Hollywood’un “iade-i itibar” senesi ve Oscar’ın lanetlileri

Akademinin kendi kalıplarına uygun olarak belirlediği adayları arasından, yarısını ancak izlediği filmleri oylamasına ve bu haksızlık tablosunu yine bize bir garip Oscar şovuyla sunmasına saatler kaldı. Oscar adaylıklarına dair yorumlarıma geçmeden önce Hollywood’un 2019’una dair birkaç şey söylemek istiyorum.

Aslında sadece Hollywood açısından değil, tüm dünyada 2019, uzun zaman sonra elimizi attığımız birçok filmin iyi çıktığı bir sene oldu, hemen hepimiz bunun farkındayız. Oscar’ın bu sene daha da gündem oluşundaki bir sebep de bu aslında. Kötünün iyisinin değil, daha iyinin hangisi olduğu sorusunun gündeme gelebildiği ve birçok adayın kafa kafaya olmasından ötürü heyecan yaratabilecek bir seneydi – ki akademi bu heyecanı da sonucu belli adaylıklarla söndürmeyi başarabildi-. Geçen seneyse Oscar’ın en büyük gündemi, Netflix’in yapımcılığını yaptığı Roma’nın adaylığı olmuştu.

Netflix ve benzeri dijital platformların sinema üzerindeki olası olumsuz etkileri mevzu bahisti. Ki bu konudaki fikirlerin çoğuna katılmakla birlikte bu seneki tabloya bakarak belki de dijital platformlar ve süperkahraman filmleri tartışmalarının en azından Hollywood açısından olumlu bir etki yaratmış olabileceğini düşünüyorum. Zira burjuva sanat anlayışına uygun olarak rekabetten beslenen sinema tekelleri, platformlar çoğaldıkça, içerikler arttıkça ve dünyanın dört bir yanında isyanlar patladıkça, hem teknik olarak film işine daha çok kafa yormaya çalışmış hem de içeriklerini biraz daha politikleştirerek bu karına kar katmak istemiş gibi duruyor. Nasıl ki Youtube’da bile bugün ‘kaliteli’ içeriğe dönüş yaşanıyorsa sinema için de benzer bir durum ortaya çıkacaktı elbette.

Öte yandan, tüm dünyada baş gösteren senaryo sorunu Hollywood’da senaryo sorunundan konu sorununa dahi dönmüş vaziyette. Ana akım sinemanın son yıllarda yıllarda biyografi, yaşanmış hikaye, esinlenme gibi işlere gömülmesi, Türkiye’de Mustafa Uslu gibi bir tüccar sinemacı çıkıyor olması da bu sürecin bir sonucu haliyle.

İşte bu biyografi meselesinin zirve yaptığı sene de 2019 oldu muhtemelen Hollywood açısından. Oscar adaylarının 16 tanesi gerçek bir hikayeden perdeye uyarlanmış durumda. Ancak bundan da ilgi çekici olan ve bu sene izlediğim hemen her filmi neredeyse aynı filmi izlemişim gibi hissetmeme sebep olan şu “iade-i itibar” meselesi. Nedir bu “iade-i itibar” meselesi? Hollywood’un kendi propoganda ettiği yalanlarına, çarpıtmalarına ‘aydınlık kazandırarak’ gelir elde etmesi, zamanında haksızlığa uğratılan ya da günah keçisi ilan edilen seçilmişlerinin itibarının geri verilmesi üzerine kurulu filmler seçkisi. Evet bu adalet filmleri furyası ya da “Hollyleaks” tadında istihbarat filmlerinden her sene biri mutlaka Oscar adayı olmak üzere bolca geliyordu zaten; ancak bu sene bu konu iyice açığa çıkmış vaziyette. Bu tablo bize Oscar adaylıklarının akıbetine dair de bir şeyler söylüyor; ancak oraya geçmeden önce, şu filmlerden birkaç örneği şuraya not düşeyim.

THE CURRENT WAR

Current War : 2017 yapımı bir film olsa da bu sene gösterime giren bu filmi başa almamın sebebi, bugün Hollywood’un tekelleri haline gelen yapım şirketlerinin doğuşuna sebep olmuş Edison‘u konu alması. Zira Edison ve Westinghouse arasındaki elektrik savaşlarına değinen ve bu savaşa katılmayan Tesla‘ya üstü kapalı hakkını veren film, Edison‘u açıkça ikiyüzlülüğü ve egoları üzerine bir imparatorluk inşa etmiş bir ‘mucit’ olarak resmediyor. Zamanında serveti sınırları aşan ve Amerikan burjuvazisinin gözdesi Edison’un, ABD’de idam cezalarında kullanılmak üzere icat edilen elektirikli sandalyenin yapıma Westinghouse’la arasındaki rekabeti aşabilmek adına nasıl dahil olduğu gibi çarpıcı gerçekleriyle gösterildiği filmin sonundaysa, Edison‘u bir kinetoskop icat ederken görüyoruz. Yazık ki aslında bu da Edison‘un üstüne konduğu icatlarından biridir ve sinemada ilk tekelin doğuşuna vesile olmuştur. İroniktir, 1908 yılında “Edison Yatırım Ortaklığı”na karşı kendilerini “bağımsız” olarak tanımlayarak yola çıkanlar Hollywood’a gidip burada yeni bir yapım, dağıtım ve gösterim sistemi kurdu. İşte o “bağımsız” şirketlerden bugün ana akımın başrolleri olan 20th Century Fox, Metro-Goldwyn-Mayer, Paramount Pictures, RKO Pictures, Warner Bros ve bunları takiben Columbia Pictures, United Artists ve Universal Studios gibi şirketler doğdu.

Ford v Ferrari : Edison‘dan kankası Henry Ford‘un mirasına ve oğluna geçelim hemen. Ford otomotivin sektördeki rekabeti karşılayabilmek adına bir yarış arabası üretmeye karar vermesinin ardından 1966 yılında düzenlenen Le Mans 24 Saat Yarışlarında Ford ve Ferrari arasındaki savaşı ele alıyor bu film de. Ford’un reklam çalışması adına “triple crown” hakkı elinden alınan yarışçı ve aynı zamanda otomobilin tasarımcısı Ken Miles‘a yapılan haksızlığı konu alıyor. Ancak bir Hollywood klasiği olarak Ford’lara en fazla “babası iyiydi ama oğlu kötü” dercesine laf dokunduran ve Miles’a yapılan haksızlığı da izleyiciye “olur öyle biz bize yeteriz” duygusallığıyla geçiştiren bir film olarak sonlanıyor nihayetinde.

FORD V FERRARİ

Judy : Judy Garland biyografisi üzerinden, Hollywood’un kar hırsıyla bir çocuğun hayatını nasıl sistematik olarak karartabildiğini anlatan bir film bu da aslında. Renee Zellweger‘ın çok yüksek ihtimalle bu filmdeki bana göre taklitten öteye geçmeyen ve buna rağmen Judy Garland‘a da benzetemediğim oyunculuğuyla En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alacağı film. Aslında bu filmin Judy Garland‘a yapılan istismarla değil de Renee Zellweger‘ın oyunculuğuyla öne çıkartılması bile Hollywood’un ikiyüzlülüğüne uygun düşüyor.

Dolemite is My Name : Siyahi komedyen ve oyuncu Rudy Ray Moore‘un hayatı üzerinden siyahi oyuncuların, komedyenlerin gösteri dünyasında var olabilme mücadelesini anlatıyor aslında, Hollywood’un siyahilere biçtiği ‘rolleri’ gösteriyor. Blaxploitation sinemasına benzer şekilde çekilmiş bu filmin başrolü Eddie Murphy‘nin bu sene Oscar’da En İyi Erkek Oyuncu dalında aday gösterilmemesi de bu tavrı bir kez daha kanıtladı.

The Report : Her sene gelen uzay filmi gibi, her sene gelen “Hollyleaks” tadında filmi bu da. Daniel J. Jones‘un, CIA’in 11 Eylül sonrası ‘terörle mücadele’ kapsamında başlattığı işkence programını deşifre eden raporunu konu alıyor. 6 yıl önce yayınlanan bu raporun hazırlanma sürecini işkenceye değil de işkencenin işe yarayıp yaramamasına odaklı bir ‘ahlaki’ bakışla işleyen film, bir Amazon yapımı olarak şaşırtmıyor ve nihayetinde suçu sosyopat psikologlara ve CIA içindeki ‘doğru yoldan sapmış hırslı adamlar’a mal edip filmi noktalıyor. Fakat filmin en ironik yanı, Usame bin Ladin’in yakalanmasında işkence programının payı olduğu yalanını propoganda eden Zero Dark Thirty sahnesi. Filmin kahramanın bu yalandan beslenen filme bakıp hayıflanması Hollywood’un kendisini deşifre edermişlik tasladığı bir ana dönüşüyor yine.

Richard Jewell : Bu da yine klasik adalet arayışı filmlerinden. Aslında bir katliamı önleyen; ancak FBI tarafından haksız yere suçlanarak hayatı karartılan, güvenlik görevlisi Richard Jewell‘ın hikayesi. Bu film de yine Richard Jewell‘in cumhuriyetçi söylemleriyle ve polis olma hayallerine kavuşmasıyla sonlandırılıyor. Yine benzer kategoriden ele alabileceğimiz, bu kez ırkçılığın adalet sistemindeki yerini konu edinen Just Mercy filmi var; ki kendisi aynı zamanda Jamie Foxx‘un oyunculuğunun Akademi tarafından takdir edilmemesiyle de öne çıktı.

JUDY

Bombshell : Hollywood’un, Fox News’ta başlayan “Me Too” sürecini fırsata çevirme girişimi furyasının “The Loudest Voice”, “Morning Show” gibi TV işlerinden sonra, sinemaya sıçrayan ürünü bu film. Alttan alta tacize karşı sesini çıkaran kadınların bu süreci başlatmasındaki niyetlerini sorgulayan film, Oscarlarda Charlize Theron‘a yersiz bir adaylık da getirdi. Her ne kadar Margot Robbie‘yi birçok filminde olduğu gibi burada da beğensem de olası seçenekler içerisinde ona verilen adaylık da bir o kadar yersizdi.

Lucy in The Sky : Medya ve “Me Too” demişken, medyanın zamanında linç ettiği, alay konusu haline getirdiği Lucy Cola‘nın ilginç hikayesine NASA’da kadın olmak perspektifinden bakarak kendisine itibarını iade ediyor. Konusu oldukça ilginç olsa da pek de başarılı olmayan bu uzay filmi görünümlü psikolojik gerilimdeki oyunculuğuyla Natalie Portman‘a bir adaylık gelebilirmiş bana kalırsa.

Togo : Hollywood’un iade-itibar serisinde hayvanları da işin içine kattığı film. Yıllar boyunca dillendirilen, çizgi filmleri yapılan kahraman köpek Balto hikayesinin ardındaki gerçeği, hakkı yenmiş köpek Togo‘nun hikayesini konu ediniyor. Disney X yapımı olan film, Disney kalıplarının dışına çıkmaya çalışmış gibi görünüyor ve açıkçası bu da filmi başarılı kılmış. Ancak kahraman köpek Balto hikayelerinin ardındaki Disney desteğini düşününce bu film biraz ilginçleşiyor tabii. Oscar’larda adının geçmiyor olması, gösterim tarihi mi, çocuk filmi gibi ele alınması mı yoksa Disney’in dijital platforma adım atışına tepki mi bilmiyorum; fakat Willem Dafoe‘nun yine olağanüstü olan oyunculuğu ve bir köpekle başrol olarak çalışmanın bir yönetmen için zorluğu bir yana, görsel efekt ve sinematografi açısından da kayda değer bir filmdi oysa ki.

Hustlers : 2008 krizi sürecinde, bir striptiz kulübünde çalışan kadınların Wallstreetli iş adamlarını dolandırması skandalını kadınların hakkını vererek anlatıyor film. Ancak ironiktir; Akademi Jennifer Lopez‘e bu filmle hakettiği Yardımcı Kadın Oyuncu adaylığını vermezken, yapımcılar da hikayeye konu olan gerçek kişilere haklarını vermediği için hak sahipleriyle mahkemelik olmak üzereler.

DOLEMİTE İS MY NAME / EDDİE MURPHY

Velhasılıkelam bu tema Hollywood’un 2019’unu o kadar belirlemiş olacak ki, Toy Story 4 filminde bile önceki Toy Story filmlerinin perde arkasına değiniliyor ve Woody‘nin yıllardır inandığı değerlerin bir yalan olduğu ortaya çıkıyordu, Joker filminde Batman‘in aile geçmişi sorgulanıyor, bugüne kadar çizilen Joker tasvirine karşı çıkılıyor, Arthur’a hakkı teslim ediliyordu. Bu senenin bence en başarılı animasyonu olan Klaus filminde bile Noel Baba hikayesinin olası arka planı işleniyor ve o hikayeye bile hakkı yenmiş, gölgede kalmış bir postacının hikayesi eşlik ediyordu. Oscarlarda muhtemelen birçok teknik ödülü toplayacak 1917 filminde bile bu hikayeyi ancak muhattaplarından dinlediklerinde öğrenebildiklerini vurgulayarak film sonlandırılıyor, hatta bunu kahramanlık mitlerini yıkmak adına başarılı şekilde kullanıyordu. Doctor Sleep filminde bile kabuslarımızı süsleyen Jack Torrance’ın Shining‘deki delirmesine hak veriliyor, hikayeye yeni bir bakış açısı getiriliyor, oğlu tarafından babasıyla empati kuruluyordu.

Gelelim işin Oscar boyutuna. Hollywood’un “ötekilerin”, “gölgede kalmışların”, “haksızlığa uğrayanların” hikayelerinin savunuculuğunu “mış gibi” tavrıyla icra ettiği 2019 yılının Oscarlarına da Akademi’nin haksız adaylıklarının damga vurması aslında hiç de şaşırtıcı değil. Birbirine oldukça örtüşen bir tavır. Şu göze sokarcasına adaletsiz seçilmiş adaylıklar meselesinde öncelikle şunun adını koymak lazım: Oscar’ın lanetlileri bağımsız yapımlar yine mümkün olanın da üstünde bir çabayla gözardı edilmiş durumda. Bunun en belirgin örneğiyse tüm reklam kampanyalarına ve seyirci beğenilerine rağmen gözardı edilen The Souvenir, Uncut Gems, The Farewell, Midsommer, The Lighthouse, The Last Black Man in San Francisco gibi A24 filmleri. Bu filmlerin bir kısmının ne kadar iyi film oldukları sorgulanabilir belki; ancak özellikle oyunculuk dallarında gözardı edilmeleri anlaşılmaz filmler var aralarında. Bunlar arasında tek adaylık En İyi Sinematografi dalında Lighthouse filmine geldi – ki bu kesinlikle gözardı edilebilir bir adaylık değildi.

Kuşkusuz Lighthouse‘un Oscar’lara damga vurduğu konuysa Willem Dafoe‘nun En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında aday gösterilmemiş olması. Bu gerçekten de izahati olamayacak kadar saçma bir seçimdi. Geçen seneki Van Gogh performansı güme giden Willem Dafoe, sadece Lighthouse‘da değil, bu sene Togo, hatta Motherless Brooklyn gibi filmlerde de harika performanslar göstermiş bir oyuncu; ancak Hollywood hala daha böyle bir oyuncuya Aquaman gibi bir filmde ‘fonda martı’ rolünü verirken Akademi’nin kendisini bu kadar gözardı etmesine şaşıramıyorum maalesef. Bir de tabii bu filmdeki performansıyla, son yıllarda bağımsız filmlere transfer olarak “bıyıklı filmler” dönemini yaşayan Robert Pattinson‘un bu filmdeki performansıyla aday olmaması eleştiriliyor. Kendisi her ne kadar bu filmde iyi oynadıysa da adaylık açısından yorumlara katılamayacağım. Ancak önümüzdeki süreçte DC’nin Batman‘i olarak ana akıma dönüş yapacak olması da Akademi için pek olumlu bir hadise olmuşa benzemiyor. Belki de bu da bize DC’nin Batman filminin Joker‘e yakın bir hatta işlenebileceğini düşündürüyor.

THE REPORT / ADAM DRİVER

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu kategorisi zaten muhtemelen en çok harcananların olduğu kategori oldu. Halihazırdaki adaylardan Al Pacino ve Anthony Hopkins‘in performanslarını son derece beğenmekle birlikte geri kalan adayların bugüne kadar çok daha iyi onlarca performansını izlediğimiz gibi, bu kategoriye aday olamamış çok daha iyi iş çıkaran oyuncular vardı: Başta Willem Dafoe olmak üzere, gereksiz Amerikan komedisine bulaşmasa ortalama bir Hitchcock filmi olmaya yaklaşabilecek olan Knives Out filminde tam bir Hitchcock filmi oyunculuğu sergileyen Daniel Craig, Parasite filminde oyunculuk namına adaylık almayı hakedecek tek performans olan burjuva baba rolüyle Lee Sun-kyum -ki sadece bedeniyle bile o burjuvalığı yansıtmış ve sınıf kinini hissettirme konusunda filmin en önemli unsurlarından olmuştu- ve birçok dalda aday olmasına rağmen oyuncuları gözardı edilen 1917 filmindeki rolüyle Dean Charles Chapman. Bu ödülü çok yüksek ihtimal alacak olan Brad Pitt‘e de şimdiden geçmiş olsun; zira o da en iyi performanslarıyla ödül alamayan dev isimler arasına katıldı – ki bu sene Ad Astra filmindeki oyunculuğu bile daha başarılıydı-.

A24 filmlerine dönecek olursak, Adam Sandler‘ın Uncut Gems‘deki performansının da yine iyi olmakla beraber abartılıldığı kadar başarılı olduğunu düşünmüyorum. Ancak herkese hitap edecek türde olmayan bu filmin gerçekten çok ama çok iyi çekilmiş, çok başarılı yönetilmiş bir film olduğunu düşünüyorum. Bana kalırsa bir adaylığı hakediyorduysa bu kesinlikle filmin yönetmenleri Safdie Kardeşler‘in ya da başkarakterin karısı rolündeki yardımcı kadın oyuncu Idina Menzel‘in adaylığı olmalıydı.

Hazır En İyi Yönetmen ödüllerine değinmişken, bugüne dek çokça işlenmiş bir konuyu bu kadar yoğun hisler geçirerek anlatabilen ve En İyi Film’e de aday gösterilmiş Marriage Story filminin yönetmeni Noah Baumbach bu dalda aday olmalıydı. Jojo Rabbit‘le çok zor bir iş başardığını düşündüğüm Taiki Waititi ise mutlaka bu dalda adaylık almalıydı -ki kendisi Hitler performansıyla da çok başarılıydı. Oscar’da yine kadın yönetmenlerin gözardı edilmesine örnek gösterilen Little Women filminin yönetmeni Greta Gerwig‘le ilgili yorumlara ise ancak kısmen katılıyorum. Her ne kadar kötü çekilmemiş bir film olsa da yönetmenliğini çok başarılı bulduğumu da söyleyemem. Ancak Akademi’nin En İyi Film’e aday gösterdiği bu prodüksiyonlu ve bu yılın öne çıkmış filmini eğer bir erkek yönetmen çekmiş olsaydı, mutlaka bu listede yerini alırdı. Bunu da söylemeden geçmeyeyim. Gelelim, bu kategoride aday olmamasıyla en büyük haksızlığın yapıldığını düşündüğüm Jordan Peele‘ye. Bana göre kendisi bu dönemin en başarılı yönetmenlerinden biri. Ancak Us meselesi sadece bununla sınırlı değil.

RİCHARD JEWELL

Belli ki Oscar’ın lanetlileri kategorisinde kendi film şirketini kurarak film çekmeye başlayan ve Get Out gibi harika bir ilk film yapmış Jordan Peele de var -ki BLack Lives Matters döneminde Akademi bu filmi gözardı edememişti. Bu sene çektiği ve ABD’nin ikiyüzlü yapısını, ırkçılığı, sınıflı toplum yapısını, pop kültürünün misyonunu ve dahasını korku-komedi gibi bir tarzda inanılmaz bir gerilim ve görsellikle anlatan Us filminin Oscarlarda yokmuş gibi davranılması tesadüf mü? Adaylıklar açıklandığı andan itibaren sosyal medyada en büyük tepkiyi alan da bu filmin başrol oyuncusu ve açık ara bu senenin en iyi kadın oyuncu performansını sergileyen Lupita Nyong’o‘nun adaylar arasında yer almamasıydı.

Harriet’taki Cynthia Erivo‘a adaylık vererek herhalde siyahi kotasını doldurduklarını düşünen Akademi’nin Us filmine neredeyse nefret beslediğini söylemek Lupita Nyong’o‘ya adaylık vermemeleriyle mümkün oldu. Senaryo konusunda kabız olunan böylesi bir dönemde bu filme Orjinal Senaryo adaylığı vermemek, bana göre bu senenin en iyi ve etkili ses ve müziklerine sahip filme Orjinal Müzik ve Ses Kurgusu gibi dallarda adaylık vermemek anlaşılır gibi değil. Yine bu filmin Prodüksiyon Tasarımı ve Kurgu dallarında da adaylığı hakettiği de bir gerçek. Kimileri bu durumu korku filmlerine Akademi’den adaylık çıkmaz diyerek açıklayabilir belki; evet bu durumun korkuyla bağlantılı olduğu kesin ancak filmin türündeki değil, filmin politik yönüne ilişkin Akademi’nin duyduğu korkuyla bağlantılı.

En İyi Erkek Oyuncu kategorisi de dışarıda bırakılan harika performanslarla dolu. Joaquin Phoenix bu ödülü sonuna kadar haketmiş bir şekilde alacak orası kesin –ki ilk kez U Turn filmindeki TNT rolüyle izleyip hayran kaldığım bu adamı bugüne kadar hiç kötü bir performansıyla izlemedim; ancak biz yine de adaylıklardan bahsedelim. Jonathan Pryce‘ın performansı sıradan bulunsa da ben çok etkili ve başarılı buldum. Leonardo DiCaprio ise iyi ama film içerisinde etkisizdi bana göre. Antonio Banderas ise Pain and Glory‘deki yegane iyi şey olmasına rağmen dışarıda kalan adayları düşünecek olursak bu listede yer almayabilirdi. Yazının başlarında da bahsetmiştim Eddie Murphy‘nin bu listede olmayışı gerçekten “Oscars So White” durumu değil de ne?

Yine 1917’deki performansıyla George McKay‘e adaylık verilmemesi belki de Akademi’nin oyunculuğu mimikten ibaret sanması olarak açıklanabilir. Anthony Hopkins, Brad Pitt, Al Pacino, Leonardo DiCaprio gibi oyuncuların kendileriyle özdeşleşen oyunculuklarıyla adaylıklar aldığını düşünecek olursak Edward Norton da Motherless Brooklyn‘deki rolüyle aday olabilirdi. Keza artık nedense kendisini izlemekten sıkılır hale gelsek de yeşil ekran önünde bilmem kaç km hızla giden bir yarışçıyı bize tastamam yansıtabildiği için Christian Bale de bu kategoride aday olabilirdi. Ve bana göre bu sene Joaquin Phoenix‘in başarısına en çok yaklaşan iki performans: Jojo Rabbit filminin çocuk oyuncusu Roman Griffin Davis ve Rocketman filmindeki muazzam performansıyla Tagor Egerton.

BOMBSHELL

En İyi Kadın Oyuncu kategorisinde verili durumda Scarlett Johansson bana göre bu ödülü en hakeden isim. Diğer adaylarla ilgili fikrimi zaten belirtmiştim. Bir de bu kategoride aday olmayı hakeden, garip gelecek belki ama Aeronauts filmindeki performansıyla Felicity Jones var; zira prodüksiyona gerek kalmadan oyunculuğuyla tüm o aksiyonu ve hatta dramı izleyiciye aktarabilmiş kendisi. En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu adaylarında da öne çıkan Laura Dern performansını çok da çarpıcı bulamadım. Bana göre bu ödülün hakedeni de kesinlikle Florence Pugh ve Little Women‘ın en hakettiği adaylık da buydu.

Oyunculuk kategorilerinde gözardı edilen bu sene birçok filmde başarılı performanslarını izlediğim Sam Rockwell, Jon Hamm, Jesse Eisenberg, Nicholas Hoult, Rebel Wilson gibi isimlerden de bahsetmeden geçmeyeyim.

Yine Dolemite is My Name ve Rocketman filmlerinin En İyi Kostüm dalında, Ad Astra‘nın Sinematografi ve Görsel Efekt dallarında, Jojo Rabbit‘in Ses Kurgusu, Uncut Gems ve kimsenin bahsetmediği Room filminin Kurgu dallarında, Lion King‘in Orjinal Şarkı dalında aday gösterilmemesi de ilgi çekici.

Eleştirilerin aksine Portrait of a Lady on Fire filminin aday edilmemesine de şaşırmıyor ve güzel bir konudan yola çıkarak sıkıcı ve sıradan işlenmiş bu filmin neden bu kadar beğenildiğini de anlayamıyorum. Ancak Uluslararası Film kategorisindeki bir diğer, ne hikmetse çok beğenilen; ancak Almodovar filmlerini seven biri olarak bana göre kariyerinin en kötü filmlerinden biri olan, Pain and Glory bu listedeki en yersiz film. Zira Almodovar filmlerinin o asla rahatsız etmeyecek şekilde işlenebilen “pembe panjurlu ev” tadında düş dünyasının bu filmdeki geldiği noktada ‘eroin bağımlılığından iki günde kurtulabilirsiniz’ gibi bir noktaydı.

LUCY İN THE SKY

Bu kategorideki bana göre en başarılı film Honeyland. Parasite‘in sınıf kinini çok güzel ortaya koyan sahnelere sahip olduğunu düşünmekle birlikte son derece anti-kapitalist, hatta “devrimci” olarak nitelenen bu filmin bilhassa sonunu kapitalist düşlerle kapatışından da anlayacağımız gibi hiç de öyle olduğunu düşünmüyorum ve bu konuda da Honeyland‘in yanından bile geçemeyeceğini düşünüyorum. Kimilerinin doğa sevgisi, hayvan sevgisi, hayvan hakları temalı diyerek aslında içeriğini küçülttüğü bu film, tam klişe bir naif köy hayatı güzellemesi izleyeceğinizi düşünürken, kapitalizmin nasıl da en ücra köye kadar sirayet ettiği gerçeğini pat diye kucağınıza bırakıyor ve kapitalizm-doğa ilişkisini çok basit detaylarla olduğu gibi anlatıyor, üstelik seyir zevki de çok yüksek. Oscar’ın en güzel birkaç filminden biri.

Yine övgülerle dolup taşan, evet konusu çok güzel, evet tam bir Scorsese konusu dediğim; ancak asla Scorsese‘nin ortalamasında yönetilmemiş ve ısrarlı yanlış oyuncu tercihlerine kurban olan, keşke filmografisinde üç bölümlük mini dizi olarak dursaydı dediğim Irishman de az ödül almayacak gibi görünüyor ne yazık ki. Ford v Ferrari‘nin hakettiği En İyi Kurgu ödülünü alma olasılığı çok yüksek olduğu gibi, Hollywood’un “mış gibi” yaptığı 2019 senesinden sonra Irishman gibi bir deşifre filmine En İyi Film ödül vermeleri de şaşırtıcı olmaz; hele de Akademi üyelerinin yaş ortalamasını düşündüğümüzde hiç olmaz, belki de bu açıdan tek sorunu bir Netflix filmi olması.

Ben de tıpkı Oscarların bazı filmleri yok saydığı gibi yok saymak istesem de Once Upon a Time in Hollywood filmine de değineceğim. “Me Too”nun etkisini hala üstünden atamamasına rağmen hala fırsata çevirmeye çalışan Hollywood’da bu filme giden her Oscar bir skandal sayılır aslında. Tacizci yapımcı Weinstein‘la uzun yıllara dayanan işbirliği ve dostluğu sebebiyle tüm bu süreçlere şahit olup da ses çıkarmadığını itiraf edip linç edilmemek için özür dilemesi bir yana, Tarantino‘nun yakın zamanda Polanski‘nin tacizciliğini aklamaya çalıştığı ve tacize uğrayan kadınlar için “parti kızları” ifadesini kullandığı radyo programının ses kayıtları da yakın zamanda internette yayılmıştı.

Me Too” karşıtı tüm kozlarını kullanan Tarantino‘nun bu filmde, Brad Pitt‘in canlandırdığı Cliff Booth karakterinin arabasına aldığı kadınla olan diyaloğu Polanski’yle ilgili düşüncelerinin bir tasviri olması, aynı karakterin geçmişte karısını öldürmüş olması üzerinden “kadın dırdırı” komedi yapılmaya çalışılması ve bu adamın Sharon Tate‘in cinayetini önleyen bir kahramana dönüşmesi de cabası. Üstelik gerçekte çok vahşice katledilen Sharon Tate‘i canlandıran Margot Robbie‘nin filmdeki sahnelerinin %90’ında hiçbir repliği olmaması da tepki çekmişti. Tüm bunları bir kenara bıraksak dahi teknik olarak da seyir zevkinden uzak, sahneler arası kopukluklarla dolu bir garip film bu. En İyi Yönetmen dalında dahi adaylığı olmasınaysa sadece Tarantino bir an evvel onuncu filmini de çekse de hayatımızdan temelli çıkıp gitse demekten başka söz bulamıyorum.

TOGO

Muhtemelen En İyi Film ödülünü alacak 1917 ise, adaylar arasından en sevdiğim Joker, Jojo Rabbit ve Marriage Story kadar güzel bir film. Ancak belki de Joker bu ödülü dördünden de çok hakediyor. Yine En İyi Orjinal Senaryo ödülünün açık ara kazananı olması gereken de Marriage Story. Bu senenin en sevdiğim filmleri arasına giren Klaus ise En İyi Animasyonu ve uzun zamandır en etkilendiğim film olan Memorable ise En İyi Kısa Animasyonu mutlaka almalı; ancak Youtube’da eninde sonunda önerilenlerde karşıma çıkmasından anlıyorum ki bu ödülü de Hair Love alacak.

Kapanışı Parasite‘le yapmak istedim; zira az önce de bahsettiğim gibi Parasite‘in bu abartılan misyonu tam da bu senenin Hollywood gündemine layık. Filmin siyah-beyaz gösterimlerinin yapılması, devamının dizi olarak kurgulanması falan derken Bong Jooh-ho Hollywood’a entegre oluşunu tamamlıyor gibi görünüyor. Kendi filminin sonuna kapılmış gidiyor algısını yaratıyor ne yazık ki. Bu tablo işte Hollywood’a çok uygun olsa da Parasite En İyi Film’i almayacak. Birkaç yıl sonra Hollywood’da çektiği bir başka filmiyle de muhtemelen yine o ödülü alamayacak. Oscar’ın lanetlilerinden olmayacak belki; fakat en iyi ihtimalle, Hollywood’un Parasite‘i olacak. Belki de ben haksız çıkarım; ama her halükarda kendisinin daha iyi sonlar yazmasını temenni ederim…

Misafir Yazar : İDİL ÖZKURŞUN

HUSTLERS / JENNİFER LOPEZ
Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here