Aşktan Kaçılmaz    /    Juliet, Naked

Bu hafta gösterime girecek filmlerden “Aşktan Kaçılmaz (Juliet, Naked)” filmini izlerken neden aklıma sürekli Woddy Allen geldi? Yoksa bu film de, Allen‘ın o bitmez diyalogları, Yahudi konulu esprileri, ancak her şeye karşın kayıtsız kalamayacağınız bir anlatım ve biçime mi sahip? Evet, ama kısmen. Gerçekten de “Juliet, Naked” filmi de bol diyaloglu ya da başka bir deyişle “geveze” bir film. Aynı zamanda Allen filmlerindeki tuhaf karakterleri de yer yer ekrana taşımaktan kendini alıkoymuyor. Filmin içeriğine geçmeden önce birisi Allah aşkına artık yabancı filmlerin orijinal ismi yerine, yerel dile translate edilirken hangi ilkelerin uygulandığını söyleyebilir mi? “Juliet, Naked” film ismi, filmin hangi yönü ile kaçılmaz bir aşk hikayesi olarak görüldü ki, gösterime “Aşktan Kaçılmaz” ismi ile girecek, bunu anlamak, buna akıl sır erdirmek mümkün değil. Filmimiz bir roman uyarlaması. Nick Hornby tarafından filmin orijinal ismi de olduğu gibi 2009 yılında yayımlanmıştı. Eseri okuduğum için biliyorum ki, film kitaba oldukça sadık kalmış. Yazarın filme de uyarlanan “Futbol Ateşi” isimli otobiyografik unsurlar taşıyan eseri dışında, “High Fidelty” isminde oldukça bilinen kitabı da bulunmakta. Bununla birlikte daha önce iyi bir uyarlama olan 2009 yapımı “An Education-Aşk Dersi” ve bir çok ödülün sahibi 2015 tarihli “Brooklyn” filmlerine yazdığı senaryolar ile oscar adaylıkları da mevcut.

Filmin başında Duncan (Chris O’Dowd) sosyal paylaşım videosunda, hayranı olduğu ancak artık eski popüleritesinden eser kalmayan Tucker Crowe (Ethan Hawke) ile ilgili eski konser kayıtları da olmak üzere izleyiciye o taptığı ikonu tanıtıyor. En son albümü Juliet’ten, müziği bıraktıktan yıllar sonra uzaktan çekilmiş bir eski fotoğrafına kadar en ince detayına kadar Tucker hakkında bilgiler ediniyoruz. Ardından Duncan ile sakin bir İngiliz kentinde birlikte yaşadığı Annie (Rose Byrne) arasındaki ilişki hattını anlamaya başlıyoruz. Duncan takıntı düzeyinde Tucker’e bağlıdır. İnternet üzerinden fan platformu kurar. Annie ise çocuk sahibi olmak isteyen, Duncan’ın kayıtsız hallerine artık tepkisini saklamayan bir karakterdir. Duncan, üniversitede sanat tarihi öğretim üyeliği görevini yürütürken, Annie ise müzede çalışır. Duncan ile Annie çifti arasında filmin çeşitli sekanslarına yansıdığı ölçüde düzgün giden bir ilişki seyri olmaz.

Filmin önemli yan karakterleri de ana karakterler hakkında fikir edinmeye katkı sunar. Annie’nin lezbiyen kız kardeşi ile Ross (Lily Newmark) karakterleri örnek olarak görülebilir. Filmin ilk sekansları da zaten Duncan’ın Ross’un tüm ilgisizliğine karşın Tucker’i anlatma gayreti ile ekrana geliyor. Duncan, o derece saplantıdadır ki, bunu çevresine de artık yansıtır. Akademi dünyasında olmasına karşın grup paylaşımlarının günümüzün yaygın kullanımı ile like edilmesi kendisi için çok önemlidir. Annie ile kız kardeşi arasındaki diyaloglarda Annie’nin ailesini erken kaybettiği, çocuk sahibi olamasa da, ablalık görevinin zaman zaman anneliği de evrildiği anlaşılıyor.

Filmin asıl yönelimi Duncan’a bir gün Juliet albümünün demosunun gelmesi ile başlar. Eve erken gelen Annie, demoyu Duncan’dan önce dinler. Bunu gören ve sevdiğini paylaşamayan Duncan çılgına döner. Aralarındaki tartışmanın boyutu ilerleyen aşamalarda eserin niteliğine dönük fikir ayrılığından kaynaklı olarak şiddetlenir. Duncan’a göre eser şaheser, Annie’ye göre ise tam anlamıyla saçmalıktır. Duncan stajyer olarak üniversiteye atanan Gina (Denise Gough) ile Yunan trajedi paradigması ile başlayan, Antigone ile de devam eden entelektüel içerikli sohbet sonrasında kendisi ile ilişkiye başlar. Üstelik bunu Annie’ye söylemekten de sakınmaz. Annie ise genelde yaşlıların üye olduğu, Duncan’ın kurduğu, Tucker fanlarının oluşturduğu internet üzerindeki gruba sahte isimle girer ve burada Tucker’in sanat anlayışına yönelik sert nitelemelerde bulunur. Ne var ki, grubu takip eden Tucker’in filme yansıyan doğruculuğundan olsa gerek bu durum hoşuna gider ve ardından filmin uzun bir kısmında yer tutan Annie ile arasında yazışmalar başlar. Yeni hayatında Tucker, eski zengin eşinin kira parasını istemediği araba garajında küçük oğlu Jackson (Azhy Robertson) ile birlikte yaşar. Duncan ile ilişkisinde aradığını bulamayan Annie, hep kaybeden bir star eskisinin belki de kendisi gibi yalnız haline tutulur. Bunda tabi ki, Annie ile Jackson arasında anne-oğul ilişkisine benzer bazı durumların doğmasının da etkisi vardır. Tucker’in kızı Lızzıe (Ayoola Smart), Zak’tan (Thomas Gray) hamiledir. Bu nedenle Amerika’da olan Tucker babasına düşkün oğlu Jackson ile birlikte Londra’ya gider.

Yazışmalar sırasında Tucker İngiltere’de bulunan Annie’nin de gelmesini ister. Ancak Tate Müzesi cafesindeki buluşmaya Tucker gelemez, buna içerlenen Annie, Tucker’in telefonu ile randevuya gelmemesinin sebebini öğrenir. Çünkü Tucker kalp krizi geçirmiş ve hastanede yatmaktadır. Annie hemen hastaneye gider, ilk kez yüz yüze görüştüğü Tucker ile yazışma dışında ilk başta iletişimde sıkıntı yaşar. Hele bir de Tucker’in eski eşleri, sevgilileri, dünyadan izole görünümlü erkek çocukları gelir ki, tam bir cümbüş ortamı birden oluşur. Filmin sonlarında ise Duncan’ın Tucker’e olan hayranlığında ilginç bir seyir gözlemlenir. Özellikle gergin geçen Duncan, Tucker ve Annie’nin yemek masasındaki sohbeti bu denileni daha da pekiştirir.

Filmi izleyecek olanlara hatırlatmada bulunalım ki, filmin bitiş jeneriği ile birlikte lütfen (aslında tüm filmler için geçerli) hemen sinemadan ayrılmayın. Zira, arada filmin açılışına benzer küçük bir sürpriz sizi bekliyor. Film, klasik Amerikan/İngiliz orta sınıf aile yapısının bir kısım zaaflarını, dağınık aile görüntüsünü, bence iyi kurulmuş diyaloglarla ve absürd kimi yönleri ile başarı ile kotarmış. Ancak filmden çıktıktan sonra film anındaki hislerin hemen dağıldığını görüyorsunuz. Bunu The New York Times gazetesi sinema eleştirmenlerinden Monica Castillo da yazmıştı. Filmin sonlarına doğru sahilde karşılaşmalar, sonrasında Duncan’ın ev içindeki pasaport kontrolü, Chris O’Dowd‘ın abartılı oyunculuğu ile filmin absürd görünüme katkı sunmakla birlikte, bir süre sonra tıpkı bazı Woody Allen filmleri gibi filmi ciddiye almamaya başlıyorsunuz.

Yönetmen koltuğunda bulunan Jesse Peretz, daha önce “New Girl, The Mindy Projec, The Ex” ve “Girls” filmleriyle de benzer olay örgülerinden hareket etmişti. Bunlar daha çok aşk ilişkisi temelli, ancak kitle sinemasının popüler kaygılarına tutsak filmlerdi. Dolayısıyla bu film, edebi bir eserin uyarlamasının da katkısı ile yönetmenin en eli yüzü düzgün filmlerinden biri olarak görülüyor. Filmin oyunculukları yan karakterler ile birlikte başarılı. Sanırım bu senenin en verimli kadın oyuncularından birisi Rose Byrne. Avustralyalı oyuncu önümüzdeki günlerde yine gösterime girecek “Şipşak Aile” filmiyle de kendisinden söz ettireceğe, ileride romantik/komedi yapıtlarında daha sıklıkla göreceğimiz bir oyuncu olacağının haberini vermekte. Bu filmde, kendisini ciddiye almayan, mevcut halinden çok da rahatsız olmayan, konumunun bilincinde, dağınık aile babası rolünü başarılı bir performansla sergileyen Ethan Hawke, 2001 yılında “Training Day” filmi ile akademi ödüllerine aday olmuştu. İlk zamanlarından beridir iyi bir oyuncu olacağının sinyallerini veren Hawke, sinema tarihi açısından çok önemli yerlerde bulunan “Ölü Ozanlar Derneği, Gün Doğmadan, Gün Batmadan, İlk Gün, Büyük Umutlar” gibi filmlerle farklı türlerde başarılı oyunculuklar sergilemişti. Ancak filmde Ducan’ı canlandıran Chris O’Dowd‘un oyunculuğu kimi yerlerde senaryodaki bir kısım açıklardan, özellikle Annie ile olan ilişkisinin saplantılı hayranlığı nedeni ile ilgili kısımlar da yeterince başarılı olduğu iddia edilemez.

Tüm bunlarla birlikte filmin final kısımlarının da film izleyicisini tam memnun edeceğini sanmıyorum. Filmin olmazsa olmazı tabi ki her şeyden önce unutulmuş bir rock yıldızını esas alması nedeniyle müzikleri. Gerçekten de filmin başından sonuna kadar film tam bir müzik şöleni. Nasıl olmasın ki? “Lax, Juliet, Different Drum, 20 th Call Of the Day, Sunday Never Comes, Goodbye Girl” ile Annie’nin çalıştığı müzede görevli olan olan kişinin absürd unsurların en ileri seviyesi olan sergisi sırasında seslendirilen nefis “Waterloo Sunset” parçaları harika. Ezcümle; başarılı diyaloglar, film boyunca akıp giden müzikler, bazı zaaflarına karşın, kimi yönleri ile Amerikan bağımsız filmlerinin başarılı çekim tekniklerine benzer tarzı ile haftanın izlenesi filmlerinden. Aşktan kaçınılmadığı gibi, bu filmden de kaçılmak için çok önemli bir neden yok.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here