Filmekimi 1

Bu yıl Film Ekimi son yılların en heyecan verici seçkilerinden biriyle karşımıza çıktı. Geniş ve etkileyici bir programla büyük bir çıkarma yapmış olan Francophone Sinema izlenimlerimi bir sonraki yazıma bırakarak izlediğim diğer filmlere kısaca değineceğim.

Joon-Ho Bong ”Gisaengchung / Parazit” (*****)

İlk kez“Cinayet Günlüğü” ve “The Host” ile uluslararası alanda tanınan, “Snowpiercer” ve “Okja” ile ününü sağlamlaştıran Joon-Ho Bong’un Cannes’da Altın Palmiye kazanan son filmi ”Parazit”, işsiz, neredeyse sefalet içinde yaşayan Kim ailesinin tüm fertlerinin gerçek kimliklerini bir şekilde saklayarak, zenginlikleri sınır tanımayan Park ailesinin hizmetine girmesinin öyküsü. Bu tuhaf birliktelik komik ve eğlenceli bir tempoda sürerken bir yandan sınıf atlama çabaları, diğer yandan servetin getirdiği umursamazlık ve kibir olayları gülünç bir trajediye doğru götürüyor. Zeki, sürprizlerle dolu, hınzır bir başyapıt.

Pedro Almodóvar ”Dolor y Gloria / Acı ve Zafer” (*****)

İspanya’nın Bunuel ve Saura’dan beri en önemli “auteur”ü sayılan, bir zamanların çılgın çocuğu Pedro Almodóvar’ın olgunluk eseri “Acı ve Zafer” öz yaşamından esinlenerek senaryosunu yazıp yönettiği çok başarılı bir film. Yaşlandıkça eski şaşaalı günlerinin özlemini çeken dünyaca ünlü bir yönetmenin 1960’lardan günümüze yaşamöyküsünü, ilk cinsel uyanışından son aşklarına, duygusal ve çok kişisel bir bakış açısıyla anlatıyor. Filmde, yıllardır birlikte çalıştığı Almodóvar’ı canlandıran Antonio Banderas, mükemmel yorumuyla Cannes’da aldığı en İyi Erkek Oyuncu Ödülünü fazlasıyla hak ediyor.

Vaclav Marhoul ”The Painted Bird / Boyalı Kuş” (*****) 1933’de Łódź’da doğan Jerzy Kosiński Yahudi bir çocuk olmasına karşın II. Dünya Savaşı sırasında bir Katolik rahibin çıkardığı sahte vaftiz sertifikası sayesinde, Doğu Polonya’da Katolik bir Polonyalı ailenin yanına sahte bir kimlikle sığınarak soykırımdan sağ kurtulmuştu. 1957’de ABD’ye göç ettikten sonra, tartışmalar yaratan aykırı bir yazar olarak ün yapan Kosiński, 1991’de “Her zamankinden daha uzun bir süre uyuyacağım. Buna sonsuzluk deyin.” diye bir ayrılık mektubu bırakarak intihar etmişti.

Kosiński’nin otobiyografik öğelerle birlikte, aşırı şiddet unsurları da taşıyan, tanınmış romanı “Boyalı Kuş”un dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapan sinema uyarlaması, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru çorak, ilkel Doğu Avrupa’nın bir yerinde, köyden köye çiftlikten çiftliğe geçen kimsesiz “Çocuk”un cahil, hoşgörüsüz, acımasız sivil ve askerlerle karşılaştığı sonu belirsiz bir yolculuğu anlatıyor.

35 mm sinemaskop çekilen siyah-beyaz filmini, klişeler kadar melodramdan ve duygusal yönlendirmelerden kaçınarak insan ruhunun karanlık derinliklerine doğru bir yolculuk olarak yansıtan Yönetmen Marhoul, müthiş etkileyici finalinde etrafı dehşetle sarılı olmasına rağmen Çocuk’un özünün güzel kaldığını söylüyor. Olağanüstü!

BOYALI KUŞ

Elia Suleiman ”It Must Be Heaven / Burası Cennet Olmalı” (*****)

Filistin’li dâhi sinemacı Elia Suleiman, ulus, kimlik ve aidiyet kavramlarına değinen bu son komik destanında Filistin’in nasıl yeni bir vatan arayışıyla kendisini terk eden ES’in hep peşinden geldiğini öykülüyor. Paris’ten New York’a, nereye, ne kadar uzağa giderse gitsin, her şey bir şekilde ona anavatanını hatırlatır. Yeni bir yaşam vaadi, bir yanlışlıklar komedisine dönüştüğünde tek çözüm evine dönmektir. Keyifli, dokunaklı ve müthiş zeki bir çalışma.

BURASI CENNET OLMALI

Ken Loach ”Sorry We Missed You / Üzgünüz Size Ulaşamadık” (****)

“İşçi sınıfının yönetmeni” olarak birçok başyapıta imza atan Ken Loach, bu son filminde Newcastle’da sözleşmeli çalışanların sıkıntılarına odaklanıyor. Birçok insan için ikincil kabul edilebilecek geçim sorunlarının, telefon app’leri çağında kendi kamyonetini alarak isteyen Ricky, evlere bakıcılığa giden eşi Abby ve iki çocukları için nasıl trajik boyutlara erişebileceğini her zamanki ustalığıyla anlatıyor.

Terrence Malick ”A Hidden Life / Gizli Bir Yaşam” (****)

Terence Malick, “daha belirgin senaryolarla çalışmaya geri döndüğünü” söyleyerek, bu son filminde gerçek bir hikâyeye dönüyor. “Gizli Bir Yaşam”, II. Dünya Savaşı’nda Hitler’e bağlılık yemin etmeyi ve Naziler tarafında savaşmayı reddettiği için idam edilen Avusturyalı çiftçi Franz Jägerstätter’in ikilemini ele alırken, bir insanın, etrafındaki dünya derinlemesine kötücülleşir, bu kötülük yaygınlaşıp normalleşirken insanlığını koruma çabasına odaklanıyor. İnançlı Malick, devletin de kilisenin de sırt çevirdiği bu dindar adamın öyküsünü anlatırken, yaşadığı dağlık bölgenin görkemli geniş açılarla çekilmiş manzaralarıyla sanki “gizli yaşam”ını sürdürdüğü köyünde Tanrı’ya ne kadar yakın olduğunu gösteriyor. Müthiş etkileyici, görsel olarak olağanüstü ama epey uzun bir film.

GİZLİ BİR YAŞAM

Levan Akin “And Then We Danced / Ve Sonra Dans Ettik” (***1/2)

Yetenekli dansçı Merab, yıllarını verdiği Gürcü devlet halk dansları ekibinde partneri ve kız arkadaşı Mary ile birlikte kendini kanıtlamaya çalışmaktadır. Süreç hem sert eğitmenleri hem de geleneksel dansın gerekleri yüzünden katı ve sıkıdır. Merab, ekibe yeni katılan yakışıklı ve karizmatik İrakli’ye kapılınca önce zorlansa da sonrasında aşkı, kimliğini ve cinselliğini keşfedecektir. “Ve Sonra Dans Ettik”, Merab’ın homofobik bir toplumda, farklı ve öteki olmanın üstesinden gelmesinin öyküsü olduğu kadar, kendisini bulmasının ve kendisiyle barışık olmanın, geleneksel olarak “erkeksi” olması gereken dansa getirdiği farklı estetiği keşfetmesini de hikâyesidir.

Şahrbanu Sadat “Parwareshgah / Yetimhane” (***1/2)

Şahrbanu Sadat 2017’de 2017’de İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ilk filmi “Kurtla Kuzu” ile başladığı “Anwar Hashiminin yayınlanmamış güncesi”ne dayanan beş filmlik Serisine, ikincisi “Yetimhane” devam ediyor. Hashimi’nin yakın arkadaşı olduğunu söylemiş olan Sadat, açıkça belirtmemiş olsa da, “Kurtla Kuzu”nun ikisi de 11 yaşında olan başkarakterleri Sedika ile Qodrat’ın 18 yaşına kadar o köyde yaşamış olan Şahrbanu ve Anwar olma olasılığı büyüktür. “Yetimhane”de aynı oyuncunun canlandırdığı ve adı yine Qodrat olan 15 yaşında, Bollywood meraklısı, sinemaya âşık çocuk da Anwar’dır tabii ki.

1980’lerin Sovyet işgalindeki Kabil’inde, sinemada karaborsa bilet kesen Qodrat, polis tarafından Sovyetlerin işlettiği bir yetimhaneye götürülür. Ancak siyasi dengeler değişince, Qodrat ve yetimhanedeki çocuklar beklenmedik olaylarla karşılaşacaklardır.

Afganistan’ı hiç bilmediğimiz, tahmin etmediğimiz bir yönünü ve bilmediğimiz bir dönemini kimi zaman, kendini en sevdiği filmlerin kahramanı olarak hayal eden Qodrat’ın gözünden, müthiş eğlenceli Bollywood mizansenleri ve müzikleriyle ele alan hem zeki ve hem dokunaklı bir film.

YETİMHANE

Takashi Miike “Hatsukoi / İlk Aşk” (***1/2)

İlginçtir. Her zamanki hınzır mizahı ile bol şamatalı, bol kanlı, bol ölümlü bir aşk hikâyesi anlatan Miike’nin son çılgınlığı, aslında her zamanki gibi ayrısı ve çarpıcı ama, “Gozu”dan bu yana dünya öylesine çıldırmış ki bu “İlk Aşk” pek o kadar etkilemedi bizleri.

Kristina Grozeva & Petar Valchanov “Bashtata / Baba” (***1/2)

Ders” ve “Kol Saati” filmlerini İstanbul Film Festivali’nde izlediğimiz yönetmen ikilisi Kristina Grozeva ile Petar Valchanov, son filmleri “Baba”da kayıp ve aile bağları olgularına absürd bir mizah anlayışıyla göz atıyorlar. Doğaüstü olaylara zaafı olan Vassil, yeni ölmüş karısının cenazesinden sonra kız kardeşini sürekli telefonla aradığını öğrenince bir medyumla randevu ayarladığında, ayakları yere basan oğlu Pavel’in, babasına bu yolculukta eşlik etmekten başka şansı kalmaz. Diğer filmlerinden daha az hınzır ama daha duygusal daha insan sıcaklığı olan bu çalışmada Bulgar ikili ne kadar zorlayıcı olursa olsun aile bağlarının önemine değiniyor.

BABA

Yi’nan Diao “Nan Fang Che Zhan De Ju Hui / Güney İstasyonunda Randevu” (***1/2)

Yönetmen Yi’nan Diao’nun “görsel tarzı dramatik gerilimle birleştiren bir anti-ütopya” olarak tarif ettiği “Güney İstasyonunda Randevu”, peşine hem rakip çeteler hem de polisin düştüğü bir gangsterin kaçış hikâyesini düşmeyen bir tempoyla anlatıyor. Flashbackları, hiç düşmeyen temposu, çizgi romanları anımsatan görsel dünyası ve kovalamaca sahneleri, parlak renkleri ve neonlarıyla “Heyecan verici, şiirsel ve ışıl ışıl, Çin usulü bir kara film”.

GÜNEY İSTASYONUNDA RANDEVU

Lulu Wang “The Farewell / Elveda” (***1/2)

İlk gösterimini Sundance Film Festivali’nde yapan “Elveda”, Amerika’da yaşayan Billi’nin yıllardır görmese de hep iletişimde olduğu Çin’deki babaannesine konulan teşhisin ciddi olduğunu ve çok az zamanı kaldığını öğrenmesiyle başlar. Ailesinin ısrar ve tembihlerine karşın Billi, kuzeninin düğünü için Çin’e giden ailesinin peşine takılarak babaannesini son bir kez göremeye karar verir. Lulu Wang’ın “gerçek bir yalandan esinlenmiştir” diyerek ve kendi büyükannesinin hastalığından esinlenerek çektiği “Elveda”, aile bağlarının her türlü mesafeye rağmen kalıcılığına değinirken gülmece ile duygusallığı başarıyla harmanlayan, çok iyi çekilmiş, çok iyi oynanmış, sımsıcak bir film.

ELVEDA

Shannon Murphy “Babyteeth / Süt Dişi” (***)

Avustralyalı tiyatro ve televizyon yönetmeni Shannon Murphy, renkli ve enerjik ilk sinema filminde, 15 yaşında, kanser hastası Milla ile, ondan yaşça büyük, yüzünde bile dövmeleri olan, evsiz bir torbacının aşk hikâyesini anlatır. Absürdle gerçek arasında gidip gelen anlatımı ve doğal oyunculuklarıyla etkileyici, ancak biraz fazla cicili bicili ve epey ağlak bir film.

SÜT DİŞİ

Hlynur Pálmason “Hvitur, Hvitur Dagur / Bembeyaz Bir Gün” (***)

Hlynur Pálmason’un prömiyerini Cannes’da yapan son filmi çarpıcı bir aile dramı anlatıyor. Kasaba ahalisinden bir adamı, ölmüş eşiyle iki yıl önce ilişki kurmakla suçlayan, İzlanda’da ücra bir kasabanın polis komiserinin saplantısı derinleşirken gerçeklikle bağlantısı kopar ve hem sevdiklerine hem kendine zarar vermeye başlar. Keder, yas, delilik ve koşulsuz sevgiye dair bu güçlü ve sert film.

BEMBEYAZ BİR GÜN

Alejandro Landes “Monos” (***)

Geçit vermeyen cangılın tehditkâr gölgeleri arasında, savaşçı lakapları takınmış sekiz çocuk asker, yaz kampını andıran bir yerde Amerikalı bir kadını rehin tutmaktadır. Sürpriz bir baskına uğrayınca çocukların görece huzurlu günleri sona erer ve birbirlerine duydukları güvenle bağlılıkları sarsılan grup, üslerinden ayrılarak cangılın derinliklerine sığınmak zorunda kalır. Kolombiya’nın Oscar adayı “Monos”, merkezine ideolojiden çok hormonlarının etkisi altındaki ergen kahramanları yerleştiren, her yönüyle alışılmadık, fantastik bir savaş ve hayatta kalma hikâyesi anlatıyor.

MONOS

Lorcan Finnegan “ Vivarium” (**1/2)

Without Name” ile 2016’da sinemada adını duyuran reklam filmi yönetmeni Lorcan Finnegan’ın “gizemli, komik, üzücü ve ürkütücü bir kâbus” olarak tanımladığı “Vivarium” aşırı normal görünen ama istemeden kabullenilen banliyö hayatına dair acımasız bir taşlama. Ev sahibi olmak için bir emlakçıyla görüşen Gemma ve Tom, ilk baktıkları evde mahsur kalırlar, üstüne üstlük büyütmeleri için kendilerine sevimli fakat tuhaf bir bebek teslim edilir.

Imogen Poots ve Jesse Eisenberg’in çok başarılı oyunculuklarına karşın, aslında çok başarılı bir orta metraj olabilecek öykünün kendini tekrarlayarak uzaması, tüyler ürpertici olabilecek öykünün etkisini azaltıyor.

VİVARİUM

Ye Lou “Lan xin da jun yuan / Tehlikeli Oyun” (**)

Suzhou Nehri” ile keşfettiğimiz, “Mor Kelebek”, ”Yaz Sarayı”, “Bahar Sarhoşu” ve “Körler Masajı” gibi filmlerini çok beğendiğimiz Ye Lou’nun son filmi, başrolünü benzersiz yıldız Gong Li’nin üstlendiği, 1941 Şangay’ında geçen siyah beyaz bir casusu-gerilim öyküsü. Müthiş etkileyici görselliğine ve her zaman olağanüstü Gong Li’nin varlığına rağmen, zayıf ve tutarsız senaryosu sebebiyle şık ama kof bir çalışma.

TEHLİKELİ OYUN

Karim Ainouz “A Vida Invisivel de Euridice Gusmao / Görünmez Yaşam” (**)

Bazı filmlerin kazandıkları ödülleri tartışmak bile abes ile iştigal iken “Görünmez Yaşam”ın 2019 Cannes Belirli Bir Bakış’ta En İyi Film ve 2019 Münih CineCoPro Ödüllerini nasıl aldığı bir muamma. Brezilya’da maço kültürün baskın olduğu 1950’lerde, Rio de Janeiro’da baskılar ve önyargıyla mücadele etmek zorunda kalan iki dirayetli kadının hikâyesini anlatan iki buçuk saatlik film, televizyon dizisi estetiği ve klişe oyunculuklarıyla pek sevemediklerimdem biri oldu.

GÖRÜNMEZ YAŞAM

Rodrigo Sorogoyen “Madre / Anne” (**)

Müthiş etkileyici bir giriş sekansındın ardından sıradanlaşan, iyi oyunculuklarına ve temiz çekimlerine rağmen zayıf bir senaryonun kıvrımlarında kaybolan bir öykü. Verdiğim iki yıldızı ise, Venedik Orizzonte’de En İyi Kadın Oyuncu Ödülü alan Marta Nieto’ya borçlu.

Çoğunun işletim hakkı Bir Film ya da FilmArtı tarafından satın alındığından bu filmlerin hemen hepsi ticari gösterime girecek. Filmlere verdiğim yıldızlar kişisel beğenimin ürünleri olduğu halde yine de yol gösterecekleri umuduyla hepinize iyi seyirler dilerim.

ANNE
Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here