Suspiria 2018

Luca Guadagnino’dan şiirsel bir saygı duruşu

20.yüzyılda İtalya’da, gerilimi korku ve fantastikle harmanlayan, barok, erotik, aşırı şiddet içeren, ucuz “ paperback” baskılarının değişmez kapak rengi sebebiyle “giallo (sarı)” diye anılan bir edebiyat türü gelişmişti.

Türü ilk kez sinemaya, “La maschera del demonio / Şeytanın Maskesi” (1960) adlı çığır açan başyapıtıyla yansıtan Mario Bava (1914-1980) “giallo’nun babası” olarak anılsa da, türün asıl büyük “auteur”ü 1940 doğumlu Dario Argento’dur.

Lise yıllarından beri film eleştirmenliği ve senaryo yazarlığı yapan Argento, “L’Uccello Dalle Piume di Cristallo / Kristal Tüylü Kuş”(1970) ile başlayan “Hayvan Üçlemesi” ile İtalya’da olağanüstü bir ticari başarı kazanmıştır. Üçlemeyı tamamladığında “giallo”dan bir süre uzaklaşan Argento, eleştirmenlerin yapılmış en iyi “giallo” olarak kabul ettiği, bundan böyle devamlı yaratıcı ilişki içinde bulunacağı, besteci Claudio Simonetti ve yenilikçi İtalyan rock topluluğu Goblin’le ilk çalışması olan “Profondo Rosso / Kopkoyu Kırmızı“yla (1975) ile türe geri dönmüştür. 1977’de Argento, “Profondo Rosso“nun kazandırdığı uluslararası üne de güvenerek, günümüzde geçen, üç kentte yaşamlarını sürdürerek kötücül güçleri ile çağcıl dünyayı etki altına alan üç antik büyücüye adadığı iddialı bir projeye, “Le Tre madri / Üç Ana” olarak adlandırdığı üçlemeye girişir.

Üçlemenin en yaşlı annesi Mater Suspiriorum / İç Çekişlerin Anası’na odaklanan ilk filmi “Suspiria” (1977), öyküyle karakterlerin sesle görüntünün yanında ikincil kaldığı gerçeküstücü bir görsel/işitsel şölendir. Had safhada şiddet içeren bu doğaüstü gerilimin ardından, “ana”ların en genç ve en acımasızı Mater Tenebrarum / Karalığın-Gölgelerin Anası’nı ele alan, ilkinden de soyut ve “arthouse”a daha da yakın “Inferno / Cehennem” (1980) gelir. “Inferno”dan sonra üçlemeye ara veren Argento, “Üç Ana”yı epey çaptan düşmüş olduğu bir dönemde, 2007’de Mater Lacrimarum/ Gözyaşlarının Anası’na adadığı, sanatsal ve mantıksal açıdan en zayıf halkası “La Terza Madre / Mother of Tears” ile sonlandırır.

Yeniyetmeliğinde “Suspiria”yı hayranlıkla izlemiş olan, günümüzün en önemli İtalyan yönetmenlerinden Luca Guadagnino, yılların kült statüsü kazandırdığı bu başyapıtı yeniden ele alıyor.

Guadagnino, bu yeni “Suspiria”nın kesinlikle bir “yeniden çevrim / remake” olmadığını, amacının, filminin uygulayıcı yapımcıları arasında da yer alan Dario Argento’nun özgün senaryosunun ana temalarından esinlenerek, büyük ustaya bir “hommage / saygı duruşu” yapmak olduğunu ifade etmiş.

Guadagnino, senaristi David Kajganich ile altı perde ve bir son deyişe böldüğü öyküsünü ilk “Suspiria”nın çekildiği 1977’ye, giriş kapısı iki Berlin’i ayıran duvara bakan “dünyaca ünlü” Markos Tanz Akademie’ye aktarıyor.

Terörist Kızıl Ordu mensuplarının Lufthansa uçağını kaçırdığı günlerde, okul öğrencilerinden Patricia (Chloë Grace Moretz) psikoloğu Dr Jozef Klemperer’e (Lutz Ebersdorf) akademinin bir cadılar meclisi tarafından yönetildiğini söyledikten sonra ortadan kaybolur. Aynı günlerde, deneyimsiz ama yetenekli genç Amerikalı dansçı Susie Bannion (Dakota Johnson) dünyaca ünlü dans okuluna katılır.

Savaşın son günlerinde ortadan kaybolan karısının acısını hâlâ unutmamış olan yaşlı psikolog, Patricia’nın sanrılarının nedenlerini anlamaya, kızın başına gelenleri araştırmaya çalışırken, Susie okulun devrimci sanat yönetmeni Madame Blanc’ın (Tilda Swinton) rehberliğinde olağanüstü bir ilerleme kaydederek, akdeminin yıldız öğrencisi olmuştur.

Zamanla Susie ve yeni edindiği arkadaşı Sara (Mia Goth), prestijli okulun ve yöneticilerinin karanlık, belki de doğaüstü bir sırrı sakladıklarından şüphelenmeye başlayarak bu sırrı çözmeye çalışacaklardır…

Guadagnino’nun filmini Argento’nunkinden asıl farklı kılan, ikincil öyküler ve yeni alt metinlerle zenginleştirilerek iki buçuk saate çıkan süresi değil, Argento’nun cafcaflı renkleri ve dışa dönük hipnotik anlatımı yerine, köhne ve döküntü bir Berlin’in karanlığında, içe dönük ifade şekli. Orijinalin 100 dakikasından neredeyse bir saat daha uzun olmasının tempoyu katiyen yavaşlatmadığını, Guadagnino’nun filmini soluk soluğa götürdüğünü de kaydedelim. Bu ketum ve ihtiyatlı ifade tarzı, Argento’nun“Inferno” ve “La Terza Madre”de sürdürdüğü gotik aşırılıkları reddetmediği gibi, Berlin’deki akademinin tedirgin edici karanlığı bunları daha da belirgin kılıyor. Kendini bedeniyle ifade etme amacını aşarak, bir pagan ritüele ya da sapkın bir cinselliğin dışa vurulmasına dönüşen dans, bu “Suspiria”nın kilit elemanı olarak öne çıkıyor. Susie’nin okulun salonundaki dans solosunun, aynalı odaya hapsolmuş Olga’yı (Elena Fokina) mahvetmesinin paralel kurguyla verildiği sekans filmin en etkileyici, belki de en ürkütücü sahnesi

Üçlemesinde, gerçekçi ya da inandırıcı öğeleri geri plana çekerek, bir karabasanı filme alırcasına korkunun özüne ulaşmaya çalışan Argento’nun aksine, Guadagnino, izleyicinin derinindeki dehşet beklentilerini yerine getirmektense, mecazi korku ve ürpertinin altında gömülü olan mekanizmayla ilgileniyor.

Belki de en büyük saygı duruşu, ölümcül ya da kötücül de olsalar, bu “ana”ların kadın olduğunu unutmayan Guadagnino’nun bu karanlık şiiri, olağanüstü bir kadın filmi olarak yapmış olması.

Figüranlığın bir basamak üzerindeki bir iki polis hariç (ki karakolda da çok hoş bir kadın polis var), istisnasız bütün karakterlerin kadın olduğu bir film. Yazıyı okurken “El insaf!! Dr Jozef Klemperer’i canlandıran Lutz Ebersdorf da mı kadın?” dediğinizi duyar gibi oluyorum.

Evet o da kadın! Lutz Ebersdorf bir şaşırtmaca, öyle biri yok! O ağır makyajın altında, Luca Guadagnino’nun yakın arkadaşı, ilham perisi, filmin Mme. Blanc’ı, emsalsiz oyuncu Tilda Swinton var! Daha da yükü bir makyajla filmde Helena Marcos’u da canlandıran Swinton’u seyretmek için bu “Suspiria”nın iki buçuk saati defalarca izlenebilir.

Oyunculukların dört dörtlük olduğu filmde kadınların hepsi çok iyi. Susie’ye gizemli bir derinlik kazandıran, oyunculuğu kadar dansçılığı da öne çıkan Dakota Johnson müthiş. Altmışına merdiven dayamış olmasına karşın1960 doğumlu Tilda Swinton, yıllardır hiç yaş almamışçasına muhteşem bir Mme. Blanc olmuş. Guadagnino’nun “Io Sono Amore”si için İtalyanca ve Rusça öğrenmiş olan Swinton, bu filmde akıcı şekilde Almanca da konuşuyor.

Suspiria” sadece Dario Argento’ya değil, Tilda Swinton’a da bir saygı duruşu.

Mutlaka izleyin derim.

 

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here