Bu Platform bu mesajları taşır mı?

Birkaç hafta önce Netflix kanalında yayınlanmaya başlayan bu İspanyol filminin yarattığı karanlık ve kapanıklık havasının, yaşadığımız şu sıkıntılı dönemle bir paralellik taşıması kuşkusuz filmin seyirciler üstündeki etkisini daha da arttırıyor. Hatta ‘Platform’ veya benzer türde filmlerde kurulan dünyalar ne kadar ütopik (veya distopik) ve gerçek üstü olursa olsun, senaryonun içerdiği mesajlar, bütün insanlığın dayanışma, vicdan gibi kavramlarının sınandığı Korona günlerinde daha da derin bir hale dönüşüyor…

Platform’ göreceli olarak kısa süresine (yaklaşık olarak bir buçuk saat) ve mekanlarının sadeliğine rağmen, kurduğu dünyayla bizi tamamen saran, giderek içine alan ve çırpındıkça daha da battığımız (‘bilimkurgu’ tadında) bir ortama bırakırken, asıl olarak bu evrendeki karakterlerin ahlaki değerlerine, vicdani duruşlarına ve aralarındaki sosyal sınıf farklılıklarına değişik bir bakış atan bir yapım olarak dikkatimizi çekiyor. Filmin, iyi anlamda daha da şaşırtıcı olan tarafı, yönetmen Galder Gaztelu-Urrutia’nın ilk uzun metrajlı sinema filmi olmasına ve mesajlarının ‘doluluğuna’ rağmen, asla bir ‘ders’ havasına düşmemesi oluyor. ‘Platform’, görsel açıdan tatmin etmeyi sonuna kadar sürdürüyor, işlediği konuları senaryosuna ustaca yedirmeyi genelde başarıyor.

40’lı yaşlarında genç bir adam olan Goring bir gün gözlerini açtığında, kendini ortadaki büyük delik dışında hiçbir açık yeri olmayan, yer altında bir hücrede, çok daha yaşlı bir adamla aynı odayı paylaşırken bulur. İlk şoku atlattıktan sonra Goring bu yerin bir tür dev hapishane gibi bir yer olduğunu, ortadaki delikten sarkıtılan yemekler dışında hiçbir besin ve dolayısıyla yaşam kaynağı bulunmadığını öğrenir. Ancak bu yerdeki katı, sert kurallar ve kimseye yetmeyen yiyecekler giderek ortamı daha da içinden çıkılmaz bir hale getirecektir.

‘Küp’ filmiyle benzerlikler… ve farklılıklar

The Platform’u aslında ne tam olarak bir bilimkurgu filmi, ne klasik gerilim/korku türündeki bir yapım, ne de ‘sosyal bir hikaye’ olarak değerlendirebiliriz… Bizce filmin bu ‘hibrit’ (melez) yanı, kısıtlayıcı tanımlamaların dışına çıkmasını sağlıyor. Birçok film tek bir türde sıkışıp kalmamak için değişik ‘genre’lara bulaşıp sonuç olarak hazmetmesi zor, bir ‘kokteyl’ yapıma dönüşürken, ‘Platform’un sağlam yapısı, anlatmak istediği şeylerin tam olarak ‘belli’ olması, her türden bir şey kapan değil hepsini kapsayan bir ‘çatıya’ oturmasını sağıyor.

Platform’u izlerken aklımıza gelen ilk filmlerden biri, kuşkusuz ‘Küp’ (The Cube/1997) filmi oluyor. Hatırlanacağı üzere bu filmde birbirine tamamen yabancı birkaç insan, bir sabah nasıl ve neden geldiklerini bilmeden, kendilerini yan yana küp şeklindeki odalardan kurulmuş (tuzaklarla dolu) bir labirentte buluyorlardı. Zaman geçtikçe artan yorgunluk, susuzluk ve açlık her karakterin ‘kötücül’ yanını göstermesine ve grup içindeki genel paranoyanın artmasına yol açıyordu…

Bu açılardan benzerlikler gösterse de ‘Platform’ içerik açısından daha değişik ve daha derin bir yoldan ilerliyor. Öncelikle filmdeki ‘kapitalizm’ eleştirisi hikayenin her bölümünde kendini hissettiriyor. Tam olarak ne olduğu belli olmayan bir kurumun, (yer)altında bulunan hücrelere, günde bir kere ve birkaç dakikalığına, ‘gösterişli’ yemeklerle dolu bir sofra indirmesi ve doğal olarak sofra aşağı indikçe yemeklerin azalması, filmde çok net bir ‘ezenler’ ve ‘ezilenler’ ayrımı oluşturuyor. Hatta en alt kattaki (binanın iki yüzden fazla kata sahip olduğunu düşünüyoruz) en çaresiz, en vahşileşmiş ve en kötü durumda olan insanları da sayarsak bir de (filmin de açıkladığı gibi) ‘düşmüşler’ sınıfı var. Bir kapitalizm eleştirisi olarak yorumlanabilecek bu tutumun yanında film, ilerledikçe sanki iddia ettiği savları ve eleştirdiği düşünceleri çürütmekten ve bazen daha rahatsız edebilecek çıkarımlara bağlamaktan da çekinmiyor.

Ya sistemin içerisinde olursun ya da dışında…

Öncelikle ‘Platform’daki baş kötü düşmanın, bu insanları buraya tıkan kurum, daha doğrusu ‘Sistem’ olduğunu düşünsek bile, içerideki insanların giderek daha bencil, çıkarcı, kötü niyetli ve acımasız davranmaları sanki sistemden ziyade içerideki ‘dayanışma’ duygusundan yoksun bireyleri hedef alıyor. Hatta eski şirket yöneticilerinden olan bir kadının da belirttiği gibi bu zorlu koşulların ve yerin amacı insanlar arasında spontane gelişen bir ‘dayanışma’ yaratmak! Ancak bu amacın ciddi bir fiyaskoyla sonuçlandığını görüyoruz.

Aynı şekilde başkarakterimiz Goring de başta çok dengeli, adalet ve vicdan duygusu yüksek, insancıl bir tutum takınmışken hikaye ilerledikçe bu özelliklerini kaybetmeye başlıyor. Bu durum tabii ki onun geçirdiği çok zorlu süreç ve çok zalim kurallar yüzünden anlaşılabilir görünüyor ancak filmde giderek ‘bu insanlar da böyle sert davranışlardan anlarlar’ gibi bir hava kendini hissettiriyor. Üstelik başkarakterin giderek sertleşen davranışlarının, kendi içinde bir adalet temeli olduğuna da şahitlik ediyoruz!

Aklımıza takılan bir başka nokta, bu ‘delik’ diye adlandırabileceğimiz hapishanedeki insanların neden burada olduğu… Film bunu çok detaylı bir şekilde açıklamak gibi bir çaba gütmüyor ancak, çok kısa görüntülerle başkarakterimizin bu işe ‘gönüllü’ olarak katılmış olması, buna karşın başta hücre arkadaşı Trimagasi olmak üzere bazı diğer tutsakların ise azılı suçlular gibi durmaları biraz aklımızı karıştırıyor. Sonuç olarak kim bu cehennem çukuru gibi yer için gönüllü olur ki? Belki buraya getirilme nedeni sorusu ‘Cube’ filmindeki gibi hiç eşelenmese daha yerinde olurdu!

Bütün bu akıl karıştıran soruların, fikir gel-git’lerinin, aklımızı kurcalayan ufak şeylerin yanında film, asla vuruculuğundan, etkileyiciliğinden ve değindiğimiz sistemi eleştiren genel savından bir şey kaybetmiyor. Asıl mesajını elden kaçırmazken zaman zaman oldukça ‘gore’ film türüne kaymaktan da kaçınmıyor.

Bazı yabancı film eleştirmenleri, filmin çok ihtiyacı yokken, bu kadar kanlı ve sert sekansları barındırmasını biraz nihilist ve mizantrop bir heves gibi bulmuşlardı… Bizce aşağı katlarda bulundukça, giderek ezilen, bastırılan ve hayatta kalma dürtüsüyle giderek ilkelleşen hatta gerektiğinde (birbirlerini yemek gibi!) insanlık dışı eylemlerde bulunmak zorundan kalan insanları göstermek için kullanılan bu ‘kanlı’ yol yerini bulmuş gibi duruyor. Ancak bu sekansların gerçekten sert ve bazen tahammülü güç ölçekte olduğunu da ekleyelim…

Filmin ‘sosyal hikaye’ yanı…

Platform’un bütün bu karanlık ve mesaj açısından dolu kabuğunun altında, ara sıra bazı çatlaklardan kendini gösteren ve özellikle başkarakter tarafından hissettirilen bir çocuksu hava da hakim. Goring’in bu yere gelirken, tek hakkı olduğu halde, yanında ‘Don Kişot’ kitabını getirmesi tabii ki bir tesadüf değil. Ara sıra kendine ve hücre arkadaşına bu kitaptan bölümler okuyan Goring, filmin genel havasıyla uyuşan ve ‘ezenlerin ellerindeki parayı tutması değil harcaması’yla ilgili düşünceleri ortaya atan, ‘kapitalizm’ üzerine ve bazen ‘Komünist misin?’ gibi ithamlarla bölünen tartışmaların fitilini ateşliyor. Hatta biraz zorlarsak Goring’i bir tür Don Kişot, onun sonradan hücre arkadaşı ve yoldaşı olacak Baharat adlı siyahi adamı Sancho Panza, saldırılan ‘yel değirmenlerini’ bu filmdeki ‘delik’ gibi düşünebiliriz.

Bir de filmde, bazen ‘kurtarıcı’ veya ‘ümit’ gibi sunulan bir çocuk ve Goring’in buradaki hayatına çok kritik noktalarda müdahale eden bu çocuğun annesi Miharu karakterleri yer alıyor. Bizce bu karakterlerin hem taşıdığı dini göndermeler hem de gerçekte var olup olmadıkları tartışmaya açık. Hatta bizce hem filme ait hem de değillermiş gibi duruyorlar…

Platform’daki kadrajlar, gerçekten o ortamın donuk, boğucu, baskıcı nerdeyse nefes alınamaz atmosferini tam olarak aksettiriyor… Bu sekanslarda kullanılan renk paleti ve ışıklandırma da bu etkiyi güçlendiren cinsten… Platform gibi göreceli olarak kısıtlı bütçelerle çekilen ve nerdeyse tümü dar, iç mekanlarda geçen filmlerde dekorun ne kadar hayati bir yeri bulunduğunu, bu film, bir kez daha hatırlatıyor.

Platform, biçim açısından etkileyici ve üst düzey, içerik açısından altı doldurulmuş ve derdini güçlü bir şekilde anlatan bir film… Yönetmenin gelecek filmini şimdiden merakla beklemeye başladık

Yönetmen : Galder Gaztelu-Urrutia

Senaryo : David Desola

Görüntü Yönetmeni : Jon D. Domínguez

Müzik : Aránzazu Calleja

Oyuncular : Ivan Massagué, Zorion Eguileor, Emilio Buale, Antonia San Juan, Alexandra Masangkay, Algis Arlauskas, Mario Pardo, Miriam Martín

İspanya / Korku-Gerilim-Bilimkurgu / 94 Dk.

Film notum:

1 YORUM

  1. Berbat, nerden bakarsan bak berbat bu film. Bir CUBE HOSTEL SAW olabilir mi? İmkansız, ne zeka ne yaratıcılık var. Sıradan düz bir film, gidin eski filmler izleyin daha güzel.

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here