, şerefli bir insan cezalandırılıyor! Bir toplum bu duruma geldi mi, kokuşmaya yüz tutmuş demektir.”

Dava süresinde Zola’ya destek olan başka sanatçılar da vardır; Mallarme, Claude Monet, Anatole france, Blum gibi yazar ve sanatçılar davanın yeniden görülmesi gerektiğine dair dilekçe yazarlar. Dilekçenin adı “Aydınlar Bildirisidir”

Dreyfus bu korkusuz ve cesaretli insanların çabası sonucu affedilir, 1906 yılında ülkesine geri döner ve rütbesi iade edilir, ne ki bu davanın sorumluları onu suçlayanlar da karambole getirilerek çıkan afla  mahkum olmadan özgürlüklerine kavuşurlar, Zola’nın bu duruma da cevabı şöyle olacaktır: “Gerçeği gömmeniz boşuna, toprağın altında yol alıyor; bir gün her yandan fışkıracak, öç bitkileri olarak fışkıracak”…

Bu davada taraf olduğu için “suçluyorum” bildirisini kaleme aldığı için bir yıldan fazla hapis cezası ve para cezası alır. 

Benim tek bir tutkum var, öylesine çok acı çekmiş ve mutluluğu haketmiş olan insanlık adına, ışık tutkusu. Ateşli karşı çıkışım ruhumun çığlığından başka bir şey değil. Beni ağır ceza mahkemesine çıkarmayı göze alsınlar ve soruşturma gün ışığında, apaçık yapılsın.?”

Gerek romanlarında, gerek  yaşamında gerçeğin peşinde olan yazarın kendi cümlelerinden okuyalım:

Ben ne bir polemik adamıyım, ne de böylesi kavgalardan kendisine pay çıkaran bir politikacı… Yaşamında tek tutkusu gerçeğin peşinden gitmekte olan bir yazarım. Bir yazar olarak şimdiye dek bu gerçek uğruna her cephede savaştım….”

Evet şimdi balkondan içeriye girip, biraz da yönetmenin penceresine bakalım. Corona belası ortaya çıkana kadar Polanski her gün haberlerdeydi. Fransız kadınları Polanski’nin filmin galasına katılmasına bile izin vermedi. Yönetmen filminin galasına katılamadı.Ama Fransa’nın Oscar’ı olarak görülen Cesar’da “en iyi yönetmen” “en iyi kostüm”, “en iyi uyarlama senaryo”  ödüllerini topladı, ödülleri almaya geldi, büyük fırtınalar koptu gene, birçok kadın oyuncu kendisini protesto ederek salonu terkettiler. Sebebini bilmeyenler için yazayım; 70’li yıllarda 13 yaşındaki bir kıza tecavüz etmek suçunu işledi…

Film aylardır Fransa’da gösterimde, Türkiye’de gösterilecek mi bilmiyorum, kesinlikle gösterilmesi gerekir diye düşünüyorum. Filmi izledim ve Dreyfus konusu ve Emile Zola bilhassa alan konum olduğu için özellikle eleştirisini yazmak istedim. Yönetmen hakkındaki düşüncemi ise ortakoltuk.com yöneticisi Nusret Şen’e söylediğim söz özetliyor. “ Suçluyorum” filmini izledim, çok beğendim. Ne de olsa yönetmeni Roman Polanski. Adi adam!

Son sözümü söylemeden geçemeyeceğim, söyleyeceğim şeyler sanatçıya bakış açımı da açıklayacaktır. Yukarıda uzun uzun Emile Zola’yı anlattım, filmden çok yazara yer ayırdım. Gerek eserleriyle, gerek  mücadelesiyle ve hayat değerleriyle çağının örnek sanatçısı olmuştur. Sanatçı hem yaşantısıyla hem de eserleriyle birlikte değer bulmalıdır. Eserleri paha biçilmez olup yaşantısı ucuzluk pazarına düşmüşse ; bu durum  eserlerinin kıymetini de süpürüyor… Ayrıca, bu filmle birlikte o şahane “Germinal”i ve Emile Zola’yı (anlatan  film çekilmiş ben de yeni rastladım, vakit geçirmeden izleyeceğim) izleyin derim…

Film Notum : *****

ROMAN POLANSKİ / J’ACCUSE
ROMAN POLANSKİ / J’ACCUSE
ROMAN POLANSKİ / J’ACCUSE
ROMAN POLONSKİ / J’ACCUSE
Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here