BENİ ADINLA ÇAĞIR   

MESELE EŞCİNSEL OLMAK YA DA OLMAMAK DEĞİL!.. 

(Call Me by Your Name) – Yönetmen : Luca Guadagnino / Senaryo: James İvory / Görüntü: Sayombhu Mukdeeprom / Oyuncular : Armie Hammer, Timothee Chalemet, Michael Stuhlbarg, Amira Casar, Esther Garrell, Marco Sgrosso, / İtalya-Fransız ortak yapımı 

   Ne ilginç…’Oscar mevsimi’ tüm hızıyla sürerken ve bu saygın ödüle aday tüm filmler çokluk olduğu gibi sonbaharda, olayın yaklaştığı günlerde ve art arda önümüze sürülürken, kafalarımız da biraz karışıyor.

   Ve kimi çok beğenilen ve  bol adaylık alan filmler, tüm meslekdaşlarımızca beğenilmiyor, tartışmaya açılıyor. En son Suyun Sesi veya Kara Panter filmlerinde olduğu gibi (Ki ben ikisini de, ama özelilkle ikincisini hayli beğenenlerdenim)

   Bu kez de ben mızıkçılık yapıyorum!…Ve çokluk övgülere boğulan bu filmi fazla sevmediğimi söylüyorum. İşte bunun nedenleri.

    Birkaç filmiyle (Melissa P., İo Sono L’Amore- Benim Adım Aşk, A Bigger Splash- Sen Benimsin) alkışlanan 1971 doğumlu İtalyan yönetmeni Luca Guadagnino, yeni filmini eşcinsel bir aşk öyküsüne yaslamış. Andre Aciman’in sevilmiş romanından bir dönemin büyük sinemacısı James İvory tarafından senaryolaştırılmış bir öykü.

   Film 1983 yılında Kuzey İtalya’da rüya gibi bir dekorda geçiyor: deniz kıyısında, tarihini ve mimarisini korumuş, harika bir kasaba.

   Ailesiyle birlikte 17. yüzyıldan kalma bir villada yaşayan 17  yaşlarındaki Elio, hayatını sanata adamış gibidir: okur, yazar, piyanosunda müzik çalar. Bach ve Ravel’den Giorgio Moroder ve Eric Satie’ye….

    Bu tarihsel kasabada herşey estetiktir. Elio sözcüklerin efendisi, eski Yunan ve Latin dilleri uzmanı babası ve eski bir Yunan heykeli gibi güzel annesi çevirmen Annelia ile mutlu günler geçirirken, civardaki kızlardan Marzia’yla flört eder. Denizde bulunan eski Yunan (Roma?) buluntuları ise herkesi hayran bırakır.

   O sırada Oliver çıkagelir: babasının yanına zaman zaman staja gelen, eski kültürler peşindeki yabancı gençlerden biri. Bu Amerikalı, uzun boyu ve güneş gibi yüzüyle Elio‘nun kalbinde yasak bir aşkın tohumlarını ekecektir.

   Bu kendine özgü ’ilk aşk’ hikayesi yüksek estetiği, iyi seçilmiş oyuncuları ve hikayeyle iç içe örülü seçkin müzik parçalarıyla hoşa gidiyor, gönüllerimizi okşuyor. Ama o eşcinsel öyküye ilgi duymak bir yana, inanmak da kolay değil.  

    Eşcinsel olmak ya da olmamak ya da eşcinselliğe saygı duyup duymamak meselesi değil bu….Ama sanki baştan beri uygun bir ikili değil karşımızdaki…Elio’nun alabildiğine içten ve masum yapısına karşın, Oliver o soğuk anglo-sakson tavrıyla inandırmıyor. Baştan itibaren uzun zaman çocuğun tüm işaretlerine aldırmıyor, olaya sırt çeviriyor da, bir noktadan sonra neden katılıyor? Anlamak mümkün değil.

    Benim kuşağım diğer birkaç kuşakla birlikte, eşcinsel duyarlıklı bir sinemanın parlak örnekleriyle karşılaştı. .Bizler, hem de bu tür filmlerin zor yapıldığı yıllarda, ’açık eşcinselİtalyan Pasolini, Alman Fassbinder veya İngiliz Derek Jarman ya da ‘gizli eşcinsel’ Fransız Andre Techine veya Çinli Ang Lee’nin filmleriyle karşılaştık.

    Eğer sorun o özel duyarlılığı ve o kendine özgü dünyayı yansıtmaksa, diyelim ki Pasolini’den Teorema ya da Salo, Fassbinder’den Özgürlüğün Zorbalık Hakkı veya Querelle, Derek Jarman’dan Sebastian veya Caravaggio filmlerini anabiliriz.

   Ya da Ang Lee’nin Brokeback Dağı, Andre Techine’nin  J’Embrasse Pas- Öpüşmek Yok veya Les Roseaux Sauvages- Vahşi Sazlar gibi filmlerini sayabiliriz.

     Bu film ne ilk örnekler kadar radikal. Ne de sonuncular denli duygusal…Gerçi sık sık gösterilen eski Yunan ve ondan esinli Roma sanatı, erkek güzelliğine sürekli  vurgusuyla filme ideal bir fon oluşturuyor. Ve filmin yüksek düzeyli estetiğini bütünlüyor. Ama bu kadarı filmi çok yükseklere çıkarmaya yetmiyor.

   Oyunculara gelince…Oliver, yakışıklı Armie Hammer’in oyunuyla sonuna dek çözülemeyen bir bulmaca olarak kalırken, Elio özellikle Timothee Chalamet’nin oyunu sayesinde büyük  canlılık kazanıyor. 1995 ABD doğumlu, ama Fransız ve Rus yahudisi kökenleri olan oyuncu, 2008’den beri katıldığı bu dünyada birden zirveye çıktı: çok genç yaşta gelen Oscar adaylığıyla birlikte…Sanırım devamı gelir.

     Annede seyri herzaman zevkli Amira Casar gözlerimizi okşarken, asıl övgüyü babada Michael Stuhlbarg kazanıyor. Oğluyla baş başa söyleşisinde kendi geçmişini ve gizli eşcinselliğini açıklaması yüreklere dokunuyor. Oscar’a aday bile olmaması ne yazık!…

   Demek ki, elbette fena film değil. Ama övüldüğü kadar da iyi olduğunu düşünmüyorum.

Film notum:

2 YORUMLAR

  1. Duyguları bir senede değişmeyeceği belli ama o genç hiç olmazsa 18 yaşını doldurmuş bir kişi olsaydı! İşin bu tarafını eleştirmenlerin dikkate almaması tuhaf. Sanki o yaşta bir ergenin yaşça kendinden büyük birisiyle ve babasının da rızasıyla “aşk” yaşaması dünyanın en doğal işiymiş gibi görmezden gelmişler,siz de dahil. Bir yandan çocuk tacizlerine ,tecavüzlere en ağır cezalar verilsin diye kıyametleri koparıp diğer yandan böyle bir durumu tecavüz değil elbette ama yüceltmek!… Anlamak zor.

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here