Zihin Gezgini, “Bilim-kurgu, Romantik, Gerilim” türü olarak belirleniş ama bilimkurgu yerine beklenti desek bile, aslında üç tema bulunuyor filmde. Özellikle de anlatılan hikaye oldukça yakın bir gelecekte yaşandığı için dünyanın iklim değişikliğinden muzdarip olduğu bir yerde geçiyor. Ana teması (iklim felaketine adanan diğer filmler gibi) ya da sunulacak bir tez, hatta savunulacak bir neden olmadan, bu unsuru hesaba katan ilk film.

Dünyalıların yaşamlarında ki değişiklikler çoktan başladı. Sular belirli bölgeleri işgal etti (filmin konusunun geçtiği Miami dahil), havalar gündüz çok sıcak olduğu için geceleri yaşıyoruz. Birçok ev yıkıldı (ve hala hatırlıyoruz– filmin temalarından biri bu olduğu için geri dönüp anlatacağım. – 2021 yılında sadece Belçika’da değil dünyanın birçok yerinde sel felaketleri yaşandı) ve (tabii ki !!! ??) bu felaketler rant uğruna yüksek yerlere binalar ve duvarlar inşa edilip (şantajlar, sahtekarlık, mafya yöntemleri vb.) değerli topraklar işgal edildikten sonra yaşandı. Ancak, sadece bu sıvı unsur bile çok güzel planlar sunar size. Bu dünyada tekneyle, hatta rüzgar türbinlerinin fonunda “suda yaşayan” bir treninkiyle, derme çatma teknelerde gezindiğinizi düşünüz. Bu, Lisa Joy‘un ilk uzun metrajlı filminin “ıslak” temelidir. Filmin yapımcılığını eşi Jonathan Nolan ile birlikte yaptı.

Bu nedenle , çekmeceli bir olay örgüsüyle (ve dolayısıyla “gerçekliğin ille de seyircilerle değil, aynı zamanda kahramanlarla da gördüğümüz -ya da görmek için verdiğimiz- şey olduğu bir yerde) yeni başlayan bir evreni keşfetmeye şaşırmayacağız. Serebral dünyanın (rüyadan ayrı olarak) hikayesinin temellerinden biri olduğu yer. Ve bu durum da fragmanın aşırı gergin kurgusu, filmin ritmine çok fazla ihanet etmiyor (neredeyse iki saat sürüyor). Bunun nedeni aynı zamanda gerilim yönünden de kaynaklanıyor. Bu, seyircinin zevkini bozma pahasına çok fazla şey söylemeyi engelliyor. Çünkü (ne yazık ki?), belki de onu sinemalarda izlemeye gidecekleri (veya onu kim keşfedecekse) en çok cezbedecek yönüdür.

Ve bu ‘gerilim’ boyutu, özünde, birbirini bağlayan ağı ören romantizmle (hatta romantizmlerle), onların etkileşimleriyle, doğru ya da yanlış olarak gerçek olduğuna inandıkları ya da inandıkları şeylere ilişkin algılarıyla bağlantılıdır. Dolayısıyla geriye “hafıza” sayesinde geçmişin aranmasına ilişkin “bilimkurgu” boyutu kalıyor. Bu, daha “felsefi” bir boyut sunabilirdi seyirciye. Ancak, bu kanaldan yararlanılmadı çünkü, eninde sonunda hikayeyi aksiyon devralıyor.

Başka herhangi bir alanda, geçmişin ve anıların temaları, hafıza temasına geri döndüğümüz bir film olan ( –jacent de Reminiscence altında konuyu keşfettiğimizde) Ritesh Batra tarafından Julien Barnes‘ın aynı isimli kitabından uyarlanan The Sense of Man Ending  filminde ele alındı. Kitabın içindeki bir cümlede şöyle deniyor. ”Bana öyle geliyor ki, gençlik ve yaşlılık arasındaki farklardan biri de bu olabilir: gençken, kendimize farklı gelecekler icat ederiz; yaşlanınca başkaları için farklı geçmişler icat ediyorsun.” İşte bu cümle Lisa Joy‘un filminde yankı uyandırıyor!

Çok fazla açığa çıkarmadan film dünyasında hem polis yetkililerinin hem de özel kişilerin anıları bulmak için kullandığı bir teknik var. Polis bunu ancak bir 2D projektörle yapabilir; öte yandan, özel sektörde hipergerçekçi bir 3D projeksiyonumuz var (büyük dairesel bir sahnede). Bunu yapmak için, anılarını arayan (veya daha doğrusu onları yeniden yaşamak isteyen Nick Bannister’da (Hugh Jackman) kafasında bir kask ve bir rehber (hipnozda olduğu gibi) olan bir kutuya (duyusal izolasyonlu tipte) yerleşir. Bu nedenle bir arkadaşı ve işbirlikçisi (Thandiwe Newton) ile adalet için ve kendi adına çalışır. Bir gün, hatıraları ile Nick’i üzecek ve hayatını istila edecek (mecazi ve belki de kelimenin tam anlamıyla!) gizemli bir kadın olan Mae (Rebecca Ferguson) gelir.

Anıları görselleştirmeye gelince, “öznel” değil “nesnel” bir vizyondayız. Bu nedenle geçmişi sanki dışarıdan görüyormuşuz gibi görüyoruz ve bu nedenle hatırlayan öznenin gözleriyle değil. Bu durum, kişinin ne deneyimlemiş olması gerektiğini ve olayı nasıl temsil ettiğini görselleştirme meselesidir. Uygulanan konsepte kıyasla en azından uzak bir ihtimal ama dışarıdan bir gözlemci olarak bizim bakış açımızmış gibi davranıyoruz. Sonuçta burası sinema. Ve bu bize yaşamda ki küçük yaşanmışlıkları hatırlayıp keşfetmek için fırsat verir.

Sonuç olarak Reminiscence, asla sıkılmayacağınız, aksiyonun etkili olduğu, oyuncuların kendilerine verilen rollerinin hakkını verdiği bir film. Aslında Blade Runner gibi daha felsefi bir film olabilirdi ama olmadı. Umarım felsefe açlığımızı çekimleri tamamlanan Blade Runner ile gideririz. Yeni Blade Runner‘da muhtemelen 2022 yılında seyircisiyle buluşacak. İyi seyirler.

Misafir Yazar : Charles De Clerck

Yönetmen / Senaryo : Lisa Joy

Görüntü Yönetmeni : Paul Cameron

Kurgu : Mark Yoshikawa

Oyuncular : Hugh Jackman, Rebecca Ferguson, Thandiwe Newton, Cliff Curtis, Marina de Tavira, Daniel Wu, Mojean Aria, Brett Cullen, Brett Cullen, Teri Wyble, René Mena, Rey Hernandez, Thomas Francis Murphy, Natalie Martinez, Angela Sarafyan

ABD / Bilimkurgu-Gerilim-Romantik / 115 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here