GENÇ TÜRK SİNEMASI I

Sinemamızın güncel tarihine ayırdığım bu ilk yazıda 1970 ilâ 1975 yılları arasında doğan ve ilk filmlerini 2000’li yıllarda çeken yönetmenlerden söz edeceğim. Ancak bunlardan önce, filmlerini bu kuşakla aynı dönemde çekmiş olan daha yaşlı birkaç sinemacıyı ele almak istiyorum.

1949 doğumlu yazar ve müzisyen Mehmet Güreli, Peyami Safa’nın “Selma ve Gölgesi” romanından uyarlanan, aşk kıskançlık ve özellikle ölüm temalarının öne çıktığı ilk uzun metrajı “Gölge”yi 2008 yılında çeker. Öykünün “film noir”a çok yatkın özgün yapısına karşın, Güreli’nin sinemadan çok televizyon dizisine yakın sinema tarzı ve kendi bestelediği müziği fazla öne çıkarması yüzünden film beklentilerin çok altında kalan bir çalışma olur.

Edebiyatımızın özgün kalemlerinden olan dayısı Salâh Birsel’den uyarlanan “Dört Köşeli Üçgen” (2018), hiciv sanatının bu başarılı örneğinin sinemasal karşılığını ne yazıktır ki bulamaz. Kitabın, “Ben bir gözlemciyim, uluslararası bir gözlemci. Gece uyurken bile gözlemcilik görevimi elden bırakmam” girişi edebi olarak ne kadar etkileyici idiyse, sinemasal olarak o derece yapay kalır ve kendi müziklerini aşırı kullandığı bu iddialı siyah beyaz film ukalaca bir denemeden öteye gidemez.

Bir dönem Euroimages Türkiye temsilcisi olan, Ankara Sinema Derneği Başkanlığı ve Gezici Festival sanat yönetmenliği yapan, yeniden geleneksel statüsüne dönüş yapmış olan Altın Portakal Film Festivali’nin hâlen direktörü, tıp doktoru, senaryo yazarı, film yapımcısı Zonguldak 1953 doğumlu Ahmet Boyacıoğlu, ilk ve şimdilik tek uzun metrajı “Siyah Beyaz” filmini 2010’da çeker. Ankara’da gerçekten var olan, alt katı bar, üst katı sanat galerisi çok özel bir mekân olan “Siyah Beyaz”, filmde, kucaklayıcı ortamını sığınabilecekleri son liman olarak gören müdavimlerinin, hayatın küçük ayrıntılarını duyumsadıkları, dostlukları, duyarlılıkları, 50 yaşına gelmeyi, yaşlanmanın farkına varmayı algıladıkları mekâna dönüşür. Boyacıoğlu’nun, sımsıcak anlatımına rüya takımı oyuncu kadrosunun katkısı da büyüktür.

1963’de doğan, Marmara Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü mezunu Mehmet Eryılmaz, çoğunlukla kısa film ve belgesel üzerine yoğunlaşan bir sinemacı. 2008’de çektiği ilk uzun metrajı “Hazan Mevsimi: Bir Panayır Hikâyesi”, (2008) artık unutulmaya yüz tutmuş bir metafor olarak kullandığı panayırlar gibi unutulmakta olan “kırık” insanların, yaşadıklarını toplum ve sosyal çevre ile birlikte anlamlandırdığı hikâyesini anlatır. Bu çok başarılı ilk filmden 7 yıl sonra Eryılmaz, yabancılaşmış bir anne-kız ilişkisini ölüm teması fonunda ele alan “Misafir”i (2015) çeker. Dünya prömiyerini yaptığı 36.Montreal Film Festivalinde FİPRESCİ ve Jüri Özel Ödülü ile Ankara Film Festivali En İyi Sanat Yönetimi ödüllerini kazanan “Misafir”, aslında içe dönük anlatılması gereken bir hikâyeye dışa dönük yaklaşımı ve aşırı yan öykü yoğunluğuyla tüm ilginçliğine karşın epey yorucu bir çalışmadır.

1964 İstanbul doğumlu Can Ulkay, son yıllarda gelişen, çoğunlukla tarihsel olaylardan yola çıkan kurmaca öykülerle seyircinin milliyetçi ve/veya duygusal eğilimlerini epey sömüren, hedef kitlesine masraflı, gösterişli, görselliğiyle etkileyici ama genelde derinlikten yoksun filmlerle ulaşarak, hatırı sayılı tecimsel başarı elde eden sinemasal akımın önde gelen temsilcilerinden biridir. İkisi de 2017 tarihli ilk filmi “Sarıkamış Çocukları” 1915 Sarıkamış olaylarından, ikincisi “Ayla” Kore savaşından esinlenir.

Yönetmenliğine Ketche’nin başladığı Can Ulkay’ın bitirdiği “Müslüm” (2018), izleyiciyi duygulandırmak ve ağlatmak olan amacına ulaşan, Hakan Günday’ın ortak yazarı olduğu senaryosu ve Müslüm Gürses-Muhterem Nur ikilisini canlandıran Timuçin Esen ve Zerrin Tekindor’un etkileyici oyunculuklarıyla belirli bir başarı düzeyine ulaşan bir çalışmadır.

Hiçliğin ortasında bir Avustralya kasabasında, masalsı bir komedi kıvamında gelişen “Türk İşi Dondurma” (2019), 1915’de, İngilizlerin Yeni Zelandalı ve Avustralyalı askerleri Çanakkale cephesine sürme kumpasının gerçekte Türk de olmayan iki piyonunun öyküsünden bir hamaset destanı çıkarır. Sinemanın kendine has bir gerçekliği olduğunu, ve bu gerçekliğin içinde tutarlı olabildiği sürece yaşamı bire bir aktarma zorunluluğu olmadığını savunurum ama, Gürkan Tanyaş’ın “tarihi gerçeklere dayanıyor” dediği senaryosunu, aynen “Çiçero” filminde yapmış olduğu gibi, yaşanmış olayları ters yüz ederek bu derece çarpıtmasını çok yanlış buluyorum. Ulkay’ın Dumlupınar Faciası’ndan esinlenen çektiği ”Dumlupınar: Vatan Sağolsun”u (2020) gerçeklikten yola çıkarak nasıl ağlak bir milliyetçili destana dönüştüreceğini merak bile etmiyorum.

SİYAH VE BEYAZ

İlk filmlerini 2000’li yılların başlarında çekmeye başlamış 1970 ve sonrasında doğan sinemacılara geçmeden önce, bütün filmleri bu seçkide yer alan 1969 doğumlu iki yönetmenle başlamak istiyorum.

1969’da İzmir’de doğan Raşit Çelikezer yönetmenliğe 1999 yılında televizyon dizileriyle başlar. Yazıp yönettiği, yapımcılığını üstlendiği ilk uzun metrajı “Gökten Üç Elma Düştü” (2008), dul emekli asker Recep, eğitimli üst komşusu fahişe Nilgün ve yanında kalmaya gelen torunu Ali’nin yollarının kesişmesinin öyküsüdür. Sundance Jüri Özel Ödüllü ikinci filmi “Can” (2011), evlat edinilmiş bir çocuğun, kısırlığıyla baş edemeyen bir erkeğin, başkasının çocuğunu bağrına basmayı hazmedemeyen bir kadının ilişkisinin ustaca işler ama, Yeşilçam melodramlarıyla oluşmuş ve televizyon dizileriyle canlı tutulmuş klişelerin yoğun bir şekilde kullanılması filmi iyice zedeler. Tüm kusurlarına karşın “Can”, peşinden gelen düzeysiz “Babaların Babası” (2016) ve “Eyvah Karım”la (2018) karşılaştırıldığında, Çelikezer’in en başarılı işidir.

Zaza kökenli Türk arabesk ve pop şarkıcısı, besteci Mahsun Kırmızıgül, Diyarbakır’da Abdullah Bazencir adıyla 1969’da doğar. Erken yaşta ailesinin maddi sorumluluğunu yüklenirken İTÜ devlet konservatuarında eğitimini de tamamlayarak şarkıcı ve besteci olarak büyük başarı kazanır. Çocukluğundan beri sinemayı tutkuyla seven Kırmızıgül, kendi ifadesiyle “başarının zirvesinde çok büyük kazançlar elde ederken, yüzünü ülkenin görmezden gelinen sorunlarına döner ve önermesi olan filmler yapmaya başlar”. Daha önce de film ve dizilerde oyunculuk yapmış olduğundan, bu deneyimini kadar tamamını yazıp yönettiği 6 filmde önemli roller de üstlenir. İçinden geldiği doğu insanını ve yıllardır takipçisi olan arabesk müzik dinleyicisi hedef kitlesini iyi tanıyan Kırmızıgül, büyük sanatsal ya da entelektüel iddiası olmayan, seyirciye kolaylıkla ulaşacak öyküleri basit, inandırıcı ve tutarlı bir dille anlatan, dozunda bir duygu sömürüsünden de gocunmayan, düzgün bir popüler sinema yapar. İlk filmi “Beyaz Melek”(2005), tesadüfen bir huzurevine sığınan ve oranın müdavimlerinin sıcak tavırlarından etkilenen Doğulu bir adam ve iki oğlunun öyküsüyle başlar, sonrasında bir yol filmine dönüşür ve Diyarbakır’daki tamamlanır.

Bir Kürt sınır köyünde yaşamakta olan 21 insanın PKK ve asker arasında kalmış hayatlarının resmedildiği “Güneşi Gördüm” (2009), erkek egemen feodal töresinin kadını yok saymasından, kadınsı ve eşcinsel erkeğin aşağılanmasına, biri gerilla diğeri asker iki kardeşin karşı karşıya gelmesine, zorunlu göçler kente sürüklediğinde, özellikle “kadın kısmının” eğitimsizliğine, medeni ev araçlarını algılayışlarındaki çarpıklığa pek çok soruna parmak basan “Güneşi Gördüm”, yaşananlara barışçıl ve hümanist bakış açısıyla ayrıştırıcı değil birleştirici bir çalışmadır. Bu ilk iki filmin, birçok ilk filmle ortak paydası, her biri birkaç filme konu olabilecek sayıda öykü ve olayın tek bir filme sığdırılma çabasından gelen aşırı yoğunluklarıdır.

İlk filmlerinde çok fazla sorunu ele aldığı için eleştirilen Kırmızıgül, üçüncü filmi “New York’da Beş Minare”de (2010) tek bir konuya, islamcı terör ve bunun yarattığı islamofobiye odaklanır. Ancak bu uluslararası çekilmiş, pahalı prodüksiyon, yazarın ele aldığı karakterleri hiç tanımaması sebebiyle klişelerle dolu zayıf bir aksiyon filmine dönüşür.

Kırmızıgül, 27 Mayıs döneminde, bir Ege kasabasında başlayıp doğuda bir Zaza köyünde devam eden “Mucize”de (2015), doğayı ve mevsimsel dönüşleri ustalıkla yansıtan çok başarılı görüntülerle iyi tanıdığı insanların arasına döner. Masalsı öyküsüne bu kez dozunda ve zekice kattığı mizah duygusuyla “Mucize” sinemasal açıdan en etkileyici filmidir. Aynı başarıyı 2019’da çektiği devam filmi “Mucize Aşk” la da tekrarlayan Kırmızıgül, bu iki filmin arasında şaşırtıcı tarihsel komedi “Vezir Parmağı”nı (2017) çeker. Cinsellik üzerine bir güldürü olarak amaçlanan film giderek, cinsiyetçi, kadını sadece cinsel meta olarak gören, erkekliği yücelten demode, bir öyküye dönüşür.

9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Bölümü mezunu 1969 doğumlu Ömür Atay, “Anlat İstanbul” filminde kırmızı başlıklı kız bölümünü yönettikten sonra reklam ve TV filmlerine yönelir. İlk uzun metrajı “Kardeşler” (2018), İran’a giden otoyol üzerinde kayıp bir arazideki motelde yaşayan 20’li yaşlarındaki bir ağabeyle dört yıl yattığı ıslahhaneden yeni çıkan 17 yaşındaki erkek kardeşinin ilişkilerine odaklanır. Senaryoyu da yazmış olan Atay, ağabeyin namus uğruna kız kardeşini öldürdüğünü ve yaşı küçük olduğu için cinayeti küçük kardeşinin üstlendiğini adım adım açığa çıkarırken, bu pek de sürprizli olmayan gizemin çözülmesi paralelinde gerçeklerle yalanların içi içe geçtiği aile içi ilişkileri zekice irdeler.

1970 Sakarya doğumlu Selman Kılıçaslan’ın 36. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde yer alan ilk filmi “Bütün Saadetler Mümkündür” (2019) yazar yönetmenin kuzeni Ali ile lise yıllarına dayanan anılarından esinlenir. Bir aşk hikâyesi olarak başlayan, ancak Ali’nin manevi arayışları olduğu bu dönemde yaşlı ve kimsesiz bir insanın sorumluluğunu yüklenmesine yönelen öykü, bir bakıma Kılıçaslan’ın doğup büyüdüğü, hâlen yaşadığı Adapazarı’nın da hikâyesidir.

1970’de İstanbul’da doğan Kürt asıllı yönetmen, senaryo ve kurgu yazarı, film yapımcısı Hüseyin Karabey, çok genç yaştayken Demokratik Kürt Hareketine katılır, 17 yaşındayken gözaltına alınır ve 20’sindeyken ceza evine girer. Çıktıktan sonra, sinema bölümünü kurduğu, Mezopotamya Kültür Merkezi’nde bir süre çalışır. Peşinden girdiği Sinema ve Televizyon Bölümünden 2001’de mezun olur. Sinemaya, insan hakları ihlalleri ve ceza evlerindeki baskıların sık sık konu edildiği bir seri kısa film ve belgeselle başlayan Karabey, kurmaca uzun metrajlı çalışmalarıyla birlikte kısalar ve belgeseller çekmeye devam eder. Senaryosunu Ayça Damgacı ile birlikte yazdığı ilk uzun metrajlı kurmaca filmi “Gitmek: Benim Marlon ve Brandom” (2008), Türkiye’de çekilen bir filmin setinde tanışarak birbirlerine aşık olan ve çekimler sona erdikten sonra ülkelerindeki yaşamlarına dönen iki tiyatrocunun, İstanbul’da yaşayan Ayça ile Kuzey Iraklı Kürt kökenli Hama Ali’nin, birbirlerine ulaş(ama)ma çabalarını öyküler. ABD’nin Irak’a saldırmasıyla ulaşım yok olduğunda, ailesi, tiyatrodaki arkadaş çevresiyle mücadele etmek zorunda kalan Ayça, herkes Irak’tan savaş nedeniyle kaçmaya çalışırken Hama Ali’yi bulmak için tersine bir yolculuğa çıkar… Belgeselle kurmacayı büyük başarıyla bağdaştıran filmde Ayça Damgacı ile Hama Ali Khan’ın, kendi kişiliklerini canlandırarak başrolleri paylaşmaları, öyküye benzersiz bir gerçeklik katar.

Festivallerde 3 ulusal ve 12 uluslararası ödül alan bu ilk filminden 6 yıl sonra yazıp yönettiği ikinci uzun metrajı “Were Dengê Min / Sesime Gel” (2014), ücra bir Kürt köyünde bir muhbirden, silâh saklandığını öğrenen jandarmanın, köyün erkeklerini tutuklayarak, belki de hiç var olmayan o silahlar teslim edildiğinde serbest bırakacağını söylemesiyle başlar. Asırlardır Kürt halkının hikâye anlatıcılığını, tarihçiliğini çözümleyen dengbêj geleneğini filmlerinde sürdürmeye çalışan Hüseyin Karabey, dengbejleri, “Gitmek: Benim Marlon ve Brandom”da Ayça’nın karşısına farklı şehirlerdeki şoförler olarak çıkarıyordu. Bu kez oğlunu kurtarmak için silah aramak üzere yollara düşen Berfe nine ve torunu Jiyan’ın dağlarda yürüyüşünü, masal estetiğiyle bir dengbejin ağzından anlatır. Geçmişte yaşanan acıları masallar yoluyla zihinlerde diri tutmaya çalışan dengbejin öyküyü aktarması, hikâyeyi münferit bir olay olmaktan çıkarıp Kürt toplumunun ortak belleğine mal eder. Karabey’in Melih Cevdet Anday’ın “İçeridekiler” oyunundan uyarlayarak yönettiği üçüncü ve şimdilik son filmi, bir siyasi şube baş komiseri tarafından 185 gün boyunca sorgulanan öğretmenin hikâyesini anlatır. İşkenceye karşı direnen ve çözülmemeye çalışan öğretmenin kendiyle yaşadığı psikolojik savaşa odaklanan filmde, öğretmenin hayata tutunma ve işkenceye direnme eşiği, eşiyle bir kez cinsel birliktelik yaşamaktır. Öğretmen baş komiseri ikna eder ama ziyarete eşinin yerine baldızının gelişi işin rengini değiştirir…

GİTMEK : BENİM MARLON VE BRANDOM

1970 Adana doğumlu Burak Serbest, ilk uzun metrajlı filmi “Yeni Başlayanlar İçin Hayatta Kalma Sanatı” (2017), genç yaşında annesini, babasını ve kız kardeşini trafik kazasında kaybeden geride seveceği ve tarafından sevileceği kimse kalmadığını düşünen ve birkaç kez intihar etmeyi deneyen bir genç adamın, hayatın her şeye rağmen kolayca vazgeçilebilecek bir şey olmadığını keşfederek hayatta kalmaya çalışmasının öyküsüdür. Eli yüzü düzgün, pek heyecan verici olmasa da temiz bir iş.

1970 Antakya doğumlu Erkan Tahhuşoğlu ile 1967 İzmir doğumlu Ayhan Salar’ın birlikte yazıp yönettikleri ve yapımcılığını üstlendikleri ilk uzun metrajları “Eşik” (2016), neredeyse tamamen, giderek filmin ana karakterlerinden birine dönüşen yol kenarındaki bir evde geçer.

Dingin bir tempoda gelişen bu minimalist psikolojik dramada, dönüşü geciken kamyoncu kocasının telefonu da cevap vermeyince ruh sağlığı bozularak hayal dünyasına, anneannesiyle geçirdiği çocukluk günlerine sığınan bir kadının öyküsü, mekânın kadının hezeyanlarıyla değiştiği etkileyici bir görsellikle anlatılır.

1970’de İzmir’de doğan M.Caner Alper ile 1972 İstanbul doğumlu Mahmut Binay’ın, ödüllü ilk ortak yönetmenlik denemeleri “Zenne” (2011), eşcinsel olduğundan 15 Temmuz 2008 tarihinde öldürülmüş olan arkadaşları Ahmet Yıldız‘ın öyküsünden uyarladıkları, gerçekle kurmacayı ustalıkla harmanlayan bir çalışmadır. M. Caner Alper’in utanç verici bir ayırımcı cinayetten yola çıkarak yazdığı, ötekileştirmeye ve nefret suçlarına keskin bir eleştiri getiren film, dört dörtlük bir oyuncu kadrosuyla desteklenerek bugüne dek bu kadar açık ve etkileyici bir şekilde ele alınmamış bir konuyu ilk kez etkileyici bir sinema diliyle irdeler.

İkilinin yine birlikte çektikleri, senaryosunu M.Caner Alper’in gerçekten yaşanmış olaylardan esinlenerek yazdığı “Çekmeceler” (2015), bir kez daha Türkiye sinemasında bugüne kadar denenmemiş, kışkırtıcı ve çok tartışılacak bir konuyu, sinemamızda ilk kez kız çocuk ve genç kadın cinselliğini ele alır. Shakespeare ve Çehov tutkunu, namus kavramını cinsellikle sınırlandıran oyuncu bir baba ile aktris karısının kişisel kompleksleri yüzünden kızlarının ruhunda ve bedeninde açtıkları derin yaralara odaklanan bu son derece özgün bir çalışmada Nilüfer Açıkalın, Tilbe Saran ve Ece Dizdar olağanüstü bir üçlü oluştururlar Özellikle filmin denize bir türlü giremeyen başkarakteri Deniz’i yorumlayan Ece Dizdar’ın olağanüstü yorumu müthiş heyecan vericidir.

ÇEKMECELER

Taylan Biraderler olarak tanınan, Yağmur (d.1966) ve Durul Taylan (d.1971) aralarında “Muhteşem Yüzyıl”ın da bulunduğu pek çok televizyon dizisinin yönetmenidirler. 2003’de korku/gerilim tarzındaki “Okul”ile başlayan sinema serüvenleri, olası İstanbul Depremi’nden hareket ederek felaket beklentisi travmasını beyaz perdeye taşıyan başarılı psikolojik-gerilim filmi “Küçük Kıyamet“(2006) ile devam eder. Televizyon ve sinemada üretim yapmaya devam eden Taylan Biraderler’in o yılın en önemli 12 ulusal festival ödülünü alan 2009 yapımı, filmi “Vavien”, abisiyle ortak oldukları elektrikçi dükkânında işleri kötü giden, uçan kuşa bile borcu olan, karısı ve çocuğuyla mutsuz bir yaşam sürdürürken bir pavyondaki konsomatrise tutulan Celal’in traji-komik öyküsünü anlatır. Taylan Biraderler rahatlıkla sıradan bir komediye dönüşebilecek bu hikâyeyi, oyuncuları Engin Günaydın ve Binnur Kaya’nın ile kara mizahı ve müthiş gözlem gücüyle gerçekçi ve varoluşçu bir dramaya, bir sosyal trajediye dönüştürürler. Senaryosu Berkun Oya’ya ait olan son filmleri “Azizler”, Ekim 2020’de vizyona girecektir.

1970 yılında İzmir’ de doğan, çocukluğu Seferihisar’da geçen Çağan Irmak, Ege Üniversitesi Radyo-Televizyon bölümü mezunudur. Sinema sektörüne 1992 yılında birçok yönetmene asistanlık yaparak giren, televizyon dizileri yöneten Irmak, 2001 yılında ilk uzun metrajı, içe kapanık, iletişimsiz, sakar bir liselinin sınıf arkadaşlarını rehin alarak onlardan hayatları boyunca kendilerini en çok yaralayan anılarını anlatmaya zorladığı “Bana Şans Dile” yi çeker. Filmde, aile içi şiddet, sevgisizlik, iletişimsizlik gibi temalar ortaya çıkarken, gerilim de zekice sürdürülür. Bundan böyle televizyon ve sinema çalışmalarını birlikte yürüten Irmak, 2003 yılında yazıp yönettiği ikinci filmi “Mustafa Hakkında Her Şey“de, başarılı reklamcı Mustafa’nın, karısı sıradan bir taksi şoförüyle beraberken geçirdiği kazada öldüğüne, şoförü kaçırarak karısıyla ilişkisini keşfetmeye çalışmasını öyküler. Eleştirmenlerin de övgüyle karşıladığı, bugün bile Çağan Irmak’ın en iyi çalışması olarak görülen filmde Fikret Kuşkan ve Nejat İşler müthiş bir ikili oluştururlar.

2005 yılında yazıp yönettiği, “Babam ve Oğlum“, 12 Eylül’ün işkencelerinden ve tutuklamalarından nasibini almış bir adamın, annesiz büyütme zorunda kaldığı oğluyla iletişim kurma ve ikisinin ailenin Ege’deki çiftliğine dönüşüyle başlayan, kendi babasıyla hesaplaşma sürecini dört dörtlük bir oyuncu kadrosu eşliğinde, sağlam bir sinema diliyle aktarır. 2008’de çektiği, büyük bütçeli fantastik ve destansı “Ulak”, öyküsünden çok etkileyici görselliğiyle geniş kitlelerinin ilgisini çeker. İlginç bir çağcıl aşk hikâyesi anlatmaya soyunan. ancak başkarakterinin cinsel yönelimine cesur bakışını sürdüremeyerek öyküsünü yapay ve inandırıcı olmaya sulara sürükleyen “Issız Adam” (2008), kazandığı ticari ve eleştirel başarılara karşın kanımca yanlış bir filmdir. Meral Çetinkaya’nın olağanüstü anne yorumuyla dikkat çeken “Karanlıktakiler” (2009), ilerlemekte olan yaşına rağmen kendisine cehennem azabı çektiren, ona aşırı bağlı kıskanç ve takıntılı annesiyle birlikte yaşamak zorunda kalan otuzlarında bir adamın melankolik ve klostrofobik öyküsüdür. Redd gurubunun bir şarkısından ilhâm alarak yazıp yönettiği “Prensesi Uykusu” (2010), filmin müziklerini üstlenen Redd’e ve oyuncusu Sevinç Erbulak’a ödüller kazandırır.

Ailesinin mübadelede Girit’ten İzmir’e geliş öyküsünden kurgulayarak yazdığı ve yönettiği “Dedemin İnsanları” (2011), küçük bir Ege kasabasında yaşayan on yaşında bir çocuk ve dedesi aracılığıyla, bir ailenin ve bir ülkenin geçirdiği büyük değişimi anlatır. Monokroma yakın bir tonlamayla çektiği mübadele sahneleri dışında filmin tamamına hâkim olan 1940’ların Technicolor’unun cıvı cıvıl renkleriyle çektiği, ünlü oyunculardan oluşan geniş kadrosu büyük başarıyla yönettiği “Dedemin İnsanları”, Türk sinemasında çok az ele alınmış mübadele trajedisine eğilirken nostalji duygusunu da en güzel aksettirmiş olan filmlerden biridir. “Tamam mıyız?” (2013), dibe sürüklenmekte olan iki talihsiz insanın yollarının kesişmesiyle başlayan, dostluklarını ve hayata tutunma çabalarını etkileyici ama biraz şematik bir dille taşıyan bir umut hikâyesidir. “Unutursam Fısılda” (2014), şarkıcı olma hayalleri peşinde yaşadığı kasabadan İstanbul’a giden bir genç kızın yaşadıkları ve yıllar sonra evine döndüğünde karakter olarak taban tabana zıddı olan ablasıyla hesaplaşmasını konu alır. 1970’lerde şöhret kapısının geçtiği Unkapanı’nı ünlü atölyesi Hayat ve Ses dergileri dönemini başarıyla çizmesine karşın, giderek ağdalı ve ağlak bir melodrama dönüşen “Unutursam Fısılda”nın ardından, tüm gücünü Demet Akbağ’ın ölçülü oyunundan alan keyifli komedi “Nadide Hayat” (2015) ve dram ile komedi arasındaki dengeyi bir türlü tutturamadığı “Benim Adım Feridun” gelir. İnandırıcılıktan uzak senaryosuyla, korku – gerilim denemesi “Çocukla Sana Emanet”, bence Irmak’ın en “olmamış” filmidir.. Son çalışması “Bizi Hatırla” (2018) ile yeniden baba-oğul iletişimsizliği temasına dönüş yapan Irmak, aniden beliren bir kalp krizi sonrası yeniden bağ kurmaya çalışan iki yetişkin adamın birbirlerinden kopuk öyküleri üzerinden, modern hayatın yaşamaya fırsat vermeyen hızını da eleştiren başarılı bir iş çıkarır.

Kürt Sorununa farklı açılardan bakan bir avuç genç yönetmenden 1971 Ankara doğumlu, Berlin Film Akademisi’nde eğitim gören Miraz Bezar, 1980’den beri Almanya’da yaşıyor. 1997 yılında ”Duri (Uzak)” ve 2000 yılında “Listika Rast” adlı iki kısa film çeken Bezar, 2009’da Kürtçe çekmiş olduğu “Min Dît / Ben Gördüm”, anne ve babası katledilmiş iki çocuğun yaşam savaşını, bayağılığa ve duygusallığa kaçmadan anlatır. Kimi zaman Hirokazu Kore-Eda’nın başyapıtı “Nobody Knows”u anımsatan, kimi zaman klişelere fazla yer veren, masalsı ütopik finaliyle inandırıcılıktan uzak kalan filmin doğallığı, samimiyeti ve dürüstlüğü bütün diğer kusurlarının önüne geçer.

1972’de doğan Tolga Örnek, sinemaya “Atatürk” (1988), “Kuruluştan Kurtuluşa Fenerbehçe” (1999) ve “Mount Nemrud: The Throne of the Gods” (2000) belgeselleriyle girer. “Hititler” (2003) ve “Gelibolu” (2005) filmlerinde kurmaca ile belgeseli başarıyla birbirine yediren Örnek’in yazıp yönettiği ilk kurmaca film “Devrim Arabaları” (2008), 27 Mayıs 1960 darbesinden hemen sonra Devlet Başkanı Cemal Gürsel’in emriyle, tümüyle yerli üretim ilk otomobilin yapılışını anlatır. Ülkü sahibi olmanın, idealler peşinde koşmanın, küresel hegemonyaya rağmen toplumun kendi bağımsızlığını koruma çabasının öne çıktığı bu fedakârlık, azim ve başarı(sızlık) hikâyesi, sinemasal özelliklerinden çok konusu ile önemli olan, iyi niyetli ama tam olmamış bir çalışmadır. 2010’da senaryosunu Mehmet Ada Öztekin ile birlikte yazarak yönettiği, filmle aynı adı taşıyan radyo programı ve radyo programını sunan DJ’ler Kaan ile Mete’nin hayatlarının anlatıldığı “Kaybedenler Kulübü” o yılın en iyi Türk filmlerinden biridir. Nejat İşler, Yiğit Özşener, Ahu Türkpençe ile, Oblomov gibi film boyunca koltuğundan hiç kalkmayan Rıza Kocaoğlu’nun üst düzey oyunculukları çok etkileyicidir

Aksiyona dayalı tarzıyla fark uyandıran, sağcı terörizmin yükselişiyle Türkiye’nin doğu ve batıyla olan hassas ilişkilerine aksiyon tarafından odaklanan “Labirent”in ((2011) ardından, Tolga Örnek, kendi yaşadığı bir süreçten, birkaç yıl önce eşinin hamile kalması ve bir çift olarak anne-baba olmaya hazırlanmalarından etkilenerek sıcak aile filmi “Senin Hikâyen”i (2013) yazıp yönetir. Ailelerine düşkün kentli çiftlerin yaşadıkları doğal süreci keyifli bir durum komedisine dönüştüren filmin genç çiftini, müthiş bir uyum yakalayan Timuçin Esen ile Selma Ergeç canlandırırken ikiliye olağanüstü bir Nevra Serezli de eşlik eder.

Örnek’in “No se aceptan devoluciones” (2013) adlı Meksika filminden uyarlayıp yönettiği “Sen Benim Her Şeyimsin” (2016), öyküsünün “bizdenleştirilemeyişi” ve inanılmaz boyuttaki duygu sömürüsüyle büyük bir düş kırıklığıdır.

KAYBEDENLER KULÜBÜ

1972 yılında doğan, Marmara Üniversitesi Sinema-Televizyon Bölümü mezunu Sedat Yılmaz,“Yetmişinci Gün” isimli bir kısa filmi ve Türkiye’deki cezaevi gerçekliğini, Burdur Cezaevi’nde yaşananları tanıkların dilinden anlatan orta metraj belgesel “Kelepçe”yi (2002) yazıp yönetir. Özgür Gündem gazetesinin ilk yıllarında Diyarbakır bürosuna baskılar üzerinden bölgede yaşananlara kamera tutan belgesel nitelikteki bol ödüllü ilk (ve şu ana kadar tek) uzun metrajı “Press” (2010), çekiminden ancak iki buçuk yıl sonra vizyon şansı bulur..

1972’ İstanbul doğumlu, yapımcı, görüntü yönetmeni, senarist, yönetmen Pelin Esmer Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümü mezunudur. 2002’de, her şeyi biriktiren takıntılı koleksiyoncu amcası Mithat Esmer’in yaşamını anlatan “Koleksiyoncu” adlı belgeselle sinemaya geçer. Akla gelebilecek her şeyi biriktiren, kendi evinde koleksiyonlarının misafiri gibi yaşayan bu eğitimli İstanbul efendisinin benzersiz öyküsünden üç yıl sonra, Mersin’in Arslanköy adlı dağ köyünde yaşayan, uyum sağladıkları düzen altında ezilmekten usanmış dokuz köylü kadının, kendi hayatlarını yazıp tiyatro sahnesinde oynamalarını ve bu süreçte geçirdikleri değişimi anlattığı 2005’te gösterime giren “Oyun” adlı olağanüstü belgeseliyle birçok ulusal ve uluslararası festivalde ödül kazanır. “11’e 10 Kala” (2009) ile tekrar koleksiyoncu amcasına dönen Esmer, yazdığı, yönettiği, yapımcılığını ve kurgusunu üstlendiği, kurmaca ile belgeseli büyük başarıyla harmanlayan bu yeni çalışması ile daha da büyük bir başarı elde eder.

2012’de yazıp yönettiği, ulusal ve uluslararası festivallerde 10 ödül kazanan “Gözetleme Kulesi”, acılı geçmişlerinden ve çaresiz bugünlerinden kaçan iki genç insanın yaşamlarının olumsuz şartlarda kesişmelerinin karanlık ve karamsar öyküsünü anlatır. Trafik kazalarından ensest ilişkilere, kürtaj yasağından kadına uygulanan ayrımcılığa ve tecavüze, ülkenin pek çok sorununu ele alan Esmer’in bu çok etkileyici filminin belki de tek kusuru aşırı yoğunluğudur.

Dışardan avukat, içerden şair” bir kadın, yolculuğun hemen öncesinde tanışıp, bir tren yolculuğu boyunca ona hemen hemen tüm sırlarını anlatan bir hemşire kız, ve kabullenmişlik ile ruh dinginliğiyle ölümü bekleyen, bedeninin boynundan aşağısını hissetmeyen bir adam arasında geçen şiirsel “İşe Yarar bir Şey” (2017) festivallerde fazlasıyla hak edilmiş bir düzine ödül toplar. Gökhan Tiryaki’nin nefis görüntüleri, Öykü Karayel ile Yiğit Özşener’in başarılı oyunculukları müthiş etkileyicidir. Uzun bir aradan sonra sinemaya dönen Başak Köklükaya’nın olağanüstü yorumuysa nefes kesicidir.

Oyun” filmi, benzeri olmayan mucizevi bir çalışmaydı. Mucizeler tekrarlanmaz derler ama 13 yıl sonra Pelin Esmer, Arslanköylü tiyatrocu kadınlardan, unutulmuş dağ köylerinde Shakespeare’in “Kral Lear”ini kendilerine göre yorumladıkları bir turneye çıkacaklarını öğrenince, kamerasını kapıp peşlerine takılıverir. Başta Arslanköylüler, tüm dağ insanlarının benzersiz içtenliği ile doğallığı, Lear’e getirilen naif ve sımsıcak yorumla “Kraliçe Lear” mucizeyi tekrarlamak bir yana, aşar bile.

1972 İstanbul doğumlu Cem Başeskioğlu Marmara Üniversitesi, Sinema TV Bölümü’nde eğitim alır. İlk uzun metrajlı filmi, “Sen Ne Dilersen”, 17. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde, Umut Veren Yeni Senaryo Yazarı dalında ödül kazanır. Uzun yıllar senaryo üzerine dersler veren ve senaryo danışmanlığı yapan Başeskioğlu hâlen sinema ve diğer disiplinler arasındaki ilişkiyi çok boyutlu ele alan konferanslar vermektedir.

1973 İstanbul doğumlu, reklam kökenli ve takma isimli Ketche’nin (Hakan Kırkavaç) ilk uzun metrajı “Romantik Komedi” (2010), biraz Amerikan televizyon dizisi “Sex and the City”yi anımsatan, başoyuncularının kimyasının pek de uyuşmadığı, ağır aksak ve hantal bir film. Tabii ki bütün bu kusurlar, ciddi bir ticari başarı kazanmasını ve daha da tatsız iki devam filminin çekilmesini engellememiş. Ketche’nin ikinci filmi “Bu İşte Bir Yalnızlık Var” (2013) aşkla müziği bağdaştırmaya çaba gösteren, ama bunu başaramadığı gibi karmaşık ve inandırıcılıktan uzak öyküsü, klişeleri ve kötü oyunculukları ile ilk filmini bile aratan bir romantik komedidir. Başladığı, ancak Can Ulkay’ın bitirdiği “Müslüm”den daha önce söz etmiştim.

1973’de Dersim’de doğan Istanbul’da Mezopotamya Sinema Kollektifi’yle çalışan Kâzım Öz, 1996 ilâ 1999 arasında 5 belgesel ve “Ax-Toprak” adlı bir kısa film çeker. Yola çıkış nedenlerini birbirinden gizleyen, biri askerlik yapacağı birliğine katılmak, diğeri “dağa çıkmak” üzere aynı otobüste tesadüfen yan yana yolculuk yapan iki gencin öyküsünü perdeye getiren ilk uzun metrajlı filmi “Fotoğraf” (2001), dostluk ve düşmanlık kavramları arasındaki ince çizgiye yerleşerek, bir fotoğraf yüzünden üzerine düşmanlığın gölgesi düşen tanışma süreci üzerinden güneydoğuda yaşananları ve bu olayların toplumda bıraktığı izleri sorgular. Nürnberg Türkiye-Almanya Film Festivali’nde En İyi Belgesel ödülünü kazanan uzun metrajlı belgeseli “Dûr / Uzak” (2005), Tunceli-Pertek’in Kürmeş köyünde, genç kuşağın büyük şehirlere ve Avrupa’ya göç etmesiyle gittikçe yalnızlaşan yaşlı nüfusun ve göç ettikleri kentlerde köy özlemine gömülen gençlerin yaşadıkları anlatılır.“Bahoz-Fırtına”(2008) üniversite sınavını kazanarak İstanbul’a gelen Dersim’li Cemal’in sistem karşıtı devrimci bir grup ile tanışmasını, bir yandan grubun öncülerinden Helin ile yaşadığı çatışma sonunda asimilasyon politikası yüzünden farkında bile olmadığı Kürt kimliğini keşfetmesini, diğer yandan da dünyayı değiştirmenin hayalleri ile yaşayan dört gencin geçirdiği hızlı değişim sürecini anlatır. Kâzım Öz, bir süre belgesel çalışmalara ağırlık vererek 2010’da göçebe Şavak topluluğunun yok olmaya yüz tutmuş yaşam tarzlarının, doğayla bağlarının ve kıyasıya mücadelelerinin yanı sıra insani ilişkilerini belgeleyen “Demsala Dawi: Sewaxan / Son Mevsim: Şavaklar” ve 2014’de Batman’ın eteklerinde iki odalı bir evde yaşayan, yaşamlarını mevsimlik işçilik yaparak kazanmaya çalışan 22 kişilik bir ailenin hikâyesini anlatan “He bû tüne bû / Bir Varmış Bir Yokmuş” filmlerini çeker. Kâzım Öz’ün 2016’da çektiği, sansürle bir seri sorun yaşadığı filmi “Zer”, kanser tedavisi için New York’a gelen babaannesi Zarife’nin söylediği eski bir Dersim türküsünün peşine takılarak, New York’tan Dersim’e türkünün hikâyesini aramaya çıkan Jan’ın, bu arayışta, kendi kalıtsal geçmişindeki Dersim acılarını da keşfetmesini, sert politik söylemini benzersiz bir şiirsellikle harmanlayarak anlatır.

ZER

I973 İstanbul doğumlu Levent Semerci, Anadolu Üniversitesi’nde sinema eğitimi alır, reklam filmleri ve müzik klipleri yönettikten sonra 2009’da, yapımcılığını, görüntü yönetmenliğini ve kurgusunu da üstlendiği ilk uzun metrajlı filmi “Nefes: Vatan Sağolsun”u yazıp yönetir. Doğu’daki bir sınır karakolunda askerlik yapmakta olan bir avuç gencin gözünden PKK terörüne değinen bu yüksek bütçeli film, gerçeklik duygusunu yok etmemek için, piyasanın meşhur oyuncularıyla değil, çok başarılı kompozisyonlar çizen tanınmamış, genç oyuncularla çekilir. Arada bir hamasi propagandaya yönelse de, genelde başarılı savaş karşıtı söylemi olan “Nefes”in ardından Semerci, “Ayhan Hanım”da (2014 ) Eylül darbesini bir ailenin dağılma süreci üzerinden anlatır. Semerci’nin kendi ailesinin hikâyesini anlattığı bu şiirsel filmde, 1977’nin kaotik ortamında, tek çıkış yolunun devrim olduğuna inanan ailenin üç büyük oğlu olayların tam içindeyken, emekli astsubay baba, karısı Ayhan ve küçük oğulları dönemin politik kargaşasından uzak bir hayat sürmektedirler. Filmin 11 yaşındaki en küçük kardeşi Semerci’nin kendi çocukluğunu canlandırır. Eskişehir’de kurulmuş minimalist setlerde, çoğu zaman modern dansçıların koreografileriyle çekilen “Ayhan Hanım”, minimal yapısıyla muazzam bir armoni oluşturan harika müzikleri ve bizzat yönetmenin parlak sinematografisi ile ülkemiz sinemasında pek de benzeri yapılmamış etkileyici bir çalışmadır.

1973’ün ilk günü doğan Mahmut Fazıl Coşkun, YTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümü’nden mezun olduktan sonra, UCLA ‘de Film, TV ve Dijital Medya bölümünü tamamlar. Kısa filmleri ve belgeselleriyle çok sayıda ödül almış olan Coşkun’un 2008’de filmin baş oyuncularından Görkem Yeltan’ın senaryosundan çektiği ilk uzun metrajı “Uzak İhtimal” Rotterdam Film Festivalinin Büyük Ödülünü paylaşarak bu festivalde ödül alan ilk Türk filmi olur. İstanbul’a yeni gelen, Galata’da bir camide çalışmaya ve caminin ayarladığı dairede kalmaya başlayan bir müezzinin, karşısındaki dairede oturan rahibe adayıyla, ve uzun yıllar önce birlikte yaşadığı kadından olan kızını arayan İstanbul efendisi bir sahafla hayatlarının kesiştiği “Uzak İhtimal”, söylenememiş bir aşk hikâyesinin etrafında döner. “Uzak İhtimal”den 4 yıl sonra Coşkun seyircinin karşısına, bir kez daha karakterlerini başka bir aleme taşıdığı, ilk eserinden çok daha sağlam ve tamamlanmış bir öyküyle çıkar.

4 kaybedeninin öyküsünü, Anadolu’nun herhangi bir taşra şehri ya da kasabası olabilecek Yozgat’ın bulanık fonunda anlattığı “Yozgat Blues” kanımca 2013’ün en iyi filmlerinden biridir. Coşkun, hevessizce geldiği yerde tutunmaya çalışan, yaşamı da peruğu kadar gri, müzisyen Yavuz’u, İstanbul’da kalabalığın arasında asla fark edilmeyecek olan, ancak taşrada cazibe merkezine dönüşebilecek tombul Neşe’yi, tüm derdi kadın kuaförü olmak ve evlenmek olan genç berber Sabri’yi ve Sabri’nin az biraz okumuş, şair ve radyocu arkadaşı “sanatsever” Kâmil Yönetmen’i ustalıkla Yozgat’ta karşı karşıya getirir.

Mahmut Fazıl Coşkun, Venedik Film Festivali’nin Orizzonti bölümünde Özel Jüri Ödülü alan üçüncü filmi “Anons”da, 21 Mayıs 1963 gecesi Talat Aydemir’in Ankara’da gerçekleştirmeye çalıştığı ve başaramadığı darbe girişimi sırasında, askeri darbeyi İstanbul Radyo İstasyonu’ndan okuyacakları bir anonsla haber vermeyi planlayan bir grup subayın önüne çıkan küçük pürüzlerin büyük engellere dönüşmesinin trajikomik öyküsünü anlatır.

Her şeyin planlama ve askeri güçle çözülebileceğine inanan, güçlü ve etkili bir anons sayesinde darbenin başarılı olacağından ve halk desteğini arkalarına alacaklarından emin olan dört asker, hiçbir şey bekledikleri gibi gitmeyip de emir komuta zinciri dışında kişisel karalar vermek zorunda kaldıklarında her şeyin altüst olma tehlikesiyle karşılaşırlar. Coşkun’un “Yozgat Blues”da kendini azar azar duyumsatmaya başlamış olan ve artık doruğuna ulaşan gizli mizah duygusu “Anons”da, Dry Martini fıkrası ya da Rıfat’ın Kuzey Kore Milli Marşını okuması gibi benzersiz anlarıyla, gerçekçi ile absürdü büyük başarıyla harmanlayan, hınzır, kapkara bir güldürü anlayışına evrilir.

1973 yılında İzmit’te doğan, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi mezunu Onur Ünlü yüksek lisansını, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi iletişim bilimleri anabilim dalında tamamlar. 2006 yılında yapımcılığını, yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği İlk filmi “Polis” kimi izleyicilerce yerden yere vurulurken, kimilerince de göklere çıkarılır.

Polis”in absürd mizahından hiç tat alamamış olduğum Ünlü, giderek aykırı “anti-sinema” anlayışını ve kendine has absürd/fantastik mizah duygusunu geliştirir, filmlerinde ve medya fenomenine dönüşen TV dizisi “Leyla ile Mecnun”da absürde yeni bir bakış açısı kazandırır. Bu çalışmalar, absürdü ‘anlamsız’la eşdeğer kabul edip saçma sapan olarak nitelemeyen, öykülerini rasyonalist ve kartezyen olmayan paralel bir mantığa dayandırarak ‘kendi’ gerçeği içinde tutarlı ve keyifle izlenen işlerdir. Bu tavrını “Beş Şehir “(2009) ve “Celâl Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi” (2012) ile sürdüren Ünlü, bu son filmi ile Adana Altın Koza’da En iyi film, En iyi senaryo ve Jüri oyunculuk özel toplu performans ödülünü kazanır. 32.Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin ödül rekortmeni olan, bir kasabaya sıkışmış süper kahramanların, siyah-beyaz çekilmiş şarkılı türkülü hikâyesi “Sen Aydınlatırsın Geceyi” (2013) filminde karakterlerin donatıldıkları süper güçlerin hiçbir sorunlarına çözüm getirmeyişi filmin hem dramatik hem de komik tarafını oluşturur. “İtirazım Var” (2014), 51. Antalya Altın Portakal yarışmasında En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo Ödüllerini alır. Başkarakterinin bir zamanlar antropolojiyle ilgilenmiş eski boksör bir imam olduğu “İtirazım Var”ın yüzeydeki polisiye komedi görünümünün altında son derece cesur ve sert bir eleştirel yapısı kadar, Jack Nicholson’un “Chinatown”daki kırık burnundan Agatha Christie uyarlamalarının upuzun çözüm sahnelerine göndermeleriyle gerçek bir sinefil filmi oluşu da çok etkileyicidir. Shakespeare’in “Romeo ve Jülyet”inin serbest uyarlaması olan “Kırık Kalpler Bankası” (2017), kara mizahla romantizmi harmanlayan, karmaşık bir polisiye tadında gelişir. Ancak, renkleri ve olağanüstü görselliğiyle müthiş etkileyici olan film, aşırı karakterli yapısı ve atlamalı serbest kurgusuyla giderek yorucu olmaya başlar. Ünlü’nün aynı yıl çektiği “Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok” görme yeteneğini kaybetmekte olan, hem ruhen hem fiziksel olarak dağıtmakta olan bir dedektifin öyküsüdür. Rüya ile karabasan arsında gelişen filmin dört başkarakterinin de kör olması, yazar yönetmenin karanlık mizah duygusunun iyice çarpıklaşmaya başladığının göstergesidir. Aynı yıldan bir üçüncü film de “Cingöz RecaiPeyami Safa’nın romanından uyarlanan film, etkileyici görselliğine karşın, ne polisiye ne de komedi olamayarak iki arada bir derede kalan, Ünlü’nün belki de en başarısız çalışmasıdır.

Son dönemde Türk sinemasının en üretken isimlerinden Onur Ünlü’nün, yine 2017 yapımı “Put Şeylere”, “Demokratik Dramaturji” adını verdiği kendi sinema manifestosunun bir örneğidir. Cihangir’de yaşayan bir grup insanın hikâyesiyle başlayan, birbirine kabloyla bağlı iki ev arkadaşına ve ölüleri dirilten bir hemşireye kadar uzanan film, yıkmak, oynamak ve tersyüz etmek üzerine kurulu bir anlatım dener. Bu bağlamda “şimdilik” en zorlayıcı ve izlenmesi en zor filmi olduğu kanısındayım. Daha farklı yolları deneyen Ünlü’nün bundan sonra çektiği, hem Flash TV’nin bir zamanlar çok tutan dizisi “Gerçek Kesit”e bir saygı duruşu hem de annesine fazla düşkün başkarakteriyle Hitchcock’un ünlü klasiği “Sapık”a selam niteliğindeki “Manyak” (2018) şahsen sevimsiz ve itici bulduğum bir filmdir.

Ünlü’nün “Put Şeylere” ile başlayan, burjuva sanatı olarak nitelediği sinemanın kemikleşmiş anlatı konvansiyonlarından, giriş-gelişme-sonuç gibi kalıplardan kurtulmuş bir sinema yapma gayretinin, bir bakıma Yeni Dalga’nın son dönemlerinde Jean-Luc Godard’ın yapmaya giriştiği “anti-sinema” ile akrabalığı vardır. Tabii ki iki önemli farkla. Birincisi sinema duyguları ve tarzları son derece farklıdır. İkincisi de gerçek yaşamda Godard ne kadar sevimsiz ve itici bir adamsa, Ünlü, keyifli ve hoşsohbet bir insandır ki bu karakter yapıları sinemalarına da neredeyse birebir yansır.

Yazıp yönettiği, henüz vizyona girmemiş olan son filmi “Topal Şükran’ın Maceraları” (2019) çocukken geçirdiği bir kaza sonrasında topal kalan, hayatı boyunca bu gerçeklikle yüzleşmeye çalışarak sevginin, aşkın peşinden gitmeye çalışsa da her zaman olumsuzluklar, hatta trajedilerle karşılaşa bir kadının sembolik imgelerle bezenmiş masalsı öyküsüdür.

Demokratik Dramaturji”nin bu yeni aşaması, filmin ara yazılarla açıklanan diyalogsuz biçemidir. Ancak, ara yazılarla tiye alınan giriş-gelişme-sonuç kalıplarını yıkma girişimi karşılığını bulamadığı gibi, mevcut durumun nasıl bir sonuca vardığı da ziyadesiyle havada kalır.

1973 İstanbul doğumlu New York Teknoloji Enstitüsü mezunu Alphan Eşeli, 2013 yılında vizyona giren, senaryosunu Serdar Tantekin ile birlikte yazdığı ilk uzun metrajlı filmi”Eve Dönüş: Sarıkamış 1915”, filmiyle, 2013 Montreal Uluslararası Film Festivali’nde Fipresci ve Golden Zenith ödüllerini, Hong Kong Asya Film Festivali’nde ‘Yeni Yetenek’ ödülünü kazanır ve 57. BFI Londra Film Festivali’nde Sutherland ödülüne aday gösterilir. Dünya çapında 30 festivale davet edilen “ Eve Dönüş: Sarıkamış 1915”, I. Dünya Savaşı sırasında Ruslara karşı yapılan, 90.000 askerin şehit düştüğü Sarıkamış Faciası olarak da bilinen Sarıkamış ibatına, insanı insanlıktan çıkarmasına odaklanan çok başarılı bir çalışmadır. Filmde, bir Osmanlı üst düzey yetkilisinin eşi ve kızıyla onlara refakat eden devlet görevlisi, artık Rus toprağı olan bölgeden çıkmaya çalışırken bir fırtına sırasında sığınmak zorunda kaldıkları, çatışmalar yüzünden harabeye dönmüş, her köşesinden cesetlerin çıktığı bir köyde karşılarına çıkan, Ruslardan kaçan genç bir çift ve bir şekilde hayatta kalmayı başarmış iki Osmanlı askeriyle birlikte eve dönmenin yollarını ararlar.

2016’da Suriye’den Güneydoğu Anadolu’ya kaçmak zorunda kalan ve güvenli bir ortamın yarattığı hislere alışmakta zorluk yaşayan bir anne-kızın öyküsünü anlatan ilginç kısa filmi “Küçük Kurşunlar”ı çeken Eşeli, 2018’de Mini Vampir Dizisi “Yaşamayanlar”ın bütün bölümlerini yönetir. Otoritelerin vampirlere şehrin kenar mahallelerinde dikkat çekmeden beslenebilecekleri yerler göstermesiyle, tüm klişeleriyle anlatılan bu 8 bölümlük vampir öyküsü, hayatın kenar mahallelerine sıkışmış, varlıkları ile yokluklarını zaten kimsenin fark etmediği, görülmeyen, duyulmayan, umursanmayan ve buna rağmen hayatta kalmaya çalışanların, yani aslında zaten yaşayamayanların alegorisine dönüşür.

İstanbul belgeselleriyle tanınan 1973 doğumlu Ayşim Türkmen Keskin’in ilk uzun metraj kurmacası “Çekmeköy Underground”, kentsel ve toplumsal dönüşümün genç kuşak üzerindeki etkilerini filme adını veren Çekmeköy’de, lüks semtlere dönüşen gecekondu mahallelerinde yaşayan ve hip-hop yapan bir grup gencin açmazlarını hip-hop ritmiyle biçimlenmiş bir müzik videosu estetiğiyle ele alır. Beatbox yapıp dans eden mahallenin gençleri kötü bitmiş aşkların acısından dansla, müzikle kaçarak hayata tutunmak isteseler de İstanbul’un ışıltılı acımasızlığı hayallerine kurşun sıkacaktır.

Çiğdem Vitrinel, (d.1973),En İyi Yönetmen dalında Altın Portakal kazanan ilk uzun metrajı “Geriye Kalan”ın (2012) öyküsünü, kocası ve kızıyla geniş ve aydınlık evinde yaşayan Sevda ile kocasından ayrı tek başına ayakta durmaya çalışan Zuhal’ın yaşamları arasındaki tezat üzerine kurar. Orta sınıf yaşamının sterilliği, erkeğe bağımlı yaşayan kadının durumunu ve sınıfsal çatışmada kadının ne olursa olsun “alt sınıf” olarak kalışını, karakterlerin gelişimlerini görsel açıdan da ekrana yansıtarak anlatan Vitrinel, değişimin anahtarının kadının bağımsızlığında olduğunu ifade eder. Çiğdem Vitrinel’in bir aşkın anatomisini zekice işleyen ikinci filmi “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku”, İlhami Algör’ün aynı adlı romanının uyarlamasıdır. Kitapsız yazar Arif’le özgür ruhlu Müzeyyen arasındaki “derin tutku”nun öyküsünü ince bir mizahla duygusuyla başarıyla aktaran Vitrinel, filmini merkezine ilk filmindeki gibi güçlü ve ayakları yere basan bir kadın karakterine oturtur.

1974’de Konya’da doğan, Boğaziçi Üniversitesinde iktisat ve tarih eğitimi aldıktan sonra doktorasını aynı üniversitede Modern Türkiye Tarihi konusunda tamamlayan Emin Alper, İTÜ İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümünde eğitmenliğe devam ederken senaryolar yazar, 2008’den itibaren kısa filmler çekmeye başlar. Berlin’de prömiyer yapan ilk uzun metrajı “Tepenin Ardı” (2012) Caligari Film Ödülü, İlk Film Ödülü Özel Mansiyon ve Altın Lale dâhil 25’i aşkın ulusal ve uluslararası ödül kazanır. Emekli bir orman işletme şefinin ekip biçtiği ve keçi beslediği taşradaki çiftliğinde, oğlu ve torunları onu ziyarete geldiğinde, üç kuşaktan erkeklerden oluşan aile, birbirlerini anlamadan, birbirlerine hiç bir şey anlatmadan tüm iletişimsizlikleriyle, yer, içer, gezer ve tartışırlar. Tepenin ardındaki (seyircinin hiçbir zaman görmeyeceği) Yörüklerin keçileri çalıp kestiği söylentisi, giderek bir şiddet sarmalı doğurur. “Tepenin Ardı”, kendine benzemeyeni, öteki olanı anlamaya çaba göstermektense ondan bir düşman yaratmayı yeğleyen, korkularıyla yüzleşmektense kendi yarattığı ötekiyle savaşan maço bir kültürün çok güçlü alegorisine dönüşür.

Üç yıl sonra Alper, ikinci filmi “Abluka” ile, dünya prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali’nin ana yarışma bölümünde Jüri Özel Ödülü’nü, yan ödüllerden de Arca Cinema Giovani (Genç Sinema Ödülü) ile, resmi ödüller arasında yer almayan, ancak festivalin kapsamında verilen bağımsız eleştirmenler ödülü “Bisato D’Oro”yu kazanır. Venedik’in ardından 40. Toronto Film Festivali’nde gösterilen “Abluka”, Adana Altın Koza Festivalinde de En İyi Film ve Adana İzleyici Ödülü’nü alır.

Emin Alper, distopik bir İstanbul’a yerleştirdiği “Abluka”da, izleyiciyi, kuşkuyla yozlaşmanın yönettiği, mantığın paramparça olduğu cehennemi bir sarmala sokarak, bu kez polisin abluka altına aldığı bir gecekondu mahallesindeki çatışma ortamını, Türkiye’nin yakın tarihindeki yoğun siyasal karmaşanın ve politik şiddetin alegorisi olarak işler. Zamanın ve mekânın bilinçli olarak iyice belirsizleşerek olayları geçmişten bugüne uzanan bir çizgiye oturtmayı yeğleyen Alper, biri, şartlı tahliye ile cezaevinden çıkarılarak polis muhbiri olarak çalıştırılan, diğeri belediyede sokak köpeklerinin itlafından sorumlu birimde çalışan iki kardeşin, dış dünyada yaşananların baskısının, yalnızlığın, kadınsızlığın, aşağılanmaların, tehditlerin, ezikliklerin giderek anlamsız korkulara ve paranoyalara yol açmasıyla, gerçeklik duygusunu yavaş yavaş yitirmelerini anlatır. Toplumsal paranoyanın, bireyde yansımasını bularak kişisel paranoyaya dönüşmesini klinik bir vakayı incelercesine didik didik eden “Abluka”, başlarda son derece gerçekçi bir tonlamayla açılarak, ana karakterlerinin akıl sağlığının bozulmasına paralel olarak azar azar fantastik bir boyuta taşınır. Ancak yazar-yönetmen, bu sürreel boyutta bile gerçeklik duygusunu kaybetmeden, hikâyesini düşsel ile gerçeğin, gerçek ile gerçeküstünün birbirine ancak dokunduğu o ince çizgide anlatmayı başarır. Alper, sayısız alt metin içeren bu politik psikolojik gerilimi, benzersiz bir tempo ile, hiç aksatmadan, hiç sarkmadan, iki saat boyunca soluk soluğa izletir. Tabiî ki buna, kusursuz yönetilmiş müthiş oyuncu kadrosunun büyük katkısı var.

Tepenin Ardı” ve “Abluka”da maço değerlerin yüceltildiği, şiddetin ifade aracına dönüştüğü milliyetçi değerler sistemi içinde korkularıyla yüzleşmekten kaçınan erkeklerin kendi krizlerini bir öteki yaratarak aşmaya çalışması üzerinden alegorik bir Türkiye panoraması çizmiş olan Emin Alper üçüncü filmi “Kız Kardeşler”de (2019), isimsiz ve yoksul bir köyde yaşayan, hayattan farklı istekleri olan üç ayrı yaştan kız kardeşin bir aileye besleme olarak gitmeleri üzerinden beslemelik, sınıf ve cinsiyet eşitsizliği, iktidar ve hiyerarşi gibi sorunlara yoğunlaşır. Alper öyküsünü, köyün zaman ve mekândan kopmuş görünümünün hissettirdiği araf duygusuyla, filmin başında ve sonunda dinlettiği Azeri ninnisiyle, köydeki deli kadının taklalarıyla, bildik taşra tanımıyla çelişen, kendine has özgün bir taşrada anlatır. Kardeşlerin büyüğü Reyhan, besleme olarak gittiği evde eczacının kalfasından hamile kalmıştır; ortanca Nurhan her türlü otorite figürlerine büyük bir öfke beslemektedir; en küçükleri Havva ise okuyarak zekası ve yeteneğiyle yoksulluktan ve yoksunluktan kurtulmak istemektedir. Ancak beslemelik hiçbiri için çıkış yolu değildir; şehirdeki besleme olarak gittikleri doktorun evi tam tersine kurtulamayacakları bir kapan gibidir. Bu bağlamda beslemelik, kızların aidiyet hissini ve hayata tutunmalarını engelleyen, çıkışsızlığı, yabancılaşmayı ve yersiz yurtsuzluğu simgeleyen bir metafora dönüşür. Üç kız kardeşin kendi yaşamları üzerindeki söz hakkının önce babada, sonra meczupluğu yüzünden dışlansa ve alaya alınsa da erkek olduğu için Veysel’de, daha sonra da muhtarın ve şehirdeki doktorun elinde oluşu da, ataerkil sistemin iktidarını devam ettirişini simgeler.

1974 İstanbul doğumlu Levent Soyarslan’ın yazdığı, yönettiği, kurgusunu ve ortak yapımcılığını üstlendiği ilk filmi “Oflu Hocayı Aramak- O.H.A.” sinemamızda örneği olmayan “mockumentary” (kurmaca belgesel) tarzında absürd bir kara komedidir. “O.H.A.”, ünlü bir müteahhidin sponsorluğunda Karadeniz yöresinin fenomenlerini araştıran bir ekibin maceraları aracılığıyla, günümüz Türkiye’sini, otoritelerinden eylemcilerine dek bütün yönleriyle hicveden, “çapulcu” mizahının hâlâ capcanlı, hâlâ taptaze varolmakta devam ettiğini ispatlayan, büyük olasılıkla Türkiye Sinemasında çekilmiş en anarşist ruhlu filmdir. Cesareti, eleştirisini son derece zekice yapması, her türlü muhalif düşüncenin bağıra çağıra değil, kahkahalarla güldürerek, ironiyle yapılabileceğini göstermesiyle başarılı bir çalışma.

1974 Hatay doğumlu yazar yönetmen Fikret Reyhan, “Defne” adlı bir roman yazmış. 2017 yılında, çocukluğunun geçtiği yerlerde çektiği, kısmen otobiyografik öğeler taşıyan ilk filmi “Sarı Sıcak” İstanbul Film Festivali’nde “En İyi Film” dahil dört ödül ve Moskova Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” ödülünü almış.

Sarı Sıcak”, artan endüstrileşmeyle birlikte fabrikaların arasında sıkışıp kalmış kendi çiftliklerinde ürettikleri sebzeleri aracılara satan bir ailenin hikâyesine odaklanır. Sömürüye dayalı ticari ilişkilere ve zamana ayak uyduramayan bir göçmen ailenin en küçük oğlu, ürünlerini borçlu oldukları komisyoncuya değil de, farklı bir komisyoncuya sattığında, hem kendisi hem de ailesi için beklenmeyen sonuçlar ortaya çıkar… Aytaç Uşun’un büyük başarıyla canlandırdığı, ustalıkla düşünülmüş başkarakteri, sağlam senaryosu ve kurgusuna karşın görsel anlatımda kimi kusurlarına rağmen geleceğin önemli bir yönetmeninin müjdeleyen bir çalışma.

Genç Türk Sinemasının 1975 öncesinde doğan kuşağına ayırdığım bu bölümün sonuna geldik. Gelecek yazımda sinemamızın 1975 ve sonrasında doğmuş olan en genç kuşağından söz edeceğim.

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here