Yaratıcı bir sinema dehası

REHA ERDEM

2016’dan beri yeni bir film çekmediği için bizim sitemizde son zamanlarda pek adı geçmemiş olsa da Reha Erdem, sadece Türk Sinemasının değil, Dünya Sinemasının da en özgün yaratıcı sinema dehası “auteur”lerinden biridir.

Bu çapta bir sinemacıyı tanıtmak için bir yazı yazmanın tabii ki anlamı yok ama, MUBİ’de yayına giren yeni filmi “Seni Buldum Ya!” vesilesiyle onun benzersiz sinema serüvenini bir kez daha anımsamak istiyorum.

Türk sinema seyircisi 1960 İstanbul doğumlu, Boğaziçi Üniversitesi tarih mezunu, Fransa’da sinema okumuş Reha Erdem‘i ilk olarak 1989’da yazıp yönettiği, geçmişe takıntılı halasıyla eski bir evde yaşayan Yekta’nın, yıllar önce kaybettiği annesinin ölümüyle başa çıkma sürecini anlatan “a ay” filmiyle tanıdı. Erdem‘in Boğaziçi, Hisardaki “perili ev”, Büyükada ve Burgazada’yı tek bir mekânda harmanladığı büyüleyici bir atmosferde çektiği bu siyah beyaz şiirsel ilk film, olayları anlatmak yerine rüyaların izinde giden düş mantığının hâkim olduğu imgesel ve simgesel bir çalışmaydı..

A AY

Uzunca bir süre sadece reklam filmlerine yönelen Erdem, 1999’da, küçük ve namuslu bir hayatın büyük bir parayla nasıl büyük bir trajediye dönüşebileceğini anlatan, bir takside bulduğu paranın bir gömlek dükkânı sahibini yoldan çıkarmasını benzersiz bir finalle noktalayan traji-komik “Kaç Para Kaç” filmiyle sinemaya döner.

Yaklaşık 5 yıllık bir aradan sonra Erdem, “Korkuyorum Anne” (2004) ile sinema serüvenine artık bırakmamacasına tekrar başlar Adana, Ankara, Antalya ve İstanbul festivallerinde 19 ödül kazanan “Korkuyorum Anne”, ya da diğer adıyla “İnsan Nedir Ki?”, her erkeğin sünnet, askerlik, avcılık, dik duruş, beceriklilik, çeviklik gibi toplumda “erkeklikle” özdeşleşmiş kavramları her an yeniden ispatlamak zorunda olduğu “”erkeklik” üzerine bir kara güldürüdür. Reha Erdem’in, kimi askerlikten, kimi sünnetten, kimi annesinden, kimi de yaşamdan korkan karakterleri aslında erkek olmak zorunluğundan korkarlar. “Korkuyorum anne” tümcesi, erkek olmak zorunda olmaktan korkan bir çocuğun yardım dileyen çığlığıdır.

KAÇ PARA KAÇ

Beş Vakit” (2006) yurt içi ve yurt dışında almış olduğu 14 ödülün yanı sıra, İngiltere’nin önde gelen gazeteleri The Times ve The Sunday Times eleştirmenlerinin “Yılın En İyi 100 Filmi”ni belirlediği listede “yılın en iyi beş filmi” arasına girer. Erdem, bir Ege köyünün beş vakit ezanın zamanlarına programlanmış yaşamında geçen büyüme ve masumiyeti yitirme öyküsünü köyün çocuklarının gözünden, olağanüstü bir görsellik eşliğinde anlatır. Filmin asıl teması babalarla oğullar, annelerle kızları, erkeklerle kadınlar, erkek çocuklarla kız çocuklar arasında hiç bitmeyen “baskı altında tutulma/ezilme”dir. Hızla büyümek isteyen çocuklara sadece büyükleri değil, köy yaşamının dingin ve aşırı yavaş akan zamanı da yardımcı olmaz. Köydeki hayatı dilimleyen; günü parçalara bölerek dinsel göstergeden çok saat görevi üstlenen ezanın günü beşe bölmesi, çocuklar ve büyükler arasındaki bölünme ile de paralellikler taşır

Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirdiği bir söyleşide Reha Erdem “auteur” bir yönetmen olduğunun altını çizerken, sinemasında “doğallıktan” haz almadığını, “yapay” ya da “yeniden üretilmiş” (reconstructed) bir dünya kurguladığını vurgulamıştır. Bunun en güzel örneklerden biri de, sinemamızda “köy filmi” geleneğini alt üst ederek tüm klasik formatları kıran “5 Vakit”dir. Erdem, köy filmi türünü ters yüz etmekle de yetinmeyerek, köyde geçen öykülerde genellikle duymaya alıştığımız etnik müzik yerine, çağcıl besteci Arvo Part’ın filme cuk oturan müziğini kullanır.

5 VAKİT

2008’de, sevginin var olmadığı, zorlu, sert ve acımasız bir dünyada çocukluk ve kadınlık arasında sıkışıp kalan, dünyanın tüm adaletsizliklerine karşı cesaretini, dayanıklılığını ve umudunu yitirmeden, var olmaya, nefes almaya çalışan Hayat’ın öyküsü, “Hayat Var” gelir.

Boğaz’ın kenarında, denizle kıyının arasındaki bir gecekonduda yaşayan Hayat’ın gözünden anlatılan hikâye, ayrı yaşayan anne-babasından beklediği sevgiyi ve ilgiyi bulamayışının yoksunluğun içinde büyüyen bir genç kızın, hayata tutunma çabasını, hayattan umduklarıyla buldukları arasındaki farklılıkları, başına gelenlere rağmen umudu elden bırakmayışını gösterir. Kuşağının pek çok yönetmeninden farklı olarak gerçekliği bozarak yeniden şekillendiren ve var eden Reha Erdem, aynen “a ay”da yapmış olduğu gibi, gerçek mekânlardan yola çıkarak farklı ve düşsel bir Göksu yaratır. Yurt içi ve yurt dışından 9 ödül almış olan “Hayat Var”, müthiş etkileyici görselliğini tamamlayan denizdeki çekimlerin kusursuzluğu ve az da olsa umut içeren görkemli finaliyle katıksız bir başyapıttır.

Reha Erdem’in filmlerinde sesler ve müzik, diyaloglar ve görüntüler kadar önemlidir. “Hayat Var”ın sonlarına doğru, gemi düdüklerinden, motorların uğultusundan, polis sirenlerinden ve uçak seslerinden oluşan senfoni beklenmedik bir şekilde arabesk müzikle tamamlanır ve Orhan Gencebay’ın Dert Bende Derman Sende ve Seveceksin şarkıları filme yine cuk oturur!

HAYAT VAR

Hayat Var“ın üzerimizdeki nefes kesici etkisi henüz geçmeden, 2009’da Erdem’in ulusal ve uluslararası 16 önemli ödül kazanan yeni filmi “Kosmos” gelir.

Reha Erdem’in kurmakta ustası olduğu “yapay” ya da “yeniden üretilmiş” dünyaların en kusursuzlarından, “sınırda olma” ve “bu dünyaya ait olmama” kavramlarının somutlaştığı, yakınlarda devam eden bir savaşın seslerinin devamlı duyulduğu karlar altındaki gerçeküstü bir Kars’ın insanları, “başka bir boyuttan” gelen Kosmos’la ne yapacaklarını bilemezler. Adının Belirsiz bir zamana ait belirsiz bir sınır kasabasına adının Kosmos olduğunu öğreneceğimiz bir adam, ağlayarak gelir. Bu hırsız/şaman sadece şeker yer. ölmüş bir bebeğe hayat verir, insanlara şifa dağıtır, mucizeler gerçekleştirir, soygunlar yapar, kutsal kitaplardan alınan laflar eder, ağaçlara tırmanır, kuşlar gibi öterek iletişim kurar, âşık olur, ve geldiği gibi ağlayarak kasabadan ayrılır…

KosmosReha Erdem sinemasında ilk kez aşk ilişkisinin öne çıktığı bir filmdir. Ancak, Kosmos ile Neptün, aşklarını insanların değil, doğanın, kuşların diliyle birbirlerine şakırlar.

Sesi, görüntüleri, kazları, mezbahası ve benzersiz oyunculukları ile bir kez izleyenin bir daha unutamayacağı “Kosmos” anlatılması neredeyse imkânsız, ncak defalarca izlenmeyi hak eden bir filmdir. Türkiye’nin sinema tarihinde bugüne kadar yapılmış en özgün ve en farklı çalışma olması bir yana, dünya sinemasında da benzeri, referansı olmayan, türünün ilk ve tek örneğidir.

KOSMOS

2013 tarihli “Jîn”, odağına silahlı bir kadın militanı aldığı için ilk bakışta Türkiye’de Kürt sorunu kaynaklı çatışmaya ve bunun yarattığı trajediye odaklanır gibi görünse de, aslında Reha Erdem, Kırmızı Başlıklı Kız masalını kendi imbiğinden geçirerek yeniden anlatır.

Jîn” aynen “a ay”daki Yekta’nın, “Beş Vakit”teki çocukların, “Hayat Var”daki Hayat’ın, “Kosmos”taki Kosmos’un ki gibi bir “isyan masalı” anlatır. Zaten filmdeki kızın adı olan Jîn’in Kürtçe anlamı Hayat’tır ki bu da, “Hayat Var“daki kızın adıdır. Ancak, Hayat nefes alamayan bir kızken, Jîn onun, zorlukları aşmış, güç kazanmış, kent hayatında değil, ormanda, sırtında silahla giden hâlidir. Jîn, dağdan inip köyüne dönmeye, insanlara karışmaya yeltendiği her aşamada bir erkeğin istismar girişimiyle karşı karşıya kalır. Kırmızı Başlıklı Kız’daki kurtların yerini alan erkekler, evine dönmek isteyen Jîn’e devamlı ataerkil düzenin kadını insandan saymayan, küçümseyen ve aşağılayan davranışlarını dayatırlar. Bu bağlamda kadınlığa yeni yeni adım atmakta olan Jîn’in erkek iktidarına isyanı, Erdem’in önceki filmlerindeki karakterlerin baba otoritesine isyanının da uzantısıdır.

Filmlerinde, gerçekliği kendi süzgecinden geçirerek kendine has bir gerçekliği olan yeni dünyalar yaratan Erdem’in şiirsel masalı, aynı zamanda bir doğa güzellemesidir de. “Jîn”de doğanın koruyuculuğu, insanların saldırganlığına karşıt olarak karşımıza çıkar, Jîn, aynen Kosmos gibi, ona eşlik eden hayvanlar sayesinde doğayla aynı dili konuşur.

JİN

Reha ErdemJîn”le hem zaman olarak çektiği ve kurguladığı “Şarkı Söyleyen Kadınlar”da İstanbul’un deprem olasılığı yüzünden boşaltılma kararı alınmış bir adasında geçen distopik bir öykü anlatır. Çok sayıda insan adayı alelacele terk ederken, bazıları felâket ihtimaline karşın, yaşamın giderek zorlaştığı adada kalmaya devam eder. “Şarkı Söyleyen Kadınlar”, adadaki korkularla cesaret, umut ve inançla mücadele eden bir gurup güçlü kadının, varoluşun değişik boyutlarındaki ilham verici hümanist yolculuğuna eşlik eder. Çalışmayı, paylaşmayı, korumayı ve “şarkı söylemeyi” bilen bu kadınlar hep aynı şarkıyı söylemeseler de yüreklerindeki sevecenlik ve merhamet insanlık için bir umut türküsüne dönüşür.

Reha Erdem’in “yeniden üretilmiş” dünyası, kuralları bazen bizimkilerden farklı da olsa, kendi içinde son derece tutarlı bir evrendir ve bu evrende yaşayanların, öyküleri, davranışları ve tepkileriyle birbirini tamamlayan bir devamlılıkları, bir tür tematik akrabalıkları vardır.

ŞARKI SÖYLEYEN KADINLAR

Metropol yaşamından kaçan iki gencin bir ormana sığınmalarının hikâye edildiği “Koca Dünya” (2016) bir bakıma, “Hayat Var”ın öyküsünü sürdürür gibidir. Yetimhaneden sonra gittiği evin babasının tacizine uğrayan, şiddet gören, belki de tecavüze uğrayan Zuhal’in, yetimhanede birlikte büyümüş olduğu Ali tarafından kurtarılarak dış dünyadan izole bir ormana götürülmesi, sanki “Hayat Var”ın finalinde tekneyle denize açılan iki gencin yolculuğunun devamıdır. Birbirlerinin dışında tutunacakları kimseleri olmayan Ali ile Zuhal için, doğa, aynen “Jîn”deki gibi var olabilecekleri tek dünya, bir tür düşsel yuvadır. Bu “koca dünya”nın gerçeküstü ve düşsel atmosferinde, karakterlerin mekânla ve birbirleriyle ilişkilerinde, belki de tek gerçeği olan sevginin varlığı duyumsanır.

Ulusal ve uluslararası yarışmalarda 13 ödül ve 8 adaylık sahibi “Koca Dünya”nın ardından bir süredir film çekmeyen Erdem, pandemi sürecinde çektiği son filmi “Seni Buldum Ya”, 13 Mart tarihinden itibaren MUBİ’de yayına girdi. Bu filmle ilgili izlenimlerimi bir başka yazıda sizinle paylaşacağım.

KOCA DÜNYA

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here