Bohemian Rhapsody

KISACIK YAŞAMA SIĞMIŞ BU KADAR MÜZİK!

Sinema sevenler bu sıralar müzikal filmler açısından hayli şanslı. Müslüm Baba’dan sonra bir de İngiliz versiyonu, Bohemian Rhapsody! Karşılaştırmama kızdınız mı? Kızmayın, biri bizden, biri Avrupa’dan diyelim. Rock müzik sevenlerin efsane grubu Quenn’in efsane solisti Freddie Mercury’nin hayatı da bir nevi Müslüm Gürses değil mi? İkisinde de güçlü bir ses, farklı bir yaratıcılık, acıların çocuğu olma hali yok mu? Biri Adanalı, biri Tanzanyalı! Biri gele gele İstanbul’a gelebilmiş, o kadar olmuş, birinin ailesi önce Hindistan’a, oradan da İngiltere’ye kapağı atmış da Faruk, Freddie olabilmiş, barlarda şarkı söyleyip, önce gay sonra rocker’a dönüşmüş.

Faruk’un muhafazakar babası en fazla eve geç geldi diye kızmış oğluna, Müslim’in babası kayışla dövmüş yetmemiş de, çocukların gözünün önünde karısını ve kundaktaki kızını öldürmüş! İkisinde de Allah vergisi gırtlak ve yetenek varmış da hayatları kurtulmuş. Peki, bu kadar benzerlik yeter. Bizdeki gibi şipşak olmuyor Batıda bu işler. Yıllardır merakla beklenen filmin yapımı biraz yılan hikayesine dönmüş, on yıllık bir kadro ve ön çalışma sonucu ortaya çıkmış. Bu kadar uğraşıdan sonra varılan sonuç da hayranlık uyandırsın bir zahmet.

Freddie Mercury’i ona zaten çok hayran olan ve makyaja fazla da gerek kalmadan çok benzeyen Rami Malek oynuyor ve gerçekten çok iyi iş çıkarıyor. Orkestra elemanlarını canladıran tüm oyuncuların da hakkını yememek lazım. Kadro yapılırken titizlenmeler sonuç vermiş. Tiplemeler ve oyunculuklara kocaman bir alkış. İki yönetmenin elinden çıkmış film, birinin, Bryan Singer’in başını yemiş, öteki Dexter Fletcher, bitirmiş. Bu kadar emeğe ve paraya da değmiş, çekimler ve sinema dili de övgüyü hak ediyor. Ne kadar şanslıyız ki birbirinden güzel iki star hikayesi, dönem filmi, müzikali arka arkaya izliyoruz!

Stadyum konseri müthiş

Bir göçmen çocuğun stara evrildiği gerçek insan hikayesinin çarpıcılığı yanında, filme adını veren Bohemian Rapsodi’nin kayıt sahneleri çok eğlenceli. Ama asıl heyecan patlaması Bob Geldolf’un düzenlediği ünlü ”Live Aid”yardım konserini izlerken yaşanıyor. Sanki orada Wembley’de 90 bin kişiyle birlikteyiz: “We are the champions” şarkısını birlikte söylüyoruz, birlikte tempo tutuyoruz! Her şey var filmde, müzik, öykü, gerçeklik, felsefe, çekim! Yaratıcılığın sanatçı için nasıl taşınamaz bir yük haline gelişini de izliyorsunuz bir yandan.

Fanların histerik tutkusu, bitmek bilmeyen turneler, konserler, oteller, otobüs yolculukları, aile yaşamının olmayışı, alkol ve sigarayla dumanlı kafalar, sahte ilişkiler, çıkar kavgaları! Kazanılan paranın mutluluk getirmeyişi, iki kedinin hayattaki tek dost oluverişine kadar çizilen yalnızlık duygusu. Aileye katlanılmıyor ama onlarsız oluyor mu? Freddie babanın onayını almadan yaşama veda etmek istemez. Hayatı boyunca platonik bir aşkla ve tutkuyla bağlı olduğu Mary’i değil, dürüst bir erkek olan Jimm’i götürür aileye çay içmeye.

 

Bu kez baba razı olacaktır. Evlattan vaz geçilemiyor ki, hele de başarmışsa! Bir çuvaldız da kendimize batıralım: Freddie’nin basın toplantısında gazeteciler onu cinsel tercihi yüzünden sıkıştırdıkça sıkıştırır, onun yerine ben ezilip büzüldüm, izlerken! Freddie, biseksüel, ya da gay, kime ne, sen şarkını dinle. Filme sadece ünlü şarkıları dinlemek için değil, bütün bunları izlemek için de gidin. Hak ediyor.

 

Film notum:

 

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here