“ Dünyada ihtirasla beraber olmadıkça, hiçbir büyük iş başarılamaz” 

                                                                                              G. Hegel

Bilim dünyasında deprem yaratan buluşuyla; fizik ve kimya dalında  iki nobel ödülü alan Marie Curie, dünyanın gelmiş geçmiş en güçlü kadınlarından biri olduğunu “Radyoaktif” filmiyle daha iyi anlıyorsunuz. Yönetmenliği İran asıllı  kadın sanatçı  Marjane Satrapi tarafından gerçekleştirilen  film, merakla beklendiği halde şanssız bir döneme, Corona sürecine denk geldiği için Fransa’da hayli gecikmeli olarak nihayet izleyebildik. Marie Curie’nin keşfettiği elementi, dünya güçleri dünya halklarının aleyhine kullansa da, onun bilim yolundaki mücadele, azim ve ateşini gördükten sonra şapka çıkarıyorsunuz…

Avrupa’nın daha düne kadar erkek hegemonyası altında; bir kadın olarak Marie’nin bilim dünyasında bilimini ve rüştünü ispat etmesinin ne kadar zor olduğunu tahmin etmek zor değil. Bu erkeklerin bilim insanı olmasına rağmen önyargı ile hareket etmelerini ve laboratuvarların erkeklere ait olduğu düşüncesini değiştirmelerine engel olamamıştır. Üstelik Marie Polonyalıdır ve milliyeti de belli dönemlerde aşağılanmasına neden olmuştur. Hem kadın olması, hem Polonya ırkından olması; Paris gibi bir şehirde işlerini üç kat daha zorlaştırmıştır ama tutkusu öyle güçlüdür ki karşısına çıkan her engeli aşmasını bilmiştir. Yönetmen, onun bu tutkusunu etekleri savrularak döne döne dans eden kadın figürü ile özdeşleştirmiştir…

Film, Marie Curie’nin gençliğinde başka bir bilimin adamı olan Pierre Curie ile klasik çarpışma hikayesiyle başlayan ve evlilikle noktalanan hikayesiyle başlıyor. İki bilim kafadarı birbirini bulduktan sonra çalışmalarına aşkla devam ederler ve 1903 yılında radyumu ayrıştırarak Polonyum elementini keşfederek birlikte Nobel ödülü kazanmayı hak ederler. Ancak Nobel konuşmasını kadın olduğundan dolayı Marie Curie’nin yapmasına izin verilmez, bu durum onun çok ağrına gider..

Radyum,özellikle kanser hastalarının tedavisinde kullanılmaya başlasa da yönetmen aralıklarla radyumun nelere yol açtığını da göstermekten geri durmuyor. Önce Hiroşima, Nagazaki; atılan bombaların yarattığı tahribatı ve  Sovyet çernobil kazası bu bilim  hikayesinin arasına  serpiştiriyor…

“Radyoaktif” i izledikten sonra, yine yönetmenini araştırdım, Fransız kaynaklarından ilginç ve şaşırtıcı  bilgilere rastladım; Filmin yönetmeni Marjane Satrapi İran’da islam Devrimi öncesi sosyalist hareket içinde yer almış bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Oradaki bir fransız okuluna devam eder ve şahın devrilmesiyle birlikte gelişen politik olaylara tanıklık eder. 1969 doğumlu olan Satrapi molla Rejiminin baskılarına maruz kalmasın diye 14 yaşındayken ailesi tarafından Viyana’ya gönderilir. Lise tahsilini viyana’da tamamladıktan sonra 21 yaşında bir evlilik yapar; ancak bir yıl sonra boşanır ve tekrar İran’a geri döner, üniversite eğitimi Tahran Azad Üniversitesinde Görsel İletişim bölümünde tamamladıktan sonra Fransa Strasbourg’a taşınır. Oradan da Paris’e…

Filmle ilgili yapılan röportajda; Marie Curie film projesinde üç yıl gibi uzun bir zaman araştırma yaparak bu filme niçin kendini adadığı ve Niçin Marie Curie sorusuna şöyle cevap veriyor: Çocukluğum boyunca annem sürekli iki kadını örnek almamı söyledi. Marie Curie ve Simone de Beauvoir!Ben ne bilim insanıydım ne de filozof; fakat bağımsız bir kadındım. bu sebep önemliydi, Marie Curie miti ile büyümüştüm; İran’dan kaçıp Fransa’ya gelince kendimi daha özgür hissettim ve bu film projesini gerçekleştirmeye karar verdim.

“Bu kadın figüründe sizi ne baştan çıkardı sorusuna “Marie Curie dönemine göre son derece modern bir kadın, düşündüklerini açıkça söylemekten çekinmeyen bir kadın,ilhamını ne başkasından ne de evde oturarak almadı. İki nobel ödülü de evde  lahana turşusu kurularak alınamaz zaten. Kendisini laboratuvara adayarak ve savaşarak bu ödülleri aldı” 

Röportaj akıp gidiyor, filmin daha iyi anlaşılması açısından  ilgili bölümü çevirmekle yetiniyorum. Yönetmenin söylediği gibi hikaye sadece bilim üzerinden yürümüyor, kadın olarak karşılaştığı engelleri, zorlukları  nasıl boyun eğmeden ve taviz vermeden aştığını gözler önüne seriyor. Kocasını genç yaşta bir at arabasının çarpması sonucu kaybeden  (aslında araba çarpmadan önce Pierre Curie laboratuvar radyum çalışmaları nedeniyle ciğerlerinden hasta olmuştu zaten) Marie’nin  ileriki yıllarda,  evli (evliliği iyi gitmeyen)  başka bir bilim adamı ile ilişkisi bilim dünyasında ve Paris’te çeşitli dedikodulara sebep olurken onu nasıl dışladıklarını ve adeta ülkeden kovma noktasına geldikleri zaman da büyük bir direnç göstererek yılmadan kendini çalışmalarına adayıp  ikinci Nobel ödülünü aldığını; hatta Sorbonne Üniversitesinin ilk kadın öğretim görevlisi (profesör)  ünvanını söke söke elde ettiğini gözümüzün içine sokuyor…

2016 yılında; Almanya, Fransa, Polonya ortak yapımı olan bir “Marie Curie” filmi daha çekilmiş, karşılaştırma yapmak için o filmi de izledim. Dönen kadın figürü orada da var; muhtemelen Satrapi kendi tutku figürünü yaratırken oradan esinlendi ama “Radyoaktif” filmi diğerinden çok daha başarılı bir yapım olduğunu söylemeden geçmeyeyim. Önceki filmde, kocasını ölümünden sonra Marie Curie’nin yaşadığı ilişkiye ve bu ilişkinin onun hayatına getirdiği zorluklara odaklanmış. Bir bakıma magazin kısmını öne çıkarmış.

Marie Curie (Rosamund Pike)

Curie ailesinin iki kızı da bilim ve sanat yolunda ilerlediler; 1934 yılında İrine ve kocası alüminyum folyoyu alfa parçacıklarıyla bombardıman ederken yeni bir radyoaktif element ürettiklerini anladılar. Alüminyum atomlarını, doğada bulunmayan radyoaktif fosfor atomlarına dönüştürmüşlerdi. İlk kez, doğada bulunmayan bir izotopu yapay olarak üretmiş oldukları için 1935 yılında onlara Nobel Kimya Ödülü verildi. İkinci  kızı Eve ise sanat ile ilgilenmiştir daha ziyade; gazeteci, yazar ve piyanist olarak yaşamını sürdürür. Bir aileden dört kişinin birden Nobel Ödülü alması rastlanılır bir olay değildir. Bu bilgiyi ek olarak yazma gereği duydum. Ayrıca filmi seyretmek yetmez, Marie Curie hakkında çeşitli kaynaklardan bilgiler de okunmalıdır. Filmi seyretmeden önce okunursa daha anlamlı olur, film daha iyi anlaşılır…

Lauren Redniss’in çizgi romanından uyarlanan filmin Marie karakterine can veren oyuncu  Rosamund Pike, Pierre   Curie’yi Sam Riley,  Paul Langerin karakterine  ise  Simon Russel can veriyor.  Marie Curie ise bilim uğruna can veriyor, radyoaktivite tahribatı sonucu kan kanserine yakalanan bu dahi kadın 1934 yılında 67 yaşında  hayata veda eder. Oysa hayat ona hiç veda etmeyecektir ve yüzyıllar boyunca adını devam ettirecektir.

Bilime adanmış bir ömre borcu vardır çünkü.

SELAM OLSUN!…

Yazar : Nurbanu Kablan

Yönetmen : Marjane Satrapi

Senaryo : Jack Thorne

Görüntü Yönetmeni : Anthony Dod Mantle

Müzik : Evgueni Galperine, Sacha Galperine

Oyuncular : Rosamund Pike, Sam Riley, Anaurin Barnard, Simon Russell Beale, Katherine Parkinson, Sian Brooke, Anya Taylor-Joy, Jonathan Aris

İngiltere / Biyografi-Tarihi-Romantik-Dram / 110 Dk.

Marie Curie (Rosamund Pike) und ihre Tochter Irene (Anya Taylor-Joy)

ortakoltuk.com

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here