Kabus Sokağı / Nightmare Alley

DEL TORO’NUN GÜÇLÜ DÖNÜŞÜ…

‘Film noir’ türünde filmler 1950’li yıllarda zirvesini yaşıyordu. Dönemin büyük yönetmenleri önemli oyuncularla çalışarak referans alınan, unutulmaz yapımlar, başyapıt mertebesine ulaşmış filmler çıkardılar. Ancak sonraki senelerde bu film türü bir düşüş daha doğrusu bir ‘değişim’ yaşadı: Sanki hem yapımcılar hem de yönetmenler film noir türünün (sarsılmaz) sınırları içerisinde artık özgün bir şey sunmanın zorluğunu fark ettiler ve bu sınırları ‘esneterek’ daha ‘modernize’ edilmiş yapımlar sunmaya başladılar. Bu ‘modernize’ etme çabaları beraberinde film noir’ların başka türlere ‘bulaşmasını’ ve değişik zamanlarda örneklerine (‘Angel Heart’, ‘The Black Dahlia’…) tanık olduğumuz bir tür ‘neo noir’ın doğuşunu sağladı.

Yönetmen Guillermo Del Toro ise ilk defa sinemasının temel direklerinden biri olan ‘fantastik’ yönü bir kenara bırakarak ‘film noir’ türünü büyük bir hevesle ‘kucaklıyor’! Ancak bunu yaparken de kendi sinemasına ait dokunuşlardan vazgeçmiyor, bir ‘sil baştan’ (reboot) yaklaşımı değil bir ‘yeni doğuş’ yolu izliyor. Senaryosunda (William Lindsay Gresham’ın ‘Şarlatan’ kitabına dayanan) eskide kalmış bir türü ‘eski zamanlarda’ bırakarak çok daha psikolojik ve sosyolojik bir çerçeve çiziyor. Adeta türe taze ve özgün bir nefes katıyor.

Konudan bahsedecek olursak : İkinci Dünya Savaşı başlamadan önceki yıllarda Stanton (kısa adıyla Stan) adında orta yaşlı, hakkında çok bilgi sahibi olmadığımız ama geçmişinde bir sır sakladığını gördüğümüz, yalnız bir adamla tanışıyoruz. Biraz ‘amaçsız’ bir şekilde dolaşan bu adam tesadüfen bulunduğu kasabada gösteriler sunan bir ‘gezici sirke/karnavala’ rastlar. Önce sıradan seyirci ardında sırasıyla geçici ve sabit işçi olarak bu sirkte yer bulan Stan, ekipte bulunan Molly adındaki bir genç kıza ilgi duymaya başlar. Oldukça sakin ve ketum görünen Stan’ın içindeki hırs hem kendisinin hem de etrafındaki insanların hayatını sonsuza kadar değiştirecektir.

KARA, KAPKARA BİR FİLM…

Klasik Film noir’ların ‘yaşam yorgunu’ adam, ‘Femme fatale’ ve cinayete yol açan entrika gibi değişmez öğelerini silmeyen ama bir ‘kenarda bekleten’ Del Toro bunlardan gerektiğinde yararlanıyor ama hikayesini bu doğrultu üzerinden kurmuyor.

Aslında yönetmen, başkarakterin arkasında sakladığı sır hakkında çok ciddi ipuçları veren bir sekansla filmini başlatarak, seyircinin aklında belirecek ‘Ne?’ sorusunu daraltıyor ama aynı zamanda kişiselleştirip ‘Kim?’ sorusuna dönüştürüyor. Bu beklenmedik giriş ve bu film türüne yabancı görünen mekanların (sirk, panayır yeri vb.) kullanımına rağmen Del Toro hikayesinde inanılmaz bir hakimiyet gösteriyor. Olayların gidişini ve karakterlerinin amaçlarını sıkı sıkıya ‘elinde tutan’ yönetmen, başta büyük yönetmen Otto Preminger olmak üzere, onun ve ‘varislerinin’ Kara Film dokusuna layık bir saygı duruşunda bulunuyor.

Film noir türünün sık sık başvurduğu ‘sessiz’ daha doğrusu ‘konuşulmayan’ ve açık/karanlık tezatı arasında konumlanan ortamına karakterlerini ‘salan’ yönetmen kendi filmografisini özetleyen işaretler sunuyor: bir kere direkt bir kere ise şekilci bir şekilci açığa çıkan yönetmenliği, sanatsal yönetimle organik bir bağla harmanlanmış olarak göze çarpıyor. Bazen uçarı bazen ise ‘uslu’ duran kamerası zaman zaman bir fuarın gizemli yollarında zaman zaman ise şehirli Burjuvaların sahte ‘rahatlığı’ etrafında dolanıyor. Bu kamera kullanımındaki uzun ‘travellingler’ ister Ezra Grindle karakterinin klasik bahçelerinde isterse de diğer açık mekanlarda aksın asla karakterlerin derinliğinin önüne geçmiyor.

FREAK SHOW!

Yönetmenin bu sefer filmini daha sağlam ve tarihi temellere oturtması, kariyeri boyunca önem verdiği temalardan vazgeçmesine yol açmıyor. Filmin fantastik türüne kaymaması Del Toro’nun bir kere daha gerçeküstü bir atmosfer kurmasını ve filmin açılışında, fuarda gördüğümüz ‘yaratık’ gösterisi gibi sekanslar sunmasını engellemiyor. Çünkü yönetmen film noir’larla korku filmlerinin hangi ‘gri’ bölgelerde buluştuğunun farkında. Ve bunu filmin avantajına çeviriyor.

Ancak bizce filmin ve dolayısıyla senaryonun ‘kalbi’, bu Kara Film görüntüsü altında ‘insanı insan yapan değerlerin’, vicdan, suçluluk ve hırs gibi evrensel değerlerin etrafında dolaşmasında çarpıyor.

Olayların gelişimi ve bunların yol açtığı ‘kontrolsüz’ sonuçlar öyle noktalara varıyor ki karakterler (her film noir olduğu gibi) sadece ‘yıpranmıyorlar’ aynı zamanda adeta kendilerini ‘içeriden’ yıkıyorlar. Filmdeki tarihsel süreç ilerledikçe ve Dünya İkinci büyük savaşına girince, karakterlerin para hırsı zirveye çıkıyor, eskiden beri hükmeden para ‘babaları’ (bizce Ezra Grindle karakteri günümüzdeki Rothschild veya Rockefeller ailesinin bir temsilcisi olabilir) ‘iç şeytanlarına’ karşı daha savunmasız kalıyor ve ahlaki değerler daha hızlı çürümeye başlıyor.

Bütün bu ‘içten’ çürümelerin ve daha da ‘gömülmek’ için en kötü yönlerini gösteren insanların merkezinde bulunan Stan karakterinin hikayesi daha da trajik bir çerçeveye oturuyor.

Bu arada filmin çok büyük bir kısmı kusursuza yakın bir yönetmenlik, hikaye ve oyunculukla yol almışken bir sürpriz daha yaratmak amacında olan son 10 dakikalık kısım bizce biraz eğreti duruyor. Bu bölüm tam bir hüsran yaşatmasa da film zaten bütün deştiği konuları incelemiş, parmak bastığı noktaları açık etmiş ve buraya kadar mükemmel bir şekilde ilerlemiş bir evrede… Dolayısıyla bu hikayeyi tekrar toparlama hamlesi ne kadar gerekliydi? Tartışılır…

HİKAYEYLE ÖRTÜŞEN KARAKTERLER…

Filmin şekliyle ve dokusuyla örtüşen oyuncu kadrosu da gerçekten göz kamaştırıcı… Cooper-Mara çiftinden bu tarzda roller için doğmuş gibi duran Cate Blanchett’e kadar her oyuncu rollerinde harikalar yaratıyorlar. Özellikle Cooper sakin, donuk ve çekingen görüntüsünün altında ‘kaynayan’ bir hırs kazanı saklayan bir adam rolünde çok etkileyici bir portre çiziyor. Bu arada filme ayrı bir sıcaklık ve insani boyut katan Toni Colette-David Strathaim çiftini, gezici sirkin şefini canlandıran Ron Perlman’ı, ‘yaratıkları’ ile filme inanılmaz bir gizem katan Willem Dafoe’yı ve donuk, saplantılı milyoner rolünde Richard Jenkins’i de unutmamız gerekir.

Sonuç olarak Guillermo Del Toro her ne kadar Oscar ödüllerine boğulsa da bizim şahsen çok beğenmediğimiz ‘Shape of Water’ filminden sonra çok güçlü bir geri dönüş yapmış. Özlemini çektiğimiz tarzda sağlam bir ‘film noir’ yaratmakla kalmamış aynı zamanda bütün fetiş temalarını derinlikli olduğu kadar incelikli bir senaryoya yedirerek çok başarılı yapım çıkarmış!

Filmin 2022 Bafta ödülleri için ”En İyi Sinematografi, En İyi Kostüm Tasarımı, En İyi Yapım Tasarımı” dallarında aday olduğunu da belirtelim. Oscar’a aday olması da sürpriz olmaz.

Dönüşün muhteşem oldu Del Toro!

Yönetmen : Guillermo del Toro

Senaryo : Guillermo del Toro, Kim Morgan

Görüntü Yönetmeni : Dan Laustsen

Kurgu : Cam McLauchlin

Müzik : Alexandre Desplat

Oyuncular : David Hewlett, Bradley Cooper, Cate Blanchett. Toni Collette, Willem Dafoe, Rooney Mara, David Strathairn, Mark Povinelli, Holt McCallany, Jim Beaver

ABD / Suç-Gerilim-Dram / 140 Dk.

Film notum:
İLEKabus Sokağı
KAYNAKKabus Sokağı
Önceki yazıCan Dostum Anne Frank
Sonraki yazıGeleneksel Sinemanın Sonu mu Geliyor ?

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz