Asla Gözlerini Kaçırma

Florian Henckel von Donnersmarck’dan

“ASLA GÖZLERİNİ KAÇIRMA”

Florian Henckel von Donnersmarck’ın Yabancı Dilde En İyi Film Oscar adayı son çalışması “Werk Ohne Author / Yaratıcısı Olmayan Sanat ”, filme İngilizlerin verdiği “Never Look Away” isminin karşılığı “Asla Gözlerini Kaçırma” adıyla vizyona giriyor.

1973’de Köln’de Florian Maria Georg Christian Graf Henckel von Donnersmarck olarak doğan yazar-yönetmen, Münih Sinema ve Televizyon Okulunda eğitim görürken festivallerde en çok ödül kazanan kısa film sayısıyla rekor kırmış.

Yazıp yönettiği ilk uzun metrajı “Das Leben der Anderen / Başkalarının Hayatı”, Yabancı Dilde En İyi Film dalında Altın Küre, Bafta ve Oscar dahil 77 ulusal ve uluslararası ödül almış. 2010’da çektiği ABD, Fransa, İtalya, İngiltere yapımı epey de başarısız “Turist”den sekiz yıl sonra, ülkesinin 40 yıllık acılı bir döneminin fonunda, bir ressamın yaratım sürecine odaklanan çok ilginç bir filmle sinemaya dönüyor.

Nazi Partisi, iktidara geldiğinde, defalarca modern resimden nefret ettiğini, çizerlerinin çılgın, yeteneksiz ve sahtekâr olduğunu ifade eden, gençliğinde tutkulu ama yeteneksiz bir ressam olan Adolf Hitler’in emriyle, 1937’de bir “dejenere sanat sergisi” açtırmıştı..

Hitler’in, çağcıl dünyanın hümanist değerlerine saldırısının çizgisinde, ari Alman Kültürünün kirletilmesine karşı propaganda amacıyla oluşturulmasını istediği, Münih’teki açılışından sonra tüm Almanya’da turneye çıkmış olan sergi, Picasso, Mondrian, Kandinsky, Klee, Grosz gibi ressamların yapıtlarıyla birlikte, Yahudi sanatçılara da bir bölüm ayırmaktaydı.

Asla Gözlerini Kaçırma”, Dresden’de, 6 yaşındaki Kurt Barnett’in (Cai Cohrs), özgür ruhlu genç ve güzel teyzesiyle (Saskia Rosendahl) birlikte bu sergiyi gezdiği gün başlar. Filmin ilk heyecan verici sürprizi, sergi rehberi olarak karşımıza Schaubühne’nin efsanevi oyuncusu, Ostermeier’in Hamlet’i ve III: Richard’ı Lars Eidinger’in çıkmasıdır. Eidinger, alaycı bir sırıtışla bir Kandinsky tablosuna “bu nesne nasıl ruhu yüceltebilir” diye küçümseyerek bakarken, resmi ideolojinin sözcülüğünü yapmanın ötesinde, lider bildiği bir çılgın sapığın karizmasına kapılıp her türlü mantığı unutan tüm bir ulusun simgeler.

Günümüzün yaşayan en büyük ressamı kabul edilen Gerhard Richter’in yaşam öyküsünden özgürce esinlenen “Asla Gözlerini Kaçırma”, çok yetenekli bir çocuk olan Kurt’un kendini ve sanatını keşfetmesinin destansı öyküsünü üç saati aşkın bir sürede anlatır. Nazi Almanya’sında “kusurlu” teyzesinin gaz odasına gönderilmesi ve Dresden’in yerle bir edilmesiyle yaşanan acılı bir çocukluğun ardından Sovyet işgalindeki ülkesinin resim akademisine giren genç Kurt (Tom Schilling), bu kez Doğu Almaya Komünist Yönetiminin katı baskısıyla karşı karşıya kalır. Özgür sanatsal ifade karşısında tutumları en azından Naziler kadar uzlaşmaz ve bağışlamaz olan Komünistler, Toplumsal Gerçekçilik dışında hiçbir sanat anlayışını kabul etmezler. Kurt üniversitede tanıştığı Moda tasarımı öğrencisi Ellie (Paula Beer) ile büyük bir aşk yaşadığından, olabildiğince uyum sağlamaya çalışır. Çok da başarılı olur. Ancak, bir yandan Ellie’nin babası Profesör Carl Seeband’ın (Sebastian Koch) kızının ilişkisini engelleme çabaları, diğer yandan çalışmalarının sanatsal yetersizliğinin sıkıntısı, Kurt’u daha radikal karalara zorlar. “duvar”ın henüz inşa edilmediği, çıkmanın göreceli olarak daha kolay olduğu bir dönemde, Ellie’yle birlikte, Batı’ya, Düsseldorf’a geçer. Kurt’un kendini bulma yolculuğu Düsseldorf ve Berlin’de devam edecek, filmin son çeyreğinde, neredeyse tesadüfen ortaya çıkan ve bulanık eski fotoğrafları anımsatan olağanüstü özgün tarzı belirginleşecektir.

Burada küçük bir parantez açarak nerdeyse altmış yıldır aralıksız resim yapan, yaşamı ve eserleri filme esin kaynağı olan Gerhard Richter’den kısaca söz edelim. Film onun çok bilinen siyah beyaza yakın, “blurred photo painting / bulanıklaştırılmış fotoğraf resimler” döneminde sona erse de, sanatçı sonraki yıllarda soyut ya da figüratif renkli çalışmalara da başlamıştır. Bu olağanüstü ressamın önemli işlerine internetteki kendi web sitesinde ulaşmak mümkün. Hem müthiş bir sanatsal keşif hem de filmin etkileyici tamamlayıcısı olarak mutlaka izleyin derim.

Biz yeniden filmimize dönelim. Florian von Donnersmarck, dört dörtlük oyunculuklarla kotardığı, uzun süresine karşın su gibi akan bu dingin epik çalışmayı, iç içe geçmiş iki paralel anlatı olarak oluşturuyor. Bir yandan, kendi iç çatışmaları ve politikalarıyla dönemin sanat dünyasını, bu ortamda kendini bulmaya çalışan bir yaratıcının arayışlarını ve yaratısının oluşumunu tüm ayrıntılarıyla, dantel gibi işleyerek öykülüyor. Diğer yandan, belki de “Asla Gözlerini Kaçırma”nın asıl büyük gücü olarak, arka planda, tepeden inme ideolojik baskının vereceği onarılamaz zararın, böyle yönetilen toplumlarda bireysel ruhun ve iradenin yok olacağının farkındalığı var.

Filmine Nazilerin ürkünç soyarıtımı (öjenik) ve mecburi kısırlaştırma programının vahşetini göstererek başlayan von Donnersmarck, Nazi katliamına destek vererek fiilen katkıda bulunanların savaş sonrasında kendilerini “iyi sosyalistler” olarak yeniden yaratmalarına, savaş suçlarından yargılanmamak için kimlik değiştirmelerine hınzırca değindikten sonra, totaliter rejimlerde sanata yönelik baskıları irdeliyor: sanatta neyin söylenip söylenmeyeceği, ya da nasıl söyleneceği kontrol altında tutulmalıdır; sanat “doğru” mesajı vermeli, muğlaklıktan uzak kalmalıdır; vs, vs, vs… Nazilerin yönetmiş olduğu bir ülke ancak bu şekilde Komünist bir Ütopyaya dönüşebilir ve “Heil Hitler” demeye alıştırılmış insanların sosyalizmin zaferinin övgüsünü yapmaları mümkün olabilir. Her dönemde sanatçıya “sanatının ruhu nasıl yücelttiği”ni soracak resmi ideolojiler mutlaka var olacaktır. Galiba en doğrusu bu soruyu mümkün olduğunca yok saymaktır…

Film notum:

 

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here