Uğultulu Tepeler / Wuthering Heights
Uğultulu Tepeler, tam bir 14 Şubat filmi
İki yüzyıl geçse de aşk, öncesi ve sonrasıyla aynı kalıyor. Sevgililer birbirlerine aşık olsa da kavuşmak kolay değil, mümkün olunca da geç kalınmış oluyor.
Yine yapım, yönetim ve senaryoda aynı imzayı gördüğümüz bir filmle karşı karşıyayız. Belli ki Emerald Lilly Fennel, bu hikayeyle elini taşın altına koymuş, Uğultulu Tepeler’den esinlenerek bir film çekmeye hazırlandığını iki yıl önce duyurmuş, senaryoyu yazmış, filmi yönetmiş ve prodüksiyona katkı vermiş. Öyle anlaşılıyor ki bundan böyle bütün yönetmenler sadece kendi yazdıkları senaryoları çekecek ve prodüksiyona da ortak olacaklar!
Eski bir hikaye
1847 yılında Emilie Brönte tarafından yazılmış ve İngiliz Edebiyatına damga vurmuş bir romanın o günün atmosferindeki görüntüleriyle, yakın öpüşme ve sevişme sahneleri dışında bugüne uyarlamadan, ama tam da “Sevgililer Günü” öncesinde “aşk ve ihtiras” temasıyla vizyona sürülmesi işin biraz da ticari olduğunun göstergesi değil mi? Aşkın dönemi, tarihi yoktur; aşk aşktır, gönül ferman dinlemez, yeter ki oğlan yakışıklı, kız güzel olsun filan diye kalıplaşmış cümleleri de kurmalı mıyım acaba? Ya da bu kadar çok ödülü olan bir oyuncu, yönetmen, senarist olan Emerald’a haksızlık etmemeli, sadece esinlendim diyor mu demeliyim?
Aşk eski bir yalan
Bu modası geçmeyen ve elbette geçmeyecek olan aşk teması, 19. Yy’ın Uğultulu Tepeler’inde, izlerken üşüyüp de ceketinizi sırtınıza geçirdiğiniz bir atmosferde, üstelik de imax teknolojisiyle izlenirken biraz kafanız karışıyor.
Aşk nasıl her yüzyılda vazgeçilemeyen bir duyguysa, ihtiras da, şehvet de, ekonomik gerekçeler yüzünden kavuşulamama hali de her yüzyılda aynen geçerli oluyor! Tabii romanda bir tek öpücük sahnesi bile yokken filmde sadomazo sevişme sahneleri bile havada uçuşuyor.
Kadınların aşağılandığı film
Uğultulu Tepeler, 19. Yy. da bir kadının yazdığı, 21. Yy. da bir kadının çektiği aşk filmi olmasına karşın kadınları da fena halde yerin dibine batırıyor. Filmin kadınları aşktan önce kendilerini kurtarmayı düşünüyor. Çağın gerçekleri içinde mecburlardı derseniz, bu çağın gerçekleri de hiç farklı değil. Ama herkes de aşkından vaz geçmiyor. Filmde biri aşkından köleliği kabul ediyor, biri hayatını yaşamıyor, biri ihanet ediyor, biri geçmişini bırakıp yeni hayata yol açıyor…
Çocukluktan gençliğe
Filme dönersek, çoğumuzun ortaokul, lise çağlarında okuduğu klasiklerden Uğultulu Tepeler, az çok öyküyü hatırlarsınız: İngiltere kırsalında kumarbaz babası ve Çinli mürebbiyesiyle yamaçtaki evde yaşayan mavi gözlü, sarışın, afacan Catherine, babasının evde bakmaya razı olduğu kimsesiz yaşıtı genç oğlanla sıkı fıkı arkadaş olur. Babası da zaten ona “Bu senin hayvanın olacak, adını da sen koy!” demiştir. Birlikte büyüyüp serpilen, haylazlıktan ergenliğe geçen iki çocuk arasındaki dostluğun aşka evrilmemesi imkansızdır ama biri kızın babasından dayak yiyip odun kıran ve tavan arasında yatan kimsesiz delikanlı, diğeri yandaki köşke taşınan zengin adamla evlenirse hayatı kurtulacak olan düşmüş asilzade kızı.
Babasının evinde giderek kötüleşen ekonomik durumdan ürken Catherine için komşu eve gelin gitmek, kırlarda yakışıklı delikanlıyla koşturmaktan sıkıcı da olsa, sıcak bir ev, müşfik bir eş, rahat bir gelecek tercih edilmesi gereken bir seçenek değil midir? Catherine, dadısına, “Bizim Heathcliff’le evlenme şansımız yok, evet onu seviyorum ama onunla evlenirsem ikimiz de sonunda dilenci oluruz” derken onları dinleyen biri vardır; Heathcliff!
Sıkıcı bir evlilik
Catherine, pembeler, beyazlar, kurdeleler, çiçekler, pastalar ve yanan bir şömine olan eve gelin olarak gittiği gün, Heathcliff de atına binerek kaybolur. Ta ki yıllar sonra bambaşka bir halde tekrar ortaya çıkana kadar. Beni en çok etkileyen alt çenesindeki eksik dişinin yerine bir altın diş taktırmış olmasıydı. Bundan sonrası bir tür Aşk-ı Memnu!
Spoiler vermediğimi bilen okurlarımız bilmeyenlere söyleyebilir. Gerçi kitabı okumuş olanlar biliyordur ama kitabın yarısı da yok edilmiş, iyi ki de öyle olmuş, yoksa iki saatlik film yerine 4 saatlik bir seyirlik olacaktı ki, cüretli sevişme sahnelerine karşın bir tek aşk hikayesi için bu kadarı fazla.
Filmin senaryosunu yazıp yöneten, hatta prodüksiyonun da ortaklarından olan Fennel, aslında İngiliz sinemasının yüz akı isimlerinden bir kadın sinemacı. Oyuncu, yönetmen ve senarist olarak pek çok ödülü var, belli ki bu filmde de iddialı ama bu kez sıradan bir seyirlik yaratmış. Seyrediliyor ama güzel görüntüleri yüzünden. Kadın güzel. Adam 1,90 boyunda ve olağan üstü yakışıklı. Aşk ve sevişme sahnelerinin görselliği etkileyici. Margot Robbie bile ondan çok etkilenmiş olmalı ki sevişme sahneleri çok rahat çekilmiş ve oyuncu sonradan “Hemen her yerde öpüştük!” demiş. 14 Şubat için daha ne olsun? Sado mazoşizm bile var ki beni sadece rahatsız ediyor. Hele bir kadının sırf aşık diye sadece şiddeti değil, zorla da değil, seve seve köleliği kabul etmesi rahatsız etmesinin dışında hayretler içinde bırakıyor!
Kadınları bu kadar deliye döndüren kimsesiz genç
Heathcliff rolündeki yakışıklı Jacob Elordi, bundan önceki filmlerinde de yakışıklılığıyla dikkat çekmiş bir oyuncu! Barbie rolüyle hayatımıza giren Margot Robbie ise boncuk mavisi gözleri, sarı saçları, dolgun göğüsleri ile güzel bir sarışın, tam bir Barbie. Ama bu filmde onun cazibesi, vahşi bir kısrak gibi davranmasında! Jacob Elordi ise bu çılgın sarışını kovalıyor, yakalıyor, sarılıyor, öpüyor ve bütün bunlar çok etkileyici çekim açılarıyla veriliyor. Müzik ise ayrı güzel. Kabul etmeliyim ki 14 Şubat için iyi bir seçim, ayrıca gençler için her zaman 14 Şubat!
Yönetmen / Senaryo : Emerald Fennell
Görüntü Yönetmeni : Linus Sandgren
Kurgu : Victoria Boydell
Müzik : Athony Willis
Oyuncular : Margot Robbie, Jacob Elordi, Owen Cooper, Alison Oliver, Shazad Latif, Hong Chau, Martin Clunes, Owen Cooper, Ewan Mitchell, Robert Cowsey
İngiltere-ABD / Romantik-Dram / 135 Dk.













